Andy Schleck etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Andy Schleck etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

8 Temmuz 2013 Pazartesi

İlk Hafta Notları - Fransa Turu 100




Fransa Turu'nun ilk dinlenme gününe geldik. Hem bizim Korsika yolculuğu , hem de, ailemizde yaşanan ani ve çok üzücü bir vefat nedeniyle ilk dokuz etabı hep göz ucuyla seyredebildim. İlk haftaki kayda değer noktalardan kısa kısa bahsedeyim: 

  • Korsika Grand Départ projesi başarıya ulaştı. Fransızlar'a biraz şüpheyle yaklaşan yerel halk yarışı çok benimsedi. Porto-Vecchio yolunda, 4 saat önceden iskemlesini yolun kenarına yerleştirmiş orta yaşlı bir çift bu bunun en güzel işaretiydi. Etap başlangıç ve bitişleri tıklım tıklımdı. Sprint etaplarının sıkıcılığından şikayet eden seyirciler ve TV izleyicileri, adanın topoğrafyası ve organizasyonun ilk etaptaki beceriksizliği yüzünden, her üç gün de heyecanlı yarışlar izlediler. Bastia'da OricaGE otobüsünün finiş takının altına sıkışması ve sprint öncesi meydana gelen kaza ilk etabı hareketlendirirken, Ajacciao finişinde Jan Bakelants'ın zeki ve riskli atağı ikinci etabı seyretmeye değer kıldı. Calvi'de biten etapta da, yokuşlar nedeniyle asıl sprinterlerin geride kalması klasik etap sonunu önledi ve Simon Gerrans'ın yarışı kazanmasını sağladı. 
  • Yarışın en güçlü dört sprinteri de ilk haftada etap kazanmayı başardılar. Cavendish, Greipel, Kittel ve Sagan kendilerine en uygun etaplarda başarıya ulaşıp üstlerindeki baskıyı attılar. Cav ve Sagan ikişer etap kazanabilirlerdi ama parkur ve son kilometrelerdeki şanssızlıklar buna izin vermedi; onların kaybı yarışın ve diğer sporcuların kazancı oldu. Yeşil Mayo savaşı, yine ilk haftaki parkuru nedeniyle peter Sagan'ın üstünlüğüyle geçiyor ama ikinci hafta saf sprinterlere daha uygun etaplar var. Greipel ve Cavendish'in bu farkı kapatmaya başlamasını bekliyorum.


Yeşil Mayo Klasmanı (9. Etap)

1. Peter Sagan: 234 puan
2. Andre Greipel:141 puan
3. Mark Cavendish:128 puan



  • Fransa Turu'nda uzun zamandır ilk defa hiç kaçış olmayan bir etap izledik. Montpellier'de biten 6. Etap'ta, Luis Angel Mate'nin (COF) kısa süren denemesi dışında, mistral rüzgarı kaçış heveslilerini durdururken, sprint takımları da tempoyu yüksek tutarak yarışı hep kontrol altında tuttular. 
  • İlk 9 günde birçok GK iddialısı ismin geride kaldığını gördük. Yarışın sert başlaması ve devam etmesi, Team Sky'ın Froome'un yeteneklerine geçen seneki liderden daha güvenli olduğu gözüküyor. Diğer takımlar da Sky'ın üstünlüğüne çare bulmak hevesi içinde olunca, özellikle 8. ve 9. Etap'ta ortalık dağıldı. Jurgen vd Broeck (LBS) ve Janez Brajkovic'in (AST) kazalar sonucu yarış dışı kalmasıyla başlayan yaprak dökümü, bugün itibarıyla birçok sporcunun GK amaçlarını yok etti. Hayal kırıklığı listesini, sıralamadaki yerleri ve Froome'dan yedikleri farklarla beraber şöyle koyalım: 
106. J.Coppel (SOJ).............. +1h12'40"
72. C. Le Mevel..................... +50'40"
56. T.Danielson (GAR)........... +40'24"
51. T. VanGarderen (BMC)..... +35'01"
47. T.Pinot (FDJ)................... +31'31"
41. R.Hesjedal (GAR)............. +26'08" 
40. H.Zubeldia (RSLT)............ +25'53"
33. R.Porte (Sky)................... +18'30"
32. R.Gesink (BEL)................. +16'55"
26. P.Rolland (EUR)............... +12'34"
22. A.Talansky (GAR)............ +9'35"
16. C.Evans (BMC)................ +4'36"
15. A.Schleck (RSLT)............ +4'00" 



