1 Ekim 2018 Pazartesi

Venga Vale!!!


Alejandro Valverde… 38 yaşında, İspanya’nın Murcia bölgesinde doğmuş. Lakabı “Balaverde” veya sadece Bala, “Mermi”. 11 yaşından beri bisiklet üstünde yarışıyor. İlk mücadelesinde ikinci olmuş. Ondan sonra, 13 yaşına kadar katıldığı elliden fazla yarışta hiç geçilmediği söyleniyor. Doğru mu yoksa bir efsane mi kesin değil ama o dönemden kalma takma ismi daha da etkileyici: “El Imbatido”, yani “Yenilmez”. 

Valverde’nin bisikletçi karakteri çok yönlü. Küçük gruplarla gelinen sprint finişlerinde dünyanın en iyilerinden biri, kısa ve patlayıcı yokuşla biten yarışların vazgeçilmez favorisi. Uzun yokuşlarda, (irtifa 2000 metrelere kadar çıkmıyorsa) dünyanın en iyi yokuşçularıyla boy ölçüşebiliyor. Tek günlük klasiklerin gelmiş geçmiş en büyük uzmanlarından biri. Fleche Walonne’u arka arkaya kazanmaya başlayınca yarışın parkuru değiştirildi ama o kazanmaya devam etti. 

23 yaşında İspanya Bisiklet Turu’nda iki etap kazandı ve genel klasmanı üçüncü sırada bitirdi. Sonrası hep kazanarak geçti. 3 kere ulusal şampiyon, 4 kez Liege-Bastogne-Liege, 5 defa Fleche Wallonne, 2 kez Clasica San Sebastian, 3 kez Katalonya Turu, 1 kere İspanya Turu, 3 defa Dauphiné Libéré. Daha saymadıklarım var tabii. 35 yaşında Fransa Turu’nda üçüncü oldu. Büyük Turlar’da 16 etap zaferi var ve on yedi kez ilk onda yer aldı. Bu seneye kadar 11 Dünya Şampiyonası’na katıldı, 7 kez ilk üçe girdi ama kariyerindeki tek eksik olan gökkuşağı mayoyu hiç kazanamamıştı. 



2006’da Madrid’li spor doktoru Eufemiano Fuentes’in kliniğine yapılan baskında ele geçen plazma örneklerinden birinin üstünde “Valv.piti” yazıyordu.  Piti Valverde’nin köpeğinin adıydı. İspanyol makamları Operacion Puerto diye anılan bu skandalın çok üstüne gitmediler. Çünkü Fuentes, bildiklerini açıklarsa 1992 Barselona Olimpiyatları’nda müthiş başarılı olan İspanyol sporcuların başlarının derde gireceğini ima etti. Bisiklet zaten kirli bir spordu ama uluslararası bir rezalet yaşamayı göze alamayan hükümet ve mahkemeler olayı hafif cezalarla kapattılar, Valverde mahkemeye bile çıkmadı. Fakat İtalyan anti doping kurumu soruşturmayı devam ettirdi. 2008 TdF’ın İtalya’daki dinlenme gününde Valverde’den kan örneği aldı ve “Valv.piti” örneğiyle eşleştirip mahkum etti. WADA da olayın üstüne gitti ve sonuçta Alejandro 2 yıl ceza aldı. 2010’da aldığı tüm dereceler iptal edildi, 2011’de yarışamadı. Valverde her zaman suçsuz olduğunu iddia etti ama olay hakkında da pek konuşmadı.

Cezası Ocak 2012’de bittikten sonra katıldığı ilk yarış Tour Down Under’ın kraliçe etabını kazandı. Bir ay sonra ise Endülüs Turu’nda genel klasman şampiyonu oldu. O günden beri kazanıyor. Tanıyanlar tüm hayatının bisiklet olduğunu söylüyorlar. Geçen sene, Fransa Turu’nun ilk etabında düşüp diz kapağını kırdı. Kariyerinin bittiği konuşulurken bir ay içinde antrenmanlara başladı, yeni sezona fırtına gibi girip kaldığı yerden zaferlerine devam etti. 

Dün Innsbruck’da koşulan Dünya Şampiyonası parkurunun zorluğu biliniyordu. Hiçbir ülke sprinter sporcu getirmemiş kadrolar klasikçi ve yokuşçulardan oluşmuştu. 258,5 km ve toplam 4700 metre irtifalı yarış son 12 km’ye kadar çözülmedi. Son engel 2.9 km ve %11 ortalama eğimi olan Gramartboden yokuşuydu ama halk bu canavarın adını çoktan “Cehennem” koymuştu. Eğim %28’e kadar çıkıyordu. Cehennemin kapılarından geçer geçmez çok büyük bir seçki oldu, tepede sadece üç kişi kalmıştı. Fransız Romain Bardet, Kanadalı Michael Woods ve yokuşta hiç öne geçmeyen ama bu ikiliyi takip eden Alejandro Valverde. Düze inilirken hiç atak yapmadı bekledi. Üçünün içinde en iyi sprinterin kendisi olduğunu biliyordu. Finiş yaklaşırken arkadan gelip gruba katılan Tom Dumoulin’in atağını daha başlamadan sezdi ve nötralize etti. Son kilometre geçilirken en öndeydi ama yoldan çok arkasına bakıyordu. Sprinti açana kadar hep arkaya baktı, finişe 300 metre kala da hızlandı. Yarışı zaten Cehennem’in tepesinde kazanmıştı, gözyaşları finişten sonra başladı. 

Alejandro Valverde için dopingci diyen de var, gelmiş geçmiş en büyük yarışçılardan biri olduğuna inanan da. Ama tüm yaşamını bisiklet sporuna adamış birinin bu başarısını izlemek büyük bir zevk verdi, şüphelerimi, dertlerimi bir süre de olsa unutturdu. Önümüzdeki yıl onu izlemeye devam edeceğiz. Bu kez sırtında beyaz üstüne beş renkli gökkuşağı mayo olacak. Yine yarışacak, yine kazanacak. O kazandıkça hayat sabit kalacak, yaşlanmayacağız, çocuklarımız uzaklaşmayacak, sevdiklerimiz çekip gitmeyecek, nizam ve intizam aynı olacak. Natürmort da olsa... 



18 Temmuz 2018 Çarşamba

Fransa Turu 11. Etap: Bisikletçi Milletinden Cacık Olmaz! (Zorunlu Açıklama)


Merida Bikes’ın düzenlediği “Global Launch 2018” için Ruhpolding’deyim. Bavyera Alpleri’nde, mevsime göre kış sporları ve dağ bisikleti turizmiyle geçinen, refah sayesinde vazgeçmedikleri “eski hayat”a devam eden, seçimini orta yoldan yana yapmış, uyuntu bir kasaba. Uyuntuluğunu şöyle anlatayım: İstanbul’da bir yerlerde unuttuğum iPhone uzatma kablosunun yenisini alacak yer bulamadım. Otel bile 4-5 yıl öncenin kablolarını sundu. Öyle bir yer yani. Yeni kablo almak için 15 km ötedeki başka bir kasabaya gitmem gerektiğini söylediler. Yarın Merida Reacto’yu denerken giderim ama bizde çare tükenmez. Merida event ekibinden Antonella’nın uzatma kablosuna iki kez çökerek telefonu şarj ettim. Kızım yaşındaki yavrucağı ikna etmek için gözlerinin içine derin derin baktım. İtiraf ediyorum. Fakat %30’a düşmüş bir pille 3 gün geçirmem imkansızdı, şarj için vücudumu satacak durumdaydım!! Yaşam çok acımasız seçimlere zorluyor insanı. Karıcım sana sığınıyorum, anlayış göster!! Scheisse!! 

Akşam 18:00’de tanıtılacak yeni kros bisikleti Mission CX ve all terrain aleti One-Twenty’i beklerken (ben MTB’den ne anlarım be Muam?), otelde Fransa Turu 11. Etabı’nı Eurosport Deutschland yayınından seyrettim. Sabah 5:10’da kalktım, güneş de tatlı tatlı vurunca Col du Pré’ye yaklaşırken sızmışım. Uyandığımda son yokuş başlıyordu. Uyku mahmuru gördüğüm manzara: 
Önde kaçış, arada kaçıştan dökülenler, ana grubun önünden kaçmış Movistar Soler-Valverde ikilisi. Ana pelotonu Bahrain Merida çekiyor. “WTF?!!” Tam ayılamadan ilk tepkim buydu. “Herhalde Nibali atak yapacak” dedim ama B-M 3 kişiyle çekiyor, arkada Team Sky tüm ekip oturuyor. Issıza çökertecekler ulan?! Zaten biraz sonra Sky sazı eline aldı. Arkadan dökülen dökülene. Yates, Fuglsang hemen düştü, Valverde yakalandı. O ara artık işemeye mi gittim, yine içim mi geçti -veya hiç mi farketmemişim- Tom Dumoulin gitmiş meğer. Gider adam. %6 ortalamalı Rosiere tempolu çıkmak için ona çok uygun. Önde Mikel Neve etaba gidiyor, mümkün, Giro’da da tokatlamıştı bir tane. 

