28 Mayıs 2016 Cumartesi

Steven ve Vincenzo






27 Mayıs 2016, akşamüstü altı buçuk. İtalya Bisiklet Turu'nun 19. Etabı sonrası. Taksim'e doğru yürürken, yıllar önce bisiklet sporuna neden aşık olduğumu hatırladım. Nick Hornby'nin dediği gibi ansızın, bir açıklaması olmadan, eleştirmeden, sonradan neden olacağı acı ve üzüntüleri bilmeden düştüğüm o aşkı. Biraz önce seyrettiğim yarış, spora ve bisiklete gönül verişimi haklı çıkaran güçlü bir ispattı. Spor dediğimiz eylem, zaman zaman bazılarımızın başına geldiği gibi, yine olduğundan başka bir şeye dönüşmüş, Nibali, Kruijswijk ve Chaves'in kisvesine girip ruhumun arka sokaklarında bir yerde gerçek anlamını yeniden bulmuştu.

Eurosport Türkiye stüdyolarından çıkıp metroya giderken, etrafımdaki insanlardan farklı bir ruh halindeydim, çok belliydi. Onların çoğu, bir cuma akşamına daha varmış olmanın yorgunluk dolu rahatlığıyla ilerliyordu. Bense, içim mutluluk, keder, acıma ve hayranlık dolu, hangi duygunun hangi adımda öne çıkacağını bekleyerek yürüyordum. Yirmi yıllık bisiklet seyirciliğimde pek de rastlamadığım bir etabı seyredip anlatmış olmak, nadiren duyumsadığım "iyi bir iş yaptım" titreşimini vücuduma salıyordu. Akşam etabı tekrar seyredeceğimi ve sarhoş olacağımı kendime söylememe gerek yoktu. 

Etabın özetini yapmayacağım. Seyretmemiş olan bu sayfayı kapatabilir, yazı onlara hitap etmeyecek. Nibali'nin hıçkırıklarını görmeden, bisikletine kapanmış Kruijswijk'ın helikopter görüntüsüne içiniz cız etmeden, podyumdaki Chaves'in -yüzünde patlayan şampanya mantarına rağmen-  mutluluğuna gülümsemeden okumayın lütfen.  

Giro'yu kazanmıştı Hollandalı. Tüm yapması gereken 200 km daha Chaves'in peşinden ayrılmamaktı o kadar. Nibali  dört dakika gerideydi, Valverde ise yüksek irtifada hep tekliyordu. Evet takımı ona yardım edemiyordu. Yine de 3'00"lık fark yapabilmişti. Yarışın en güçlüsüydü, defalarca göstermişti bunu. Yokuşlarda tüm ataklara rahat cevap vermiş, hatta atak yapıp zaman kazanmıştı. Tek sıkıntısı takımdı ama Colle dell'Agnello zirvesi geçilirken bunu düşünmüyorduk. Takıma bile ihtiyacı yoktu. Ne cahillik...

Steven Kruijswijk kar duvarına çarpıp parende attığı anda ilahi bir el iskambil destesini masadan aldı, kağıtları yeniden kardı ve dağıttı. Bu kez gelen el çok farklıydı. Yarışın lideri dağ başında tek başınaydı, yanında hiçbir dostu ve müttefiği yoktu. Geniş omuzlu Pembe Mayo travmanın şokuyla zincirini takmaya uğraşırken, pelotonun en iyi inişçilerinden biri her saniye 20 metre daha uzaklaşıyordu ondan. Tüm ulusun yüzünü kara çıkarmış, kazanmasına kesin gözüyle bakılan Giro'yu kaybetmişti Nibali. Basının baskısıyla konuşamaz olmuş, yeni kontratından belki bir sıfır kaybetmiş, 31 yaşında son üç Büyük Tur'un ikisini kaybetmiş, birinden de kovulmuştu. Sadece şerefi için yarışıyordu. 

Kruijswijk yıllarca neden biraz önce fren yapmadığını, viraja neden doğru girmediğini düşünecek. Parmaklarının ucuna kadar gelen o büyük zaferi kaçırışını anımsayacak. Kalbinin arkasında koskoca bir yumruyla. Vincenzo da aynı anı düşünecek. Kariyerini bitmekten kurtaran, ona şerefini veren Hollandalı'nın hatasını hatırlayacak. O hatadan aldığı güçle, Risoul'da en anlamlı zaferlerinden birini kazanmasına yol açan tesadüfü anacak.

Bense, Nibali ve Chaves dağdan uçarcasına inerken, alınyazısına inanmanın ne büyük bir yanılgı olduğunu görüyordum. İnsan kaderini kendi yazar. Her gün, her dakika yeniden. Ama bazen Kruijswijk gibi, bazen Nibali gibi.