Genel Klasman - 9. Etap

  

  • En büyük şoku Tejay VanGarderen yaşarken, neden bu derece kötü bir yarış çıkartttığını kendisinin de bilmiyor oluşu kayda değer. Daha 23 yaşında olmasına karşın, tüm ulusun beklentilerini üstlenen Thibaut Pinot da Col de Pailheres (8. Etap) inişinde tempoya ayak uyduramaması ve geride kalması nedeniyle moralman dağıldı. Pinot dün de fark yiyerek geçen seneki derecesine ulaşamayacağını gösterdi. Bu sezon kazalardan başını alamayan Ryder Hesjedal, Giro'dan sonra Tour'da da yerden kalkamayınca 26 dakika geri düştü. Garmin-Sharp'ın dört başlı GC takımından sadece Dan Martin ümitvar durumda. 
  • İlk 9 günün, benim açımdan, en olumlu sürprizi Andy Schleck oldu. Andy Boy, abisinin kontratının yenilenmeyeceği haberini almasına rağmen, moralini bozmamış gözüküyor. İki yokuş etabında da çok zaman kaybetmemeyi başardı. Kendisinden alışılan seviyede olmamasına karşın şimdilik durumu iyi. Elbette çarşamba günü Mont Saint-Michel'deki TT onun için kritik olacak. Yarışı ilk 15'te bitirirse yazımı oturup yiyeceğimi söylemem ne kadar büyük bir riskmiş şimdilik belli değil. Fakat Schleck, ilk dinlenme gününe 15. olarak girerek bana bir uyarı mektubu vermiş durumda. Genç Lüksemburglular rahatsız, gerginlik had safhada... 
  • Bauke Mollema ve Laurens Ten Dam Belkin adına harika işler yaptılar bu 9 günde. Yarışı 3. ve 4. sırada götürüyorlar, bundan iyisi Şam'da kayısı.. 
  • Team Sky, 2 günde iki farklı profil çizerek ağzımı açık bıraktı. Ax 3 Domaines etabını makina düzeninde, süper bir tempoyla koşan takım Kiriyenka, Kennaugh ve özellikle R.Porte'un süper çalışmasıyla Chris Froome'a Sarı Mayo'yu getirdiler. O gece Sky'a düzülen methiyeler yandaş medyanın bağzı politikacılara düzdüklerin aratmadı gerçekten. Fakat dün aynı takım yaprak gibi dökülürken daha ikinci yokuşta Froome izole edildi. Vasili Kiriyenka zaman limitinin dışında kalıp elenerek takıma büyük darbe vurdu. R.Porte da kendinden beklenmeyecek ölçüde kötü bir etap geçirdi. Sky'ın 2012'deki gibi, 1-2 bitiremeyeceği anlaşıldıktan sonra Porte domestik görevine daha iyi sarılacaktır. Dinlenme günü İngiliz takımına tam zamanında yetişti. 2. hafta da toparlanmaya çalışacaklar. 
Chris Froome Ax 3 Domaines'de Sarı Mayo'ya kavuştu

  •  Movistar elinden geleni yapmasına karşın Chris Froome'un gücü karşısında dün boyun eğdiler. Unzue'nin çocukları kitaptaki her numarayı çektiler. Aslında plan başarıya ulaştı. Froome 100 km boyunca izoleydi ama yarışın en kuvvetli sporcusu olması nedeniyle zaman farkı yememeyi başardı. Burada Saxo-Tinkoff ve Contador'un da Movistar'a yardım edemediğine dikkat çekmek gerek. Roman Kreuziger'in, üstündeki takım lideri baskısını attıktan sonra mükemmel bir baş-domestiğe dönüşmesini gördük ama Saxobank genel olarak çok iyi bir takım olmasına karşın Alberto aynı seviyede gözükmüyor. Dün o da güçlü olsaydı, Movistar ve Saxo beraber ataklarla Froome'u çökertebilirlerdi. Sonuçta bu iki takım açısından dünün kazanımı Porte'un GK listesinden düşmesi (ne avantaj sağladığı tartışılır) ve Valverde'nin ikinciliğe yerleşmesi (contador için bu da bir avantaj değil).
  •  "A Star Is Born" filminde Nairo Quintana'yı izlemeye başladık. Kolombiyalı çarşamba günü iyi TT çıkarırsa Froome'a zor anlar yaşatacak. beyaz mayo'yu paris'e kadar taşıma olasılığı yüksek. Dün Horquette d'Ancizan'da Froomie sadece Quintana'nın ataklarına cevap verdi, bu ayrıntıyı not etmek lazım. 