Sonra Geraint Thomas atak yaptı!! Wohaaa! Kır zincirini G.!!! Durum çok ilginçleşti elbette. Sky’ın tartışılmaz lideri Froome otururken, yıllardır uysal ve güvenilir domestiği isyan bayrağını açmış gibiydi. O arada bir yerde hislerime hakim olamayıp iki tweet attım. Allah twitter’ı bulan itin canını alsın, yazıya o tweetler yüzünden oturdum. Zorunlu açıklama burada başlıyor:

İlk tweet
İkinci tweet

Geraint nefis atağıyla yürüyüp gidince Froome ve diğerleri ne yapmalıydı?

  1. Froome: a) “Senin yedi sülaleni #!&%” diyip yakalayacak ama grubu da taşıyacak veya b) bekleyecekti. Beklemeyi seçti. Malını biliyor çünkü.
  2. Diğerleri: Amaca bağlı. a) Froome’un kurmayının peşine düşebilirler veya b) Team Sky iç çekişmesinin sonucunu bekleyebilirlerdi. Birinciyi seçtiler. 

Önce Bardet denedi, sonra Dan Martin gitti. Nibali, Roglic, Krujsiwijk (Stefan soyadını değiştir iki gözüm!), et al. çok da kuvvetli bir atak yapamayacak durumdaydılar ki denemediler bile. 5 gün önce düşüp sırtını paralamış Dan Martin atak yaptı ya! Tabii grubun en güçlüsü Froome da peşine takıldı. Diğerleri atağa katılamadılar ve fark açıldı. 

Gerisini biliyorsunuz. Froome Martin’in arkasında, yüksek tempoyla farkı azalttı ve İrlandalı’yı uygun bir anda silkeleyip Dumoulin’i yakaladı. Bu arada Thomas Dumoulin’i çoktan yakalamıştı, etaba ve Sarı Mayo’ya gitmek için tekrar yürümüştü. Nieve’yi geçip etabı ve mayoyu kazandı.

Team Sky’ı sevmiyorum ama gelmiş geçmiş en iyi takım. Yapacak bir şey yok. Onları yenmeye çalışmak mı doğru, onlardan artan kırıntılara razı olmak mı? Eğer Dan Martin ve Bardet’nin amacı podyumun son basamağını hedefleyip -Sky’ı değil- diğer rakipleri dökmekse OK. Yaptıkları -daha doğrusu yapmaya çalıştıkları- doğru sayılabilir. Ama bence, bu amaca ve olasılıkla daha da yükseğine ulaşmanın “bu etaptaki” yolu başkaydı. Anlatayım:

Geraint gittiğinde tüm grup Froome’un arkasında kuzu gibi oturup beklemeliydi. G. zaten gitmiş takip edememişsin. Adam olsan hemen yakalaman lazımdı fakat 20 saniyede 100 mt fark açtı. Kuvvetli yani. Mümkün değil senin için. O zaman hamleyi Froome’a bırakmak ve “Adamın sana isyan ediyor, ne yapacaksın göster bakalım şampiyon!” demek daha anlamlı olurdu. Froome atak yaparsa onu takip etmeye çalışmalılar, yapmazsa da son sprintte 1-2 saniye çalmak için güçlerini saklamalıydılar. Neden? 

Çünkü başını ezmeye çalıştığın adam Geraint değil Froome be kardeşim! Geraint de onu bitirmeye çalışıyor zaten. Yoksa neden atak yapsın? Bakma takım arkadaşı olduğuna, oğlan yanıp tutuşuyor. Üstelik en büyük ve en kuvvetli rakip Froome. O zaman onu yorman, onu çalıştırman gerek. Froomie, o yakıcı ihtirasıyla, mutlaka son km’lerde G.’nin peşine düşerdi. Veya yarın yada Pireneler’de bir tuzak kurmaya çalışacak. Ama o zamana kadar Froome’u strese sokmak ve yorulmasını sağlamak daha doğru olurdu. Üstelik Geraint Thomas hem sakar hem de şimdiye kadar hiçbir Büyük Tur podyumuna çıkamadı. Ya kendi kendini bir yerde bitirecek, ya Froome onu başka bir etapta bitirecek (bitiremezse de yapacak bir şey yok ama her durumda düşman Froome).  Büyük resme bak, bırak gitsin herif. O zamana kadar bekle, gücünü koru, en büyük düşmanı yor, onun ekmeğini ye, onun gölgesine saklan.

Şimdi o iki tweetimin nedenini açıklamış oldum. Romain Bardet ve Dan Martin kardeşlerim, sizin beyninizin ta ortasına sıçayım hayırlısıynan!!! 

Sonuna doğru ikinci litresine ilk adımlarımı attığım, Weissbier sponsorluğundaki yazımız burada bitiyor. Artık izin verirseniz, tüm bisiklet medyasıyla beraber, iğrenç gözüken domuz sosisleriyle dolu bir yemek yiyeceğim. Yanımda MTB eski dünya şampiyonu Jose Hermida “Despacito” ya DJ’lik yapıyor, 90 erkek ve 0 kadın yemek yiyoruz. Allah belamızı versin. Bisikletçi milletinden cacık olmaz. Gençler sporunuz triatlondur!!


13 Temmuz 2018 Cuma

Peter Sagan Yeşil Mayo Analizi

Peter Sagan 2012'den beri katıldığı tüm Fransa bisiklet turlarında en çok puan toplayana verilen yeşil mayoyu kazanıyor. Sadece geçen sene Mark Cavendish'i ittirerek kazaya yol açtığı gerekçesiyle diskalifiye olduğu için bu mayoyu kazanamadı. Bu sene de 6 etap sonunda yeşil mayo klasmanında birinci durumda.

Sagan 2012'de parlak bir çocukken yeşil mayosuyla Greipel'in önünde kazanıyor

Yeşil mayonun en iyi sprintere verildiği varsayılır. Ama Peter Sagan bu turlardan hiçbirinde en iyi sprinter değildi. Her sene daha iyi bir pür-sprinter vardı ama Sagan yeşil mayoyu kazandı. Bunun sırrı ise Sagan'ın rakiplerinden çok daha fazla ilk 10'a girerek puanları toplaması.

Aşağıda yıl yıl Sagan ve diğer sprinterlerin galibiyet sayıları ve altlarında da kaç kere ikinci ve kaç kere de ilk 10'a girdikleri var.

2012 Cavendish 3 Greipel 3 Sagan 3
Sagan (3x second, 11x top-10)
Cavendish (4x top-10)
Greipel (7x top-10)
2013 Kittel 4 Cavendish 2 Sagan 1

Sagan (4x second, 9x top-10)
Kittel (5x top-10)
2014 Kittel 4 Greipel 1 Sagan 0

Sagan (4x second, 11x top-10)
Kittel (4x top-10)
2015 Greipel 4 Cavendish 1 Sagan 0 

Sagan (5x second, 12x top-10)
Greipel (1x second, 5x top-10)
2016 Cavendish 4 Sagan 3 Greipel 1 Kittel 1 

Sagan (2x second, 10x top-10)
Cavendish (5x top-10, DNS at 17th stage)


Bu seneyi merak ediyorsanız:

2018 Gaviria 2 Sagan 2
Sagan (2x second, 5x top-10)
Gaviria (2x top-10)


Peter Sagan'ın 2014 ve 2015'de tek etap bile kazanmadan mayoyu kazandığı dikkatinizi çekmiştir. Ancak her turda etapların yarısını ilk 10'da bitirdiği de bir gerçek.

Sagan'ın Fransa bisiklet turunda toplam 10 galibiyeti var. Acaba bu galibiyetlerden hangilerinde pür sprinterlerle kapıştığına baktığımızda sadece 2012 yılının 6. etabında Greipel'in önünde kazandığını görüyoruz (ki Greipel de klasiklerde fena olmayan bir sprinter, Cavendish o etabın sonunda ortalarda yok).

Bu sezon da dahil diğer tüm galibiyetlerinde pür sprinterlerin ortalarda olmadığı, puncheur ve klasikçi gibi bisikletçilerin önünde kazandığını görüyoruz. Eh, Sagan'ın da kendisi klasikçi aslında. Ama neden diğer klasikçiler değil de Sagan yeşil mayoyu kazanıyor? Çünkü Sagan pür sprinterlerin, leadoutların dirsek dirseğe kapıştığı toplu sprintlerde de bulunup ikinci olabiliyor. Bu da normal klasikçilerin pek yapamadığı birşey.

2014'de kadar düz etaplarda galibiyete 45, ikinciliğe 35 puan verilirken, sonrasında birinciliğe 50, ikinciliğe ise 30 puan verilmeye başlandı. Ama halen sonuç değişmedi.

9 Temmuz 2018 Pazartesi

France Turu 2018 - Genel Klasman Favorileri Analizi

Tur başladıktan iki etap sonra "favoriler analizi" yapmak biraz şike gibi gözükse de, sonuçta sadece 2 düz etap koşuldu ve kalan 21 günde 19 etap daha koşulacak. Yani çok geç kaldığım söylenemez. İlk etapta kaza ve mekanik arızalar sonucu genel klasman favorileri arasında zaman farkları oluştuğunu biliyorum. Bu farklar büyük dezavantaj gibi gözükse de, iyi bir yokuş atağı ile bir hiç haline geldikleri de hesaba katılmalı.

Bu sene Fransa turu hem genel klasman hem de sprinter olarak oldukça dolu. Neredeyse ünlü herkes katılıyor. Sky ve Froome'u altetmenin yollarını arayan takımlar tura birden fazla kaptan ile geldiler. Bazısı gerçekten kaptan iken, bazısı kaptan olduğu resmen deklere edilmese de yakın zamana kadar kaptanlık yapmış adamlar. Bu sayede dağlık etaplarda favoriler grubu olarak hesaplaşma anı geldiğinde, yıllardır alıştığımız 4-5 tane Sky'lı ve her takımın domestiklerinden izole edilmiş birer kaptanı yerine daha dolu olarak bulunmayı hesaplıyorlar.

Bu sene takımlar 9 kişiden 8'e indi. Üstüne neredeyse dünyadaki tüm yıldız genel klasmancıların tura katıldığı hesaba katılırsa, favori takımların adamlarını gereksiz yormamak için sarı mayoyu birbirlerine ikram edeceğini tahmin ediyorum.

Sky = Froome + Thomas

Chris Froome son 3 büyük turu kazandı: 2017 Fransa ve İspanya, 2018 İtalya. Üstüste 4ncü büyük turuna da katılıyor ve en büyük favori. Tarih dersine girmeyeceğim ama modern zamanlarda üstüste iki büyük turu bile tamamlamak büyük iş iken, bu adam 4 tanesini üstüste kazanmak üzere ve üstüne gidip 2018 Vuelta'yı da alamaz diyemiyoruz.

Froome şampiyonluğunu sevimli oğlu ile kutlarken

Sky'ın neredeyse tüm takımı herhangi bir takımda kaptanlık yapabilir. Ancak bunlardan Geraint Thomas'ın yaşı geçiyor ve son zamanlarda tüm büyük turları Froome'un kapatması ile mağdur durumda. 2017'deki Giro'da takım lideriydi, iyi de gidiyordu ama saçma bir kaza ile şansını kaybetti. 2018 başında şans kendisine gülüyor gibiydi. Froome'un herkesçe malum "Salbutamol durumu" sebebiyle Fransa turuna lidermiş gibi hazırlandı ve bunu defalarca deklere etti. Neticede Froome'un aklanmasıyla bu turda teorik olarak Froome'un süper domestiği olacağı düşünülse de, Giro yorgunluğunun Froome'u vurmasını beklemesini doğal karşılamak lazım.

Geraint Thomas


Movistar = Quintana + Valverde + Landa

Movistar tura 2 de değil, 3 kaptanla tura katılarak çok değişik bir strateji belirledi. Üstelik bu 3 kaptanın hiçbiri Giro'ya da katılmadı, yani yorgunluk taşımıyorlar. Kimin birinci kaptan olduğu söylenmiyor ve yarışta belli olacağı iddia ediliyor. Bu strateji Sky gibi dominant bir takımı yenebilir mi, yoksa feci mi patlar, tüm dünya gibi bize de merakla bekliyoruz.

Nairo Quintana pür yetenek olarak belki pelotonun en iyi yokuşçusu,  zamana karşı da en iyi olmasa bile idare eder dereceleri alabiliyor. Bu açıdan kağıt üstünde Movistar'ın ilk lideri olarak görülüyor.

Nairo Quintana

Mikel Landa yıllarca Sky'da Froome'a baş domestiklik yaptıktan sonra haklı olarak artık liderlik yapacağı bir takıma gitmek istedi. Movistar'da Quintana ile büyük turları paylaşabilecekleri düşünülebilirdi normalde, ama kendisini domestik-kaptan arası bir pozisyonda buldu. Her ne kadar birlik beraberlik mesajları verseler de, Quintana'nın da Landa'nın da diğerinin tökezlemesini beklediğini tahmin etmek zor olmasa gerek.

Mikel Landa

Alejandro Valverde, gelmiş geçmiş en büyük yokuş klasikçilerden biri olarak Movistar'ın ruhani lideri. Her ne kadar 2009 Vuelta'yı kazanmış olsa da, aradan 9 yıl geçti ve normal şartlarda büyük bir turu kazanabilmesi beklenmiyor. Kendisi dümdüz olmayan her etabı kazanma potansiyeline sahip, üstelik büyük yokuşlarda uzun süre dayanabilecek biri. Diğer yandan gerektiğinde Landa veya Quintana'ya domestiklik yapar mı? Bilinmez.

Alejandro Valverde


BMC = Porte + Van Garderen

Richie Porte da Froome'a çalıştıktan sonra 2016'da artık kaptanlık yapmak için Sky'ı bırakarak BMC'ye geçti. Büyük bir turu kazanmak için yokuş performansı ve zamana karşı hasletlerine sahip. 2016'da Froome'un "koştuğu" etaptaki meşhur kazada yer aldı. Etabı Froome'dan önce bitirmesine rağmen akıl almaz bir kararla zamanları eşitlendi. Bu turu 5. bitirdi. 2017'de ise 9. etapta feci şekilde kaza yaparak yarış dışı kaldı ve sezonun geri kalanı yalan oldu. Bu sezon tur öncesi en önemli göstergelerden bir kabul edilen Tour de Suisse'i kazanarak iddiasını belli etti.

Richie Porte

Tejay Van Garderen'ın yıllarca büyük tur kazanması beklendi. Ancak bırakınız kazanmayı, çoğunu bitiremedi bile. O da bu sezon artık kendisine haftalık turlarda kaptan, büyük turlarda ise süper domestik rolünü biçti. Bakalım favoriler grubunda Sky treni ile beraber kaptanının yanında bulunabilecek mi?

Tejay Van Garderen


Bahrain Merida = Nibali + Pozzovivo + Izagirres

Fransa turu 2014 yılında yine Paris-Roubaix'den arnavut kaldırımlı yollar içeriyordu ve sürpriz Vincenzo Nibali favori Froome ve plase Quintana'nın önünde turu kazandı. Bu sezon tur yine Roubaix soslu. Yani Nibali dayanıklığı ile doğal favorilerden biri.

Toza toprağa bulanmış Nibali, 2014 versiyonu

Pozzovivo ilerleyen yaşına rağmen Giro'da çok iyiydi. Bu tura enerjisi kalmış mıdır bilinmez, ama kaptan-süper domestik yolunu üstlenmeye aday. Esas haftalık turların kaptanları Izagirre kardeşlerin varlığı önemli. Arnavut kaldırımı ve çapraz rüzgarlar için Heinrich Haussler ve Sony Colbrelli de mevcut. Nibali bu turda benim favorim.

Izagirre kardeşler


LottoNL Jumbo = Roglic + Kruijswijk

Primoz Roglic genç jenerasyonun parlayan yıldızlarından. Tura, artık önemli bir hazırlık yarışı haline gelen Slovenya turunu kazanarak geliyor.

Primoz Roglic


Steven Kruijswijk'i ise 2 sezon önce Giro'da farkla önde giderken kara toslayarak kendini ve bisikletine zarar vermesi ve liderliği ve şampiyonluğu Nibali'ye kaptırmasıyla hatırlıyoruz. O günden sonra pek bişey yapamadı ama bu sezon Giro'yu es geçerek ve sadece 32 gün yarışarak tura geliyor ve bazıları LottoNL-Jumbo'nun Roglic göstererek Kruijswijk vuracağını söylüyor. Göreceğiz.

Steven Kruijswijk


Team Sunweb = Dumoulin

Geçen sezonun Giro galibi, bu sezonun da Giro ikincisi Dumoulin aslında bu tura kaptan-süper domestik Wilco Kelderman ile katılarak diğer takımların uyguladığı taktiği uygulayacaktı. Ama Kelderman sakatlanıp tura katılamayınca hedef Dumoulin'in tecrübe kazanması olarak değiştirildi. Ben de kendisine sadece Kelderman taktiği münasebetiyle değindim aslında.

Tom Dumoulin

AG2R La Mondiale - Bardet

Romain Bardet geçen sezon nefis bir genel klasman üçüncülüğü aldı ve takımı da yokuşlarda zaman zaman Skyvari bir kalabalık gösterdi. Bu sezon da 8 kişilik takımın 6'sı geçen sezondan geliyor. Diğer iki kişi ise Paris-Roubaix'yi Sagan'ın hemen dibinde ikinci bitiren Silvan Dillier ile tecrübeli klasikçi Tony Gallopin.

Romain Bardet


Team EF Education First-Drapac p/b Cannondale = Uran

Rigoberto Uran geçen sezon Fransa turunu 2. bitirdi. Bu sezon da tur öncesi Slovenya turunu Roglic'in ardından 2. bitirerek formda olduğunu kanıtladı.

Rigoberto Uran

Astana = Fuglsang 

Genel klasman deyince Astana'yı anmamak olmaz. Takımda lider Fuglsang dahil 4 tane Danimarkalı var. Estonyalı Tanel Kangert'i de sayarsak İskadinavımsı 5 kişi oluyor. Astana bu sene turlarda kalabalık gidiyor: İsviçre turunu Fuglsang 2nci, Kangert 11nci, Hansen 24ncü, Magnus Cort Nielsen 64ncü, Omar Fraile 67nci, Dmitriy Gruzdev 85nci bitirdiler. Yani hemen hemen aynı takım tura geldi.

Jakob Fuglsang


Mitchelton-Scott = Adam Yates

Bu takım Yates'leri artık ikili olarak değil, sıra ile turlara sokuyor. Simon Yates -ne olursa olsun- Giro'da iyi performans sergiledi. Şimdi sıra Adam'da. Dauphane'yi 2. bitirerek formda olduğunu gösterdi. Bu sene pek başarılı olamayan ve de başka takıma transferi kesinleşen sprinter Caleb Ewan takıma alınmayarak tam takım ardında durulacağı mesajı da verildi.