Le Tour de France, yarın klasik bir sprint etabıyla devam edecek. Çarşamba 33 km'lik bireysel saate karşı etap var. Bunun sonuçları yarış için hayati önemde. Valverde ve Contador, Froome'dan oldukça kötü bir derece yaparlarsa, İngiliz yarış sonuna kadar idare edeceği bir zaman farkı elde edebilir. Bu kritik etap için sayın patronumun Türkiye'ye gelmesi de ayrı bir hoşluk(!). Gitti canım yarış...


13 Nisan 2012 Cuma

Hem Yarış, Hem Bira...Amstel Gold Race


Pazar günü Amstel Gold Klasiği koşulacak. Hollanda’nın dümdüz olmayan tek bölgesi Limburg coğrafyasındaki parkur 256,5 km uzunluğunda ve irili ufaklı 31 yokuş var. Hollanda’da “iri” yokuş olmaz ya, laf öyle geldi, geçelim. Yarış, AB ülkelerine kök söktüren kriterleriyle meşhur Maastricht’ten başlayacak. Sporcular bütün gün sele üstünde perişan olacaklar ama Maastricht’le finiş kasabası Valkenburg’un arası arabayla 15 dakika. Bu küçük kasabanın kalbi bisiklet için çarpar. Tarihte üç kez (1938, 1948, 1998) UCI Yol Bisikleti D.Ş. Valkenburg’da düzenlenmiş. Ama Limburglular’ı kesmemiş ki 16-23 Eylül arasında Dünya Şampiyonası yine burada yapılacak. Haliyle bir Amstel Gold müzesi/cafési var. Eski yılların videoları, kazananların bisiklet ve mayoları sergileniyor. Ayrıca meşhur Japon bisiklet giysileri üreticisi Pearl Izumi kasabada bir outlet açmış. Japonlar akıllı adamlar, nerede para kazanacaklarını biliyorlar.


Geçen sene, harika bir havada, bol Amstel eşliğinde, Deniz ve Pier’le beraber Philippe Gilbert’in zaferini yerinde seyretmiştik. Uzak ara en keyifle seyrettiğim yarıştı Amstel Gold. Cauberg yokuşu (ki yarış boyunca 3 kez geçiliyor) başlamadan önceki kavşak bizim Nevizade’yi andırır şekilde insan doluydu. Herkes elinde içkisi, yanında sevgilisi, dostu, Pazar öğleden sonrasında hem eğleniyor hem de yarışı bekliyordu. Biz de Pearl Izumi’yi talan ettikten sonra meydana varmıştık. Ama kalabalıktan duramayıp, Cauberg’de güzel bir yerde yarışı seyretmiştik.



Bu sene TV’den seyredeceğiz. Ama yarış bence geçen senekinden daha zevkli geçecek. 2012 bahar sezonu Tom Boonen hariç, diğer tüm klasikçiler için oldukça vasat geçiyor. Hemen hemen kimse çok formda değil. Bu nedenle yarış oldukça açık. Son iki yılın şampiyonu Gilbert hala forma giremedi. Çarşamba günü Fleche Barbançonne/Brabantse Pijl’da 12. oldu ama favori olmadığını açık seçik söylüyor. BMC takımı, Cadel Evans ve Greg Van Avermaet ile Gilbert’i destekleyecek ama Philippe gidemezse onlar da kazanmayı deneyebilirler.