Adam Yates

5 Temmuz 2018 Perşembe

Fransa Turu - A Long and Winding Road









(Bu yazı Cyclist Türkiye Aralık 2017 sayısında çıkan risalenin evrim geçirmiş halidir)


Fransa Turu yine geldi çattı. Futbol Dünya Kupası'nın gölgesinde kalacak olsa da bisikletseverler olarak bunu çok önemsemiyoruz. Bizim her sene koşulan bir dünya kupamız var, meşin kafalılar düşünsün. Bu minvalde, siz değerli okuyuculara, Le Tour de France 2018'in parkuru hakkında birkaç kelam etmek niyetiyle 6 ay önceki yazıyı biraz değiştirip sunuyorum. Başlık düşünürken Beatles'ın o güzel şarkısı aklıma geldi. Uzun ve kıvrıla kıvrıla giden parkurdan birazdan bahsedeceğim fakat, Paul McCartney'in sözlerinde sanki başka bir mesaj da buldum. Bisiklet takvimi, o şehirden bu ülkeye dolaşan yarışlarla, her Temmuz ayında bizi Fransa Turu'nun kapısına götüren uzun ve kıvrımlı bir yol gibi geliyor. Üstelik şarkıdaki gibi hiç yok olmayacak bir yol bu. Bu sene de, Bahar Klasikleri, Tirreno, Paris-Nice, Giro, Dauphiné derken haç yürüyüşümüz yine Le Tour de France'da bitti, onun kapısına yüz vurduk. Viskiyi fazla kaçırmış da olabilirim tabii. İlgilenenler için şarkı aşağıda: 



Fransa Turu'nun parkuru Ekim ayında açıklanmadan önce bir sürü spekülasyon havalarda uçuşur. Bu sene için de, Mont Ventoux’nun çıkılacağı ve L’Alpe d’Huez’in aynı etapta iki kez tırmanılacağı dedikoduları vardı ama ikisi de tutmadı. Ventoux bir başka Temmuz'a kaldı, L’Alpe ise sadece bir kez geçilecek. Etaplara dalmadan önce biraz sayılara bakalım. 

Fransa Turu 2018, alıştığımızdan bir hafta geç olarak, 7 Temmuz’da Fransa’nın Vendée bölgesinde start alacak ve 29 Temmuz’da Paris’te bitecek. Gecikmenin nedeni, Rusya’da yapılacak futbol Dünya Kupası’yla çok çakışmaması ve TV ratinglerinde geri düşmemesi isteği. Maalesef Tanrı futbolun hala cezasını vermediği için, sevgili sporumuz bisiklet bu gibi durumlarda hala bir adım geri atmak zorunda. Lakin bu bizi yıldırmıyor; haklıyız, kazanacağız.  

TdF, alışıldığı üzere, 21 etap üstünden düzenlenecek ve toplam 3.329 km koşulacak. En uzun etap 231 km’lik Fougeres - Chartres arasında geçilirken, Pireneler’deki 65 km’lik dağlık Bagneres-de-Luchon - Saint-Lary-Soulan (Col de Portet) parkuru yarışın en kısa günü olacak. 22 takımdan sekizer sporcu yarışıyor. UCI, biraz da ASO’nun baskısıyla, yeni sezonda Büyük Turlar’ın 8, haftalık turlarınsa 7’şer yarışçıyla yapılmasına karar verdi. Bu değişikliğin takım seçimi ve taktikler üstünde ciddi etkisi olacağı düşünülüyor. 

Şimdiye kadar kullanılmamış üç yeni yokuş parkura alındı (Pl. des Glieres, Col du Pré ve Col de Portet). Arras - Roubaix etabında da toplam 21,7 km pavé sektör yer alacak. Ayrıca bir TTT (35 km) ve bir de ITT (31km) koşulacak. İlk dinlenme günü Alpler’in eteğindeki güzel Annecy’de, ikincisi ise güneyde, surlarla çevrili ortaçağ kenti Carcassonne’da.

Son yıllarda TdF bir sene ülke dışında bir sene ülke içinde başlıyor ve “Grand Départ” adıyla 2-3 etaplık bir bölge turu olarak da pazarlanıyor. Geçen sene Düsseldorf’dan start alan yarış bu sene Fransa’nın ilginç bölgelerinden Vendée’de düzenlenecek üç etapla başlayacak. Zaten, beş dakikalık bir İspanya ziyareti haricinde 105. Le Tour tamamen Fransız topraklarında düzenlenecek. 

Vendée (“VAN-DE” olarak terennüm ediliyor) Batı Fransa’da, yüzünü Atlas Okyanusu’na, sırtını anakaraya dönmüş, geçmişinde tarım ağırlıklı, bugün turizm ve tarım odaklı bir ekonomiyle geçinen bir il. 1789 Fransız İhtilali’nden sonraki ilk birkaç yıl devrimi destekleyen halk, ekonomik durumun düzelmemesi ve merkezi hükümetin Katolik Kilisesi’ne aldığı sert tavır yüzünden huzursuz olmuştu. Kapatılan kiliselerin arazilerinin de çoğunlukla zengin burjuvalara satılması, köylü ve çiftçilerin pay alamaması tatsızlığı büyütmüştü. Devrim hükümetinin zorunlu seferberlik kararıyla kazan kaynamaya başladı, 1793'de XVI. Louis giyotinde kelleyi kaybedince de ayaklanma çıktı. Tabii güçlerini kaybeden bölgedeki kilise ileri gelenleri ve kralcı soylular da ateşe benzinle gittiler. Jakoben yönetimin son derece sert cevap vermesi sonucu yedi yıl içinde Vendée’de yaklaşık 200.000 erkek, kadın ve çocuk katledildi. Günümüzde savaşın ve sonraki katliamların “soykırım” sayılıp sayılmayacağına dair tartışmalar devam ediyor. Ama Fransa gibi üniter ve merkezci bir idarenin kendi halkına soykırım uyguladığını kabul etmesini herhalde beklemiyorsunuz. 

Vendée’nin acılı hikayesine başka zaman devam edelim ve dilerseniz yarışa geçelim. İlk planda yarışın Noirmoutier Adası’ndan başlayıp meşhur Passage du Gois yolundan ana karaya geçmesi planlanmıştı. Fakat Dünya Kupası nedeniyle yarış bir hafta ileri çekildi. Yeni tarihte okyanusun gelgit durumu daha önce 2 kez Fransa Turu’nda yer alan bu tehlikeli geçişin kullanılmasını imkansız hale getirdi. İlk iki etabın düz olmasından hareketle, sprinterlere uygun olacağını söyleyebiliriz ama okyanus kıyısından geçen rota ve bölgenin kuvvetli rüzgarlara sahip olması bu senaryoyu bozabilir. Büyük takımlar mutlaka çok dikkatli olacaklar. Giro 2017’den hatırlayacağınız gibi, etap sonlarına doğru sert bir çapraz rüzgar olursa Quick Step herkese çok tatsız anlar yaşatabilir. 



3. Etap iki yıldır ara verilmiş olan takım zamana karşı (TTT) formatına sahip. Erman Kunter’in basketbol takımının başında ciddi başarılar elde ettiği Cholet şehrinde 35 km’lik oldukça inişli çıkışlı bir parkur koşulacak (Cholet, Vendée isyanının merkeziydi). Bu rotada bazı takımların ciddi zaman kaybedeceklerini rahatlıkla öngörebiliriz. O takımlardan biri Roman Bardet’nin lideri olduğu “A-JE-DÖ-ZER” olur mu acaba? Hoş daha geçen gün Fransa ITT şampiyonu olan Pierrre Latour da kadroda ama 90 saniye kadar bir kayıp çok mümkün. Fransızlar'ın genel klasman umudu Bardet daha üçüncü günden geriye düşebilir. Tabii onunla beraber L’Equipe gazetesi ve tüm Fransa da karalar bağlar. hehehe, ne hoş senaryo! Yeterince sportif başarı yaşamayan bir ülkede, Fransız hocalarca eğitilmiş yazarınızın, ergenlikten kalan dertlerini "schadenfreude"e sığınarak unutmaya çalışmasını fazla ayıplamamanızı dilerim. 




Yarışın ilk 10 günü rouleurler ve kuvvetli sporculara/takımlara uygun tasarlanmış. Dördüncü etap, bir yalakalık örneği olarak, UCI Başkanı David Lappartient’in memleketi Sarzeau’da bitecek. Sprint olasılığı yüksek. Lorinet - Quimper etabı ise Christian Prudhomme’un deyişiyle “Ardennes Klasikleri”ni hatırlatacak. Dar ve inişli çıkışlı yollarda geçecek 203 km’lik bir yarı klasik bizi bekliyor. GvA, PhilGil, illa ki Sagan bu etabı çoktan gözlerine kestirdiler. 

Hep söylediğim bir şey var: Bisiklet yarışı sadece sporcular isterse olan bir rekabettir. Çok sarih bir beyan gibi gözükse de demek istediğim, büyük takımlar anlaşırsa, ortak bir irade belirirse, ilk 9 etabın her biri 2-3 kişinin kaçtığı, son 20 km'de yakalandıkları, düz veya yokuş sprintiyle biten uyuz ve monoton birer yarışa dönüşebilir. A.S.O., bunu önlemek için, ilk dinlenme gününe kadar olan tüm etapların belirli bir kilometresine 3-2-1 saniye zaman bonusu olan kapılar koydu. Yeşil Mayo mücadelesini etkilemeyen bu kapılar, GK takımlarını -zaman primlerini kazanmak için- aktif bir yarış stratejisi belirlemeye motive edeceği umuluyor. Bu plan başarıya ulaşır mı ilk iki etapta belli olur.

Zaten ilk haftanın tamamı Sagan'a çok uygun. 6. Etap yokuşsuz Brötanya’nın gururu Mur de Bretagne’da bitiyor. Fransa Turu’nda daha önce defalarca yer alan bu meşhur “duvar”a peloton, biri finişte olmak üzere, iki kez tırmanacak. 7. ve 8. Etaplar yine sprinterlere yakın duruyorlar. İlki UNESCO Dünya Mirası’na kayıtlı, muhteşem gotik katedraliyle tanınan Chartres kentinde biterken (2012 Wiggo ITT zaferini hatırlayan?), diğeri Jules Verne’in memleketi Amiens’de son bulacak. Özellikle 9. Etap'ın Arnaud Démare'ın şehri Beauvais'nin çok yakınından geçeceği düşünülürse, Fransızların Bastille Günü etap kazanma ihtirası tavana vurabilir. Bir  

TdF’ın 9. gününde artık iyice kuzeye gelmiş olacağız. Bisiklet sporunda “Kuzey Fransa” bize iki şey çağrıştırır: “Roubaix” ve “Pavé”. Zaten ikisi de aynı şeydir. Tour tarihinin en sert arnavut kaldırımlarının yer alacağı Arras-Roubaix etabı  birçok sporcuyu gerçekten ürkütüyor. Toplam 15 sektörde 21,7 km pavé geçilecek. Mons-en-Pevele, Pont-Thibaut, Templeuve, Cysoing ve Camphin-en-Pevele bu bölümlerin bazıları. Kolombiyalılar ve İspanyollar’a acıdığı için olacak, Thierry Gouvenou Carrefour de l’Arbre’ı parkura eklememiş. Etap Roubaix velodromunun hemen dışında bitiyor. Yarışın kilit günlerinden biri olacağını rahatlıkla söyleyebiliriz. Takım seçimlerinde bu etabın ciddi bir karar kriteri haline geldiğini kadrolardan görmek mümkün. AG2R Oliver Naesen ve Sylvain Dillier'yi çağırırken, Movistar takımı liderlerini Imanol Erviti ile Daniele Bennati'nin pilotluğunda kazasız belasız ön grupla finişe getirmeyi amaçlıyor. Pavé şöleni tüm kazanan ve kaybedenleriyle bittikten sonra dileyen Dünya Kupası Finali’ni seyredebilir. 



Annecy’deki dinlenme gününden sonra, dokuz gün boyunca liderlerini çeken rouleurler görevi dağ keçilerine bırakacaklar. Mamafih, 8 kişilik takımlarda bu dengenin nasıl tutturulacağı ayrı bir sorun. Takım kurarken düz yol kaptanlarına mı yokuşçulara mı ağırlık verilecek? Yokuş domestikleri çok zorlu geçmesi beklenen/umulan ilk dokuz etaptan sonra zinde kalacaklar mı? Roubaix’ye kadar, alışkın olduklarından bir kişi eksikle liderlerini korumaya çalışan düz yolcular dağlara gelindiğinde tükenmiş olurlar mı? Yarışın bu seneki heyecanı biraz da bu parametrelerde yatıyor sanki. 

Takımların sekiz kişiye inmesiyle, son yılların en kısa Tour de France’ının koşulacak olması birbirinden bağımsız değil diye düşünüyorum. Prudhomme ve Gouvenou, gücü ve yarışı kontrol yeteneği azalmış takımlara en azından kilometre açısından biraz destek çıkmışlar gibi gözüküyor. Fakat şunu söylemek gerekir ki profil ve etap seçimi olarak hala çok zor bir Tour seyredeceğiz. Zaten, son yıllarda, Büyük Turlar’ın hemen hepsi daha kısa, sert ve hareketli etapları mönüye alır oldular. Angelo Zomegnan’ın Giro ’09’da koşturduğu 83 km’lik Blockhaus etabıyla öncü olduğu trend Fransa’ya da sıçramış durumda. Eğer bu seneki kumar tutarsa, önümüzdeki yıllarda 250 km’lik dağ etaplarına bir daha zor rastlarız. 



Alpler dedim ama üç etapla geçileceğini (10-11-12) söylemedim. Finişler sırasıyla Le Grand Bornand, La Rosiere ve L’Alpe d’Huez. 10. Etabın ortalarında çıkılacak Plateau de Glieres, ilk kez kullanılan bir yokuş ve 2 km’si toprak yüzeye sahip. 159 km’lik parkurun ortasında yer alan Glieres sonraki zirveler Romme ve Colombiere öncesi çatışmaların başlayacağı yer olabilir (Giro/Colle delle Finestre usulü). 

Alpler’in ikinci etabının uzunluğu 108 km. Kış Olimpiyatları'ndan bildiğimiz Albertville’den başlayan “Medio Fondo” tadında tasarlanmış. Montée de Bisanne, Col du Pré (ilk kez çıkılıyor), Cormet de Roseland ve daha yumuşak ama rüzgara açık La Rosiere tırmanılacak. La Rosiere, birkaç yıl önce Tour de l’Avenir’de kullanılmıştı ama TdF’de ilk kez yer alacak. Etap profili yokuşta geri düşen domestiklerin ana grupa dönebilecekleri vadiler de içermiyor. Çok aktif, çok sert, çok tehlikeli bir üç saat sporcuları bekliyor. 


Les Lacets du Montvernier
Doğu Fransa Alpleri’ni “Huez Alpi”yle bitirmeyecektik de ne yapacaktık? 175 km’lik 12. Etap, Tour klasikleri Col de la Madeleine ve Croix de Fer’i geçtikten sonra, bisiklet tarihinin belki de en iyi bilinen yokuşu L'Alpe d'Huez'e çıkacak. 21 firkete virajlı, 13,8 km uzunluğunda, %8,1 ortalama eğimli “Hollanda Dağı” elbette tüm dikkatimizi üstünde toplayacak. Fakat öncesinde, büklüm büklüm çıkılacak Lacets du Montvernier yer alıyor. Acaba L'Alpe'de Tom Dumoulin veya başka bir Hollandalı vatandaşlarını sevindirebilecek mi? 


L'Alpe d'Huez virajlarında sakin bir gün
Le Tour bu sene Güney Fransa ve Akdeniz kıyılarını pas geçiyor. Pireneler’e Valence'daki sprint finiş ve yokuş finişli Mende etabıyla geçiliyor. Mende son yıllarda çok sevilen bir finiş oldu. 1995’de Laurent Jalabert’in kazandığı onun adıyla anılan “Montée Jalabert” 2005, 2010 ve 2015’den sonra bir kez daha patlayıcı gücü olan yokuşçulara veya kuvvetli maceracılara gülecek ("baroudeur" kelimesine Türkçe karşılık bulamıyorum; "maceracı" en yakın kelime gibi duruyor; Liliane Calmejane, Sylvain Chavanel gibi adamlardan bahsediyorum). 

Massif Central bölgesinde,  çok yüksek olmasa da, yine mebzul miktarda yokuş mevcut. Son dinlenme gününden önce inişli çıkışlı bir etapla Millau’dan Carcassonne’a giderken Pic de Nore çıkılacak. Yöre insanı bu yokuşa "Küçük Ventoux" adını vermiş ki, (12.3 km - %6.3 ile hak ediyor bu lakabı. 14. & 15. Etaplar, eğer büyük takımlar anlaşırsa, ateşkes halinde geçebilir. Konudan bağımsız olsa da belirtmem gerek; muhteşem Millau Viyadüğü'nü tasarlayan insan, dünya yerinde durdukça (veya döndükçe) başımdan eksik olmayası sayın eşim C. Deniz Akgürgen Günsal'ın en sevdiği mimar Sir Norman Foster'dır. İhtiramla ayağa kalkın lütfen... Teşekkür ederim.


Viyadük değil bir kuğu..

İkinci dinlenme günüyle beraber yarışın son haftası başlıyor. 17. Etap’ta Carcassonne’dan Bagneres-de-Luchon’a, yani Pireneler’e geçilecek. 218 km’lik mücadelenin sakin başlaması bekleniyor ama dinlenmiş vücut sendromuna yakalanan favroriler olursa diğer takımlar kırbaçı vurup deli bir kovalamaca da başlatabilirler. Son altmış kilometre içinde Col de Portet d’Aspet, Col de Menté ve Col du Portillon gibi üç sert yokuşun ardından on kilometrelik ok gibi bir iniş bizi bekliyor. İlginç olabilir. 