Philippe Gilbert - Amstel Gold 2011

Diğer favoriler arasında önce İspanyolları saymalıyız. Sezona çok iyi giren, daha sonra biraz aktif dinlenmeye geçen Alejandro Valverde’den kalbim bir zafer istiyor. “Yeşil Mermi” Valverde 2006’da Fleche Walonne ve L-B-L, 2008’de de yine L-B-L’yi kazanmıştı. Klasikçi yani… Bu sezon, hem Tour Down Under, hem de Paris-Nice’de çok iyi yarışlar çıkardı. Katalunya Turu’nu hava koşulları nedeniyle yarıda bıraktı ama geçen hafta sonu koştuğu “test” yarışını ikinci bitirdi. Şunu da ekleyeyim ki o yarışı Valverde’nin takım arkadaşı Giovanni Visconti kazandı. O da formda. Üstelik bisiklet takım arkadaşlığının ilk kuralı “bugün bana, yarın sana” dır. Visconti Valverde için çalışacaktır.


Cauberg 2011 - Görüş açımız

Zaten Hollanda diyince İspanyollar’dan bahsetmeden olmuyor. Yarışın kağıt üstündeki bence en büyük favorisi Katusha’nın minyatür lideri Joaquin Rodriguez. “Purito” enfes bir Bask Turu koştu (GK 2), üstelik Cauberg’deki kısa ve sert yokuş (1200mt - %6.5) tam onun için tasarlanmış gibi. Geçen sene ikinci olmuştu ama geçen sene herkes Gilbert’in arkasında ikinci oluyordu zaten. Bu sene kazanma olasılığı yüksek. Keza Samuel Sanchez de (Euskaltel) Bask Turu’nda şampiyon olarak iyi formunu gösterdi ama yokuş sprintinde Valverde, Rodriguez ve Gilbert kadar iyi değildir. Oscar Freire de çok formda ve Valkenburg 2012’yi kazanıp kazanamayacağını görmek için bu yarışta kendini deneyecektir. Ama Katusha’nın bu yarıştaki lideri Rodriguez olacak.


Cauberg, son 700 metre

Hollandalılar içinde ben Bauke Mollema’ya (RAB) dikkat çekmek istiyorum. Patlayıcı yokuş sprinti çok iyi değil ama o da Bask Turu’nda çok iyiydi. Robert Gesink’in “olmasını” beklemekten sıkılanlar olarak Mollema’ya yanaşabiliriz. Keza Johnny Hoogerland da mutlaka yarışın bir bölümünde geleneksel kaçışını gerçekleştirecektir. Ama Hoogerland kaçışlarını pek başarıyla bitiremeyen bir cengaver. Belçika ekiplerinden Lotto Belisol'da Jelle Vanendert ve Gianni Meersman, Omega Pharma Quick Step de ise Chavanel ve Terpstra’ya dikat etmeliyiz (Boonen adele sakatlığından dolayı katılmıyor). OPQS ortada kazanmadık yarış bırakmadı aslında. Bu nedenle Amstel’i daha rahat koşacaklar ama kazanmak bir alışkanlık olmuşsa belli olmaz. Lotto Belisol’ün üstündeki başarı baskısı çok daha büyük.

Lüksemburglu kardeşler ise sezona pek iyi başlamadılar. Andy’nin bu sezonki en iyi derecesi 32. bitirdidiği Umman Turu! P-N, Katalunya ve Brabantse’yi bitiremedi. Dediğine göre L-B-L’e hazır olacakmış. Fransa Turu’nu da kazanacaksın koçum!!! Frank Schleck de ortalıklarda pek gözükmedi ama en azından gayet şerefli bir sezon başı çıkardı. Üstelik 2006’da Amstel’de şampiyon olmuştu. Yazmasam olmaz ama kazanma olasılığı düşük.


Andy Shcleck - Amstel Gold 2011

Ardennes Klasikleri’nde illaki önde birkaç Rus sporcu yarışın son kısmında gözükür. Hatta 2009’da Sergei Ivanov yarışı kazanmıştı. Bu defa Maxim Iglinsky’e dikkat edelim. Bir diğer Slav Peter Sagan'ın da yokuş sprinti çok iyi. Müthiş bir yetenek. Ardennes Klasikleri’nde takımın desteği ve taktik zekası çok önem kazanıyor. Liquigas Sagan’ı, bu anlamda, bu tip yarışlarda çok yalnız bırakıyor. Tecrübesi az, gücü çok Sagan da genellikle diğer takımların taktiklerine kurban gidiyor. Ama Damiano Cunego’nun arkasına takılırsa bir şeyler olabilir. Cunego Ardennesler için biçilmiş kaftan. Onu Cauberg ve Mur de Huy’de seyretmeyi seviyorum.


Simon Gerrans artık bir Milano-Sanremo galibi olarak favoriler arasında sayılabilir. Giro 2009’da, Bologna’da, yine bu tip bir yokuşta muhteşem bir etap kazanan Gerrans hiçbir disiplinde çok iyi değil. Ama çok zeki ve yarış ona gelirse kazanabilir. Zaten geçen sene podyumdaydı. Tüm pelotonu saymadan bitirelim ama önce Thomas Dekker’e dikkat çekeyim. Doping cezasından sonra Garmin’de yarışmaya başlayan Dekker, sakatlanan Sepp Vanmarcke’nin yokluğunda kendini göstermek isteyecektir.


Amstel Gold Race 2011 - Podyum (Gilbert'in bebesi pek mutlu değil)

Ben Amstel Gold’u seviyorum. Objektif bakınca, bu kadar favorinin olduğu bir yarışı ne zamandır seyretmemiştim, heyecanlanıyorum. Sonra gözümün önüne Cauberg’deki kalabalık, güneşin ışıldattığı biranın altın rengi, hardal-sosis-ketçap üçlüsü, 1.85’lik güzel kadınlar ve 1.95’lik yakışıklı adamlar geliyor. Pearl Izumi’de alamadığım mayolar, café/müzedeki çerçevelenmiş formalar ve bisikletleri hatırlıyorum, mutlu oluyorum.

Hem bakarsınız Andy Schleck geçen seneki gibi son 10 km’de yine atağa kalkar, bu defa Cauberg’i tek başına çıkar ve yarışı kazanır… Heyecanlanıp abarttım, pardon.

19 Ekim 2011 Çarşamba

Fransa Turu 2012 - Parkur ve Spekülasyon




Fransa Turu da 2012 parkurunu açıkladı. Dün Paris'te yapılan tanıtım sonrası yorumlar, A.S.O.'nun TdF 2011 ve Giro 2011'in ortaya çıkardıklarını iyi yorumladığı yönünde. Yeni parkur sayesine Büyük Tur yokuş finişlerini oldukça azaltmış, saate karşı mesafelerini uzatmış ve sprinterlere çok daha fırsat sağlayan bir yarışa dönüşmüş. Diğer yandan Jura ve Vosges bölgelerine oldukça hareketli etaplar koyarak alıştığımız Alp-Pireneler ikilisinin etkisini biraz geriye çekerek yemeğe farklı tatlar eklemiş gibi gözüküyor.



Geçen seneki Tour'un, yokuş etabı olmamasına karşın ilk haftada yarattığı heyecan ve yarış kalitesini gayet iyi gözlemleyen Prudhomme ve ekibi, 2012'ye de aynı şekilde başlayacak gibi. Liege'deki prologdan sonra, yarış daha ilk etapta hareketlenecek. Philippe Gilbert şimdiden bu etabı gözüne kestirdiğini açıkladı bile. Ardından bir sprint etabı koşulduktan sonra geçen seneki Mur de Bretagne etabına benzer, sprinterlerden çok puncheur ve baroudeurler'e göz kırpan Boulogne-Sur-Mer etabı gelecek.

Abbeville-Rouen etabı uzun süre okyanus kıyısında geçecek güzergahıyla rüzgarlara açık olacak. Çapraz rüzgar pelotonu en strese sokan şeylerden biri. Kopar mı kopmaz mı göreceğiz.

Saint-Quentin'deki 5. Etap ve ertesi gün meşhur şampanyaların üretildiği Champagne bölgesinden geçerek Metz'de bitecek 6. Etap'ta büyük olasılıkla sprinterlerin savaşını izleyeceğiz.