Ve ardından yılın en merak edilen etabına geliyoruz. Toplam altmış beş kilometre, yani iki saatlik bir etap lakin 38 km’si yokuş. Sırayla söyleyelim: Col de Peyresourde ve hemen devamı olan Peyragudes, ardından Col de Val Louron-Azet ve son olarak da Col de Portet. Dilimin ucuna “Contador olsaydı” demek geliyor ama yıllar geçiyor maalesef. Genel klasmandaki zaman farkları hala yakınsa müthiş bir mücadele olması beklenebilir, hem de ilk kilometreden itibaren. A.S.O. bu etabın startında sporcuların "F1 grid" usulü GK sırasıyla yerleşip start alacaklarını bildirdi. Bu şekilde, start verilir verilmez yapılacak ataklarla, birkaç liderin, domestikleri yetişemeden izole olmasını bekliyor sanırım. Veya, genel klasman liderlerinin "mano a mano" yarışmalarını umuyor. Yarışı yarış yapan bisikletçiler olduğu için  bu senaryoların tutma ihtimalini düşük görüyorum ama belli de olmaz. Ancak, A.S.O.'nun planı tutarsa Team Sky'a ve/veya Movistar'a yarayacak bir uygulama gibi duruyor. Grupettoyu DQF'den kurtarmak için özel bir zaman sınırı belirlenecektir. 




Paris’den önceki son sprint etabı Trie-sur-Baise - Pau arasında. Trie-sur-Baise kasabası, 2011 yılına kadar, Fransa’nın “Domuz Başkenti” olarak anılmasına yol açan bir festivale ev sahipliği yapmış. Ağustos aylarında düzenlenen festivalde “en iyi domuz bağırışı taklidi”, “en iyi domuz kostümü”, “en iyi domuz bilmemnesi” gibi yarışmalar yapılırken bir yandan da ürettikleri etleri pazarlıyorlarmış. Evet dinimizce öyledir böyledir ama yiyen yiyor. Üstelik “porcelet” denilen, sadece sütle beslenmiş domuz etinin müthiş yumuşak olduğu söyleniyor. Kendi pisliğini yemiyorsa, hani sadece sütle besleniyorsa, temizse hayvan hala mundar sayılır mı, Diyanet’in danışma hattına telefon açabilirsiniz belki. Benimkisi tamamen merak, katiyyen ağzıma sürmem! 

19. Etap Lourdes - Laruns arasında ve 200 km uzunluğunda. Pireneler’de yakinen tanıdığınız üç yakışıklı var. Aspin, Tourmalet ve Aubisque. Nedense, bazı yokuşların erkek, bazısının dişi olduğunu hissediyorum. Daha çok isimleri bana bunu duyumsatan. Mesela Col de la Madeleine zarif bir hanım. Aspin genç ve güçlü bir erkek, Aubisque ise yaşlı ama yumruğunu masaya vurduğunda hala bardakları deviren sert bir aile reisi (Hepiniz katilsiniz!!!). Lacets de Montvernier de -elbette- ergenlik döneminde çiçek açan neşeli bir kız. Kafayı sıyırıyorum inceden herhalde... 



Neyse 19. Etap'tan bahsedecektim. Bir gün önce, 65 km’de heba olanlar bu kez uzun bir dağ etabında mücadele edecek. Üçünü yukarıda saydığım altı tane kategorize yokuş var ve Aubisque'den Laruns'a yirmi kilometrelik inişle finiş olacak. Genel Klasman'ın hala çekişmeli bir hali kaldıysa ilk beş altı kişinin aklı bir yandan da ertesi günkü tuhaf bireysel zaman karşı (ITT) etabında olacak. St. Pierre-sur-Nivelle - Espelette arasındaki 31 km alıştığımız ITT’lere pek benzemiyor. Hemen hemen hiçbir noktası düz değil.  Seksen metre irtifa alınacak bir yokuşla başlayıp inişle devam eden, son bölümünde %9 eğimli bir kilometrelik tırmanama bulunan, yetmezmiş gibi yine sıkı bir iniş ve yokuşla son bulacak tuhaf bir parkur. Profilden bu kadar anlayabildim. Yokuşta patlayıcı gücü yüksek Valverde tipi “puncheur”ler daha avantajlı gözüküyor. Etapla ilgili son not: Finiş kenti Espelette çok özel ve sadece bu bölgede üretilen kırmızı biberiyle tanınıyor. Memleket dahilindeki isotçulara duyurulur. "Süt domuzuyla iyi gider mi acep?" diye düşünen Cehennem'de yanar mazallah!! 




Fransa Turu 2018 galibini Bask Ülkesi’nin kendine has kırmızı biber dolu toprakları tayin etmiş olacak çünkü ertesi günkü klasik Champs Elysées etabıyla yarış sona erecek. 

Parkur yokuş çıkabilen TT’cilerden çok düzde de sert çevirebilen yokuşçulara daha uygun gibi gözüküyor. Yani bir yokuşçu parkuru daha. Yenilikçi, modern ve atak yapmayı heveslendirecek bir rota çizilmiş. Bu açıdan Thierry Gouvenou’yu kutlamak gerek. İki senedir Tour parkuruna hoş dokunuşlar yapıyor. Hatta 2018 rotasının, önümüzdeki yıllarda Büyük Turlar’ın koşulmasında önemli bir dönüm noktası olacağını öngörebiliriz. Yalnızca 31 km’lik ITT olması rouleurler için bir dezavantaj. Üstelik düz bir rotada da değil. Diyeceksiniz ki 35 km’lik TTT var. Var ama özellikle Team Sky’ın Froome gibi bir yokuşçusunu sadece bu TTT ile elimine etmek mümkün değil. Tom Dumoulin katılırsa ne olur? Olasılıkla ITT’de Froome’u rahat geçer, TTT’de az farkla geçilir, dağlarda ise zaman kaybeder. Sonunda ne olur tabii bir şey diyemiyorum. 

Yokuş uzmanlarının şansını olumsuz etkileyebilecek şey ilk haftaki etaplar ve sonundaki Roubaix parkuru. Quintana, Bardet ve Rigo gibi küçümenlerin hiç alışkın olmadıkları bir yer. Froome’un da pavé’lerde uçmasını beklemiyoruz gerçi ama, başta Geraint Thomas, kendisine kol kanat gerecek takım arkadaşları olacaktır. Froome’dan sonra Richie Porte’un da şansı var ama her büyük yarışta bir felaket yaşıyor. Hiç adını anmazsak belki kötü şans bu kez onu bulmaz. Bardet, Quintana ve diğerleri ise TTT ve pavélerde Froome’a zaman kaybetmezlerse şanslarını Espelette’deki son zamana karşıya kadar taşıyabilirler. Çok iyi dinlendiğini söyleyen Tom Dumoulin ise yine takımının gücü kadar şanslı. 

Tour favorileriyle ilgili yazıyı Cyclist Türkiye'nin Temmuz '18 sayısına yazdım. Bu yüzden blogda yer veremiyorum. Kusuruma bakmayın. Vive Le Tour, Vive La Démocratie, Vive La Capitalisme!!

18 Haziran 2018 Pazartesi

Kadınlar ve Erkekler için: Ofsayt Nedir? (Dünya Kupası Özel)

Blogu açarken en büyük amacımız futbol dışı sporları yazmak idi. Zira ülkemizde neredeyse spor eşittir futboldur, diğerlerini, örneğin basketbolu bile genel nüfusa oranla çok minik bir kitle izler ve oynar. Ata sporumuz güreş falan dendiğine de bakmayın, onu da madalya falan olmadıkça pek kimse izlemez.

Yine de kurallar bazen çiğnenmek içindir. Şu an dünyanın en büyük spor organizasyonu olan Dünya Kupası var ve her seferinde olduğu kızların ofsayt (off-side) bilmemesi geyiği bol bol yapılıyor. İddia ediyorum ki, ofsaytı bilmeyen ve maçlara maruz kalan kadınlarla, ofsaytı bildiğini zannedip aslında bilmeyen erkeklere bu satırlarda ofsaytı anlatabileceğim. (Yazı futbol hakkında elle oynanmaz, kaleye girerse gol olur gibi basit kuralları bildiğinizi varsaymaktadır.)

Bazen önce Türkçeyi öğrenmek gerekebilir.


Ofsayt Kuralının Ruhu: Beleşçiliği Önlemek

Ofsaytı açıklamaya çalışanların yaptığı en büyük yanlış, böyle bir kuralın sebebini anlatmadan salt kurallar üzerinden açıklamaya çalışmaktır. Bu daha çok kafa karıştırmaktan başka bir işe yaramaz, ayrıca "ofsaytı kaldıracağız" gibi gereksiz liberal demokrat parti vaatlerine sebep olur.

Bir mahalle veyahut halı saha maçında ofsayt kuralının uygulanabilmesi hemen hemen imkansızdır. Dolayısıyla o tarz maçlar beleşçilik denen, oyunun zevkini öldüren ama bir yandan ofsayt kuralı olmayınca çok efektif olan bir stratejiye yol açar: Şöyle ki, futbolcu rakip kalenin orada durur ve top bekler. Koşmadığı için yorulmaz, takım arkadaşları topu sahanın herhangi bir yerinde kaparlarsa topu ona doğru dikerler, o da topu yakalayıp gol atar, ya da en azından gol atma şansı fazla olur.

Savunmanın böyle durumlarda beleşçinin başına bir adam dikmesi beklenir, ama mahalle maçlarında genelde herkes gol atmak istediğinden bu işe pek gönüllü çıkmaz, hatta bu "hobi spor" kültürümüzde önemli bir yeri bulunan halı saha jargonuna "Allahını seven defansa gelsin" olarak yerleşmiştir.