7. Etap, Fransa Turu'nun ilk yokuş finişine sahne olacak. Vosges Bölgesi çok yüksek dağlarla çevrili olmasa da La Planche des Belles Filles (Güzel Kızlar Düzlüğü)'e çıkan yokuş 6 km ve ortalama %8.5 eğime sahip. Yokuşta "güzel kızlar"dan çok uflaya puflaya tırmanan kavruk adamlar göreceğiz.



Bir sonraki etap, yarısından itibaren İsviçre topraklarında koşulacak. Caner Bey'in deyimiyle testere profilli bir parkur. Uçları biraz körelmiş de olsa 5 kategorize tırmanış Jura dağlarını takdir etmemizi sağlayacak.




9 Temmuz Pazartesi günü 38 km'lik ilk ITT var. Tour organizasyonu bu yılın (2011) aksine toplam saate karşı mesafeyi 96.1 km'ye çıkarmış. Prudhomme'un Grenoble'da J-F Pescheux'ye dönüp "Ya Janfransuva, bu Şirekler'den birşey olacağı yok, seneye basalım kontr-la-montru da bari Kadel'le Alberto tam kapışsın" dediğini duyar gibiyim. Şaka bir yana, 100 km'ye yakın bir ITT, bu disiplinde başarılı Tony Martin, Bradley Wiggins, Cancellara, Evans ve elbette Contador'u ön plana çıkaracak. Andy Schleck ya müthiş yokuş çıkma becerisinden biraz fedakarlık edecek yada Bruyneel'le beraber öngöremediğim müthiş bir strateji üretecek. Yoksa bu defa ikinci bile olamayabilir.

10. Etap bize Fransa Turu'nda ilk defa kullanılacak yeni bir yokuş sunacak. Etabın sonuna konmamış da olsa, Le Grand Colombier 18.5 km ve %6.6 eğimle gerçek bir HC yokuş olacak. Zirveden finişe kadar daha 42 km var ama arada bir yokuş daha çıkılacak. Yokuşçuların genel klasmanı sallaması için ideal bir yer.


11. Etap sadece 140 km ama 4 kategorize tırmanış var. Madeleine, Croix-de-Fer, Mollard ve La Toussuire. Angelo Zomegnan'ın 2009 Giro'da koyduğu 83 km'lik Blockhaus etabıyla başlattığı "kısa-ama-sert-yokuş-etabı" kavramına uygun bir örnek. Çok sert geçeceği ve genel klasmanın silkeleneceği kesin.



Sonraki 4 etabın hem kaçış gruplarına hem de sprinterlere hitap eden yönleri var. Ve Cap d'Agde etabında Prudhomme mistral rüzgarlarının olası etkisine dikakt çekiyor. 15. Etap Pau'da sprintle bitecek ve biz de Pireneler'e tekrar gelmiş olacağız.

Organizasyonun sahibi ASO 15. Etap'tan sonrakilerin profillerini bu yazı yazılırken daha yayınlamamıştı. O nedenle biraz irticalen gideceğiz. 197 km'lik Pau-Bagneres de Luchon parkurunda Tourmalet, Aubisque, Aspin ve Peyresourde var. Bu noktada şunu hatırlatayım: 2013'de Fransa Turu 100. defa koşulacak. Bu nedenle 2012 versiyonunda ASO Pireneler ve Alpler'i çok da vurgulamıyor. Sanırım 2013'de ne kadar tarihi eser varsa (L'Alpe d'Huez, Galibier, Ventoux, Tourmalet) hepsini bir arada sunacaklar.

Bir sonraki 17. Etap'ta Col de Menté ve Col des Ares var ama oranın yıldızı Port de Bales olacak. Hani 2010'da Andy Schleck'in zincirinin attığı, Contador'un onu beklemediği ve meşhur 39 saniyelik finişe neden olan Port des Bales.

Blagnac-Brive - La Gaillarde yarışınb en uzun ikinci etabı. Profili bilmiyoruz ama Prudhomme kardeş sprint olacak diyor. Yarışın bu 18. Etabı hala devam ediyorsa Yeşil Mayo ve sprint savaşlarına sahne olacak. Cavendish'in yeni takımı SKY Team',n hem genel klasman hem de sprint zaferlerini kovalayacak güce sahip olup olmadığı artık ortaya çıkmış olacak.