Mahalle maçlarında böyle durumlarda "beleşçilik yok" diye o kişiye kızılır, bazen de dövülür. Tabii yine de beleşçilik stratejisi genelde maçın sonlarında doğru herkes yorulup şiştiğinde uygulanır.

Gerçek maçlarda ise ofsayt olmadığını hayal edelim:  Dayak gibi bir caydırıcı da olmadığından 1 veya birden fazla adam kesin rakip kalenin önünde bulunur, onların başına da görevlendirilen savunmacılar dikilir. Yine bir şekilde oynanır ama maç oyuncuların sahanın her tarafına yayıldığı saçma sapan ve de zevksiz bir hal alır.

Ofsayt kuralı olduğunda her futbolcu koşmak zorundadır, sahaya daha derli toplu yayılınır ve dolayısıyla maç daha zevkli olur. Eğer ofsayt olmasaydı futbol diye popüler bir spor dalı olmazdı.

Yan Hakem

Futbolda genelde orta hakem göz önündedir. Ancak futbol sahasının kale olmayan iki yanında ellerinde bayrak olan birer yan hakem vardır. Bu adamların en önemli işlevi ofsayt ihlallerini belirlemektir. Yan hakem maç boyunca görevli olduğu yarı sahadaki savunmanın en gerideki adamının hizasında kalacak şekilde bir ileri bir geri yan yan koşar.

Savunmanın en gerideki, veya diğer deyişle son adamı ofsayt ihlalinin oluşup oluşmadığını belirleyen kişidir. Yan hakem de hep onun hizasında olduğundan ofsaytı doğru olarak görebilecek neredeyse tek kişidir. Ofsayt belirlendiğinde yan hakem bayrağını sahaya doğru kaldırır.



İyi futbol taraftarları yan hakemleri de tanırlar ve ne zaman orta hakeme, ne zaman yan hakeme küfredilmesi gerektiğini iyi bilirler.

Ne Zaman Ofsayt Olur?

Ofsayt denen kural ihlali, savunmanın son adamından daha geride herhangi bir hücum oyuncusu olduğunda olur.  Her ne kadar kurallarda zikredilmese de, bu adam ileride top bekleyen tembel beleşçidir.

Pas Verme Anı

Futbol hareketli bir oyundur, o yüzden herhangi bir anda hücumcu son savunmacından geride olduğunda otomatikman ofsayt bayrağı kalkmaz. Bir hücum oyuncusu ileri doğru pas verdiğinde başka bir hücum oyuncusu son savunmacıdan ilerideyse ofsaytta olur.

Bu yüzden yan hakem son savunmacının hizasında koşarken gözünün kuyruğuyla da topa bakmalıdır ki, pas atılma anındaki durumu tespit edebilsin.

Hücum ve Savunma Oyuncularının Dikkat Edeceği Hususlar

Hücum oyuncusu ofsayta düşmemek için hücum sırasında son savunmacıdan ileride kalmamak zorundadır. Ayrıca bir gol pozisyonu geçtiğinde de tembellik etmeyip geriye doğru dönmelidir. Ayrıca ayağında top olan hücum oyuncusu da pas atmadan önce atacağı takım arkadaşının ofsaytta olup olmadığını süzmeli ve ona göre pas atıp atmamaya karar vermelidir.

Savunma oyuncuları ise bir hücum oyuncusunu takip edeceğim diye dalıp gereğinden fazla geriye giderek ofsaytı bozmamaya dikkat etmelidir. Bazı takımlar "ofsayt taktiği" denen bir taktikle savunma oyuncularını aniden ileri koşturarak hücum oyuncusunu ofsayta düşürebilmektedir. Velhasılı kelam, futbolculuk sanıldığının aksine zeka gerektiren bir aktivitedir.

İngilizcesi "offside trap"


Pasif Ofsayt

An itibariyle ofsaytın %90'ını öğrendiniz. Bundan sonrakiler kuralın ayrıntıları olacak. Diğer yandan en çok tartışma da bu ayrıntılarda çıkar. Bu ayrıntılardan en önemlisi de pasif ofsayttır. Şöyle ki, hücumcu ileriye pas attığında ve de bir hücumcu teorik olarak ofsayt pozisyonunda. Gelgelelim, bu hücumcuya doğru pas atılmadıysa ve hücumcu savunmacıları engelleyecek durumda değilse "pasif ofsayt"tadır denir ve ihlal sayılmaz. Ayrıca hücumcu geriye doğru yürüyerek pozisyona ilgisizliğini de gösterirse iyi olur.


Tabii bu yorumlaması zor bir durumdur. O yüzden zırt pırt kural kitabında yorumlamayla ilgili düzeltmeler yapılır. Futbol manyakları bu yorum farklarını sezon sezon takip ederler. Ben etmem. Ama bunun da ruhu "savunmayı engellememek" denebilir.

İki Adam Gerekliliği

Kalecide oyuncudur ama genelde kaleye çok yakın durduğundan ofsayt hesaplarında varlığı ihmal edilir. Gelgelelim kuralın tam doğrusu, hücumcuya pas atıldığında kaleye daha yakın iki savunma takımı oyuncusu olması gerekliliğidir.

Genelde bu ayrıntının bilinmesi gerekmez, ta ki pozisyonda kaleci bir şekilde ileri çıkıp ileride kalana kadar. Bu durumda çok fantastik ofsayt tartışmaları çıkabilir.


Yarı Saha

Ofsayt rakip yarı sahada olur. Kendi yarı sahanda ofsayta düşemezsin. O yüzden hücumcular rakip hücumdayken, eğer savunmaya yardım etmiyorlarsa orta saha çizgisine kadar gelip orada dururlar. Rakibin bir savunmacısı da ne olur ne olmaz diye başında bekler.

Sonuç olarak ofsayt kızların bilmemesiyle alakalı geyikler kadar, futbol oyununun genel biçimini belirleyen, topa elle dokunamamaktan sonraki en önemli kuralıdır. Dünya kupası da zevklidir. İyi seyirler dileriz.

29 Mayıs 2018 Salı

Giro 101'den Ne Öğrendik?

Amerikalıların iyi sporcular için bir lafı vardır: "He makes it look easy". Anlamı şudur: Profesyonel sporcular işlerini o kadar iyi yaparlar ki, izlerken göze kolay gözükür.  Halbuki yaptıkları şeyler göründüğü kadar kolay değildir.

Onların yaptığı işin değerini anlamak için ya aynı sporu yapmaya çalışmak, ya da o sporun daha düşük seviyelerini izlemek gerekir. Örneğin bir amatör/genç futbol maçı seyrederseniz topu yarı sahaya kadar düz vurmanın bile ne kadar kuvvet gerektiren bir efor olduğunu farkedersiniz. Veya "little league baseball" izlerken yerde giden topu yakalayıp "akışkan" bir şekilde first base'e fırlatmanın, first base'dekinin orada bulunup topu tutmasının ne kadar zor olduğunu farkedersiniz. Eğer bunları farketmezseniz Tim Duncan'ın "bank shot"ının ne kadar sıkıcı olduğu konusunda söylenir durursunuz (ama yine de sıkıcı).

Giro 101'de bir bisiklet takımının 21 günlük bir büyük turda genel klasman için mücadele edebilmesinin ne kadar zor olduğunu öğrendik. 19. etabı hatırlayın: Sky takım olarak gaza basıp herkesi döktüğünde lider grupta sadece Froome, Dumoulin, Pinot, Lopez ve Carapaz kaldı. Froome'un 80km kala atak yapması akıllıcaydı, çünkü turu kazanmak için herkese büyük fark atması gerekiyordu ve tek başına bir ataktan başka bir şansı yoktu. Grupta kalsa kendisinden başka kimse çalışmayacağı için ya kendini rakipleri için tüketecek, ya da bırakacak ve diğer domestikler yetişecek ve Sky takımın tüm eforu boşa gidecekti.
Froome için "he makes it look easy" demek de acayip oksimoron oldu, ama yazıyı tam bağlamışken bozamam şimdi :)

Froome'un kaybedecek birşeyi yoktu. Atak yaptıktan sonra eğer kalan dörtlü güçlüyse zaten kendisini yakalarlardı. Ama onlarda da hal olmadığı için yakalayamadılar. Bu minik testi geçtikten sonrası artık uzun bir zamana karşı oldu. Ayrıca Lopez ile Carapaz, ve hatta bir ölçüde Pinot podyum hedeflediklerinden takip işi sadece Dumoulin'e kaldı. Sonradan FDJ'den yokuşçu domestik Reichenbach yetişti ve Dumoulin ile yükü paylaştı. Ama inişlerde kötü olduğundan bir nevi fren vazifesi bile gördü aslında, kimsede de onu dökecek "taşak" yoktu. Froome ise son yıllarda ekstra iniş çalışması yapmanın faydasını fazlasıyla görüyordu o sıralarda.

Sonuçta efektif olarak Froome kalan grubun hepsiyle teke teke kalmıştı aslında. Aralarında en iyisi olduğundan kazandı. Bu performansta doping aramayın, herşey hayatın doğal akışına uygun gelişti aslında. İyi bir planlama ile tam zamanında form kazanan kendini ispatlamış bir şampiyon yarışı kazandı. Ama buna müthiş değildir de diyemeyiz.

"Look easy" kısmına dönersek, Giro'ya katılım bir hayli zayıftı. Nibali, Quintana, Contador, Porte gibi katılımcılar olsaydı o zaman daha derli toplu bir yarış olacak ve böyle ani klasman değişimleri, büyük farklar, uzun ataklar olamayacaktı. Onların yokluğu bir büyük turda 21 gün boyunca üst düzeyde rekabet etmenin zorluğunu gösterdi.

Peki diğerlerine neler oldu? Pembe mayo taşıyıcısı Simon Yates 19. etapta resmen bitti ve 30 dakika kaybederek ilk 10'u bile kaybetti. Bir sonraki etapta Thibaut Pinot hastalandı ve etap bitiminde hastaneye kaldırıldı. Tom Dumoulin ise fazla bozulmadan ve hatta 20. etapta atak yapmaya bile çalışarak turu ikinci bitirmeyi başardı.

Dumoulin'in yanına gençler klasmanının ilk üçü Miguel Angel Lopez ile Movistar'ın "nerden çıktı lan bu" dediğimiz Ekvador'lu yokuşçusu Richard Carapaz'ı,  ve de sessiz sedasız Dumoulin'e domestiklik yapıp bozulmadan ilk 10'a tırmanan Sam Oomen'i de katalım. Bunları büyük turlarda görmeye devam edeceğiz.

56 dakika fark yiyen ve ilk 10'a bile giremeyen BMC'den Rohan Dennis'e ise büyük tur klasmancılığı sevdasından vazgeçmesini dileyelim.

26 Mayıs 2018 Cumartesi

Giro d'Italia 101...





20. etap bitti. Kanaldan çıktım, Metrobüste Giro’yu düşünüyorum. Sistematik değil düşüncülerim, uçuşuyorlar. Aklıma cümleler, görüntüler geliyor. Yorulmuşum. Yaş mı ilerledi (eh yani!), yayın saatleri mi uzadı? İkinci hafta, Arda’nın Pharmaton’una yüklendim enerji için. Fakat ayı gibi yemeye başlayınca kestim. Gerek yok, zaten yorgunluktan sabahları bisiklete bile binemiyorum, bir de tıkınıp kilo almaya gerek yok. Eve geldim, baldızla kayınbirader gelmişler. 45 dakikalık yeni araba sohbetinde iki kadeh şarap içtim ama “cruise control” kadar bile işe yaramadı. Beefeater’la devam. Bir yandan da valiz yapıyorum, sabah 6:00’da uçak var. 

Kafamda Froomie, Yates, Pinot ve Pozzovivo. 18-19-20. etapları tekrar hatırlamaya, kafamda özet geçmeye çalışıyorum. 19 diğerlerini gölgeliyor. 18’in son 2km’sini, 20'yi ise daha birkaç saat önce bittiği için çok iyi hatırlıyorum. 19 ise kocaman ve korkutucu bir hayvan gibi gözlerimin içine bakıyor, diğerleri hafızamın uzak köşelerine kaçıyorlar. Froome'un atağını anımsadıkça, erkeklerin birbiri için söylediği en iğrenç takdir sözleri sırayla dilimin ucuna geliyorlar. 

Yıllar evvel bir yazıda Lance için “Damatım olmasını istemem” demiştim. Chris Froome öyle değil. Bisiklete binmediği zaman tebessümü dudağının kenarında hazır, çok nazik ve zarif bir insan.Yumuşak bir sesle, insanların gözünün içine bakarak konuşuyor. Zart zurt çekmeyen, düşünceli ve iyi bir koca olurdu kızıma sanırım. Maalesef bisiklet üstünde onu seyretmekten çok keyif almıyorum. Stili çok çirkin. Kolları, bir eklem hastalığı varmışçasına, acayip bir açıyla dirseklerden kırık. Selesi alçak gibi. Yüksek kadans çeviren bacakları incecik. Zorlandıkça kafası iki yana sallanıp duruyor. Hep önüne bakıyor. Onu seyretmek neredeyse acı veriyor. Froome'un vücut yapısına en uygun aktivite, öten kuşlardan başka ses duyulmayan bir nehir kenarında, ulu ağaçların gölgesinde olta sallamakmış gibi duruyor. Bisiklet o vücuda yakışmıyor. 45 yaşından sonra bisiklete binmeye başladığımda, seyrettiğim şampiyonlardan kaptığım tek şey stil olmuştu. Vücut ve kafa oynamayacak, kollar hafif kırık ama omuz, dirsek ve bilek aynı doğru üstünde olacak, bacaklar piston gibi çalışacak. Yaştan dolayı bel artık bükülmese bile stilin düzgün olacak. Ciğer? Yok. Bacak? Yok. Ama bisikletin üstünde iyi gözükeceksin. İtalyanlar’ın dediği gibi “Fare una bella figura 

Froome diyorduk. Dün başardığı şeyi daha önce bir kere gördüm ama yalandı (Landis, TdF 2006). Öncekileri sadece okudum. Merckx, Coppi ve Bartali’nin uzun erimli ataklarla elde ettikleri zaferleri, eski zamanlara, bisikletin kadim yıllarına ait sanırdım. Orada donmuş kalmış, bugün karşılığı olmayan mucizeler olarak düşünürdüm. Zaten bu yüzden, Chris Froome Colle delle Finestre’de, finişe 80 km kala atak yaptığında “Ne yapmaya çalışıyor ki?” dedim mikrofona. Görmemiştim, bilmiyordum. Modern zamanlarda, powermetrelerin, takım radyolarının, beslenme biliminin bu kadar geliştiği bir dönemde, böyle cüretkar bir atağın başarılı olamayacağına inandırılmıştık çünkü. 

Peki Froome’a, temiz olduğuna inanıyor muyum? Açıkçası ne soru ne de cevabı çok umrumda değil. Armstrong, öncekiler ve sonrakiler bağışıklık sistemimi güçlendirdi. Kalbim kabuk bağladı ama sadece yaralanacağı taraftan. Doping haberi gelince üzülüyorum, kırılıyorum ama bisiklete küsmüyorum (mesela Türk futboluna küstüm hala affedemedim). Müthiş bir performans gördüğümde ise çocuk gibi mutlu olup, kötü haber -gelirse- gelene kadar tadını çıkarıyorum. 

Yates’e üzüldüm. Çok istedi, panache’lı yarıştı ama 25 yaşının adaleleri onu ancak 19’a kadar taşıdı. Finestre’de, o kasvetli yokuşta, daracık, karanlık ve çirkin yolda hayallerine veda etti. Maalesef bu işte oyuncu değiştirme yok, baldırım çekti yok. Utanç ve hayalkırıklığı bacaklarını her dakika ağırlaştırırken, Yates gözlüklerinin arkasına saklanmış, içinde cız eden kederini üç saat daha pedal çevirerek finişe taşıdı. Başa çıkılması, ayağa kalkması çok zor bir yıkım.  Yenildi ama çok güzel yenildi, hayran bıraktı, mutlu etti. Umarım o çocuksu neşesi çabuk geri gelir.

Tom Dumoulin düzgün atan sağlıklı bir kalp gibiydi tüm yarış. Elinden geleni yaptı tek bir kötü gün yaşamadı. Geri kaldığı günler fizyolojisinin limitlerinin yetmediği etaplardı. Bir de tabii zayıf ekibi yüzünden yarışı kaybetti. Bu takımla bu kadar. Sevgimden çok saygım var kendisine. Çabasına, soğukkanlılığına, Indurain'den gelen genlerine. 

Pinot’ya daha az üzüldüm. İlk 10 gün iyi ama akılsızca yarıştı. Bu zor yarışta bu kadar tecrübeli biri olarak kalorileri daha dikkatli harcamalıydı. Her yokuş atağına cevap verdi, her kaçışı kovaladı ama 20. Etap’ta o da fişi çekti. Kamera onu çekerken habire öksürüyordu. Hastalanmışsa bu çöküşe katlanması daha kolay olacak. Onun da limitlerini öğreniyoruz. Azamisi bu kadar gibi. Sağlık olsun. 

Müthiş güzel bir Giro oldu. İsrail’deki etapların koy götüne rahvan gitsin fakat diğerleri tek tek harikaydı. Berkem’le sadece 2 etap sıkıldık sanırım. Biri Necef Çölü, diğeri Praia a Mare finişiydi. Galiba... Emin değilim. İkici haftayı ve son 3 etabı yüreğimiz ağzımızda seyrettik, anlattık. Fransa Turu bu kadar tantanalı geçmiyor kabul edelim. 

Tahminlerimin çoğu tutmadı. Yarış öncesi 39x53’te 1. Pinot 2. Tom D. 3. Froome demiştim. Götümden sallamışım. Froome’un çok güçlü olduğunu biliyordum ama ilahi adalet uyarınca kazanamayacağına inanıyordum. Halbuki ilahi diye bir adalet yok, insanların yapıp bozduğu bir şey o. Bu kez adaleti Froome bozdu demek istiyorum ama diyemiyorum. Doğru olmaz çünkü. Yasal olarak bu yarışa katılmaya hakkı vardı, katıldı ve bileğinin hakkıyla kazandı. Hayranlık duyuyorum ama, saygı ve sevgi için ısrar etmeyin.

Artık bisiklete binmeye gidiyorum. Ciğer yok, bacak yok, stil tam. Froome ders alsın! Kızımla da asla evlenmeye kalkmasın!