Bu da bizi Paris'ten önceki son kritik ITT'ye getiriyor. Fransa'nın en meşhur hac kentlerinden Chartres'a kadar 52 km'lik bir dev. Parkurun oldukça düz olacağı tahmin ediliyor. 2012 Fransa Turu, zamana karşı disiplininde uzman olanların Sarı Mayo'yu kazanacakları en uygun parkur olarak gösteriliyor. Belki Tony Martin daha genç ama Cancellara için bu parkur son şans olabilir. Frankie ve Andy'nin TT performanslarını iyileştirmediklerini varsayarsak Bruyneel bu kış Fabian'a kilo vermesi için baskı yapıabilir. Ama elbette Leipheimer (Quick Step), Cadel Evans, Contador gibi Fabian'dan çok daha iyi yokuş çıkanlar var. Ama Bruyneel Armstrong'un yanında yetişti, Schleckler'in kazanamayacaklarına inanırsa Fabian'a yüklenebilir.... Spekülasyon yapmayı nasıl da severim!!

Evet parkur böyle... Daha önümüzde 8 koca ay var ama Fransa Turu humması daha şimdiden bünyeye girdi bile...

22 Ağustos 2011 Pazartesi

Vakti Geçmiş Bir Yazı: Fransa Turu 2011

(Bu yazı 3 gün önce (19 Ağustos Cuma) bitti ama bloga yüklemek mümkün olmadı. La Vuelta başlamadan Tour’la hesabı kapatmak istiyordum ama beceremedim. Klasik bir “elektrikler kesildi çalışamadım” durumu ama bu defalık kanaat notumu kırmayın lütfen hocam… )


Datça’da tatildeyiz. Turkcell VINN’ı traş, dört mört çekmiyor. Sitenin wi-fi modemi de şişmiş. Oğlanın İstanbullar’dan taşıdığı laptop, açık düşmüş pehlivan gibi utanç içinde yatıyor. Çocuk bunalımın kıyısında. Kızımız istediği yer ve zamanada cigara içemediği için huzursuz, evde müzik dinleme olanaklarının sınırlı olmasından dolayı da mutsuz, ruhunun gıdasını alamıyor. Ben 9 gün diye kurduğum tatilin ortasında günübirlik İstanbul’a gitmek zorunda kalmış bir bordro mahkumuyum. Tatilimin 3+3 güne düşmesine yanıyorum. En çok karımın keyfi yerinde, en mühimi de o zaten.

24 saat sonra La Vuelta a Espana başlayacak fakat ben daha havasına bile giremedim. Onu bırak, Fransa Turu ile ilgili üç satır bir değerlendirme bile hala yapmış değilim. Eskisiyle vedalaşmadan yeni bir aşka başlanmaz ya, Vuelta’ya konsantre olamayışım belki bundandır. İspanya Turu’nun hatırı için Fransa Turu’yla helalleşmem gerek. Ama internetten mahrum ve belleği zayıf biri olarak maddi hatalardan uzak bir yazının mümkünü yok. Olabilecek tüm yanlışlar ve “frödyen kaymalar” için peşinen özür…

  • Haliyle önce kazanandan başlamak gerek. Cadel Evans Dünya Şampiyonu olduktan sonra bir değişim geçirdi, artık biliyoruz. Özgüveni ve liderlik yeteneği bu başarıdan sonra arttı. Ancak Omega Pharma’dan BMC’ye geçişi de başarısının katlanarak artmasında büyük etken oldu. Belçika takımları Bahar Klasikleri’ne öylesine yoğunlaşıyorlar ki Büyük Turlar’a uygun bir taktik/kadro ortaya çıkarmıyorlar uzun yıllardır. Omega Pharma-Lotto’da uzun yıllar Cadel GK yarışçısı olarak tek başına kalmıştı, takım şimdi Jürgen vdB’u da yeterince desteklemiyor. Quick Step’e baktığımızda da, kadrosunda “bu adam ileride şu turu kazanır” diyeceğimiz kimse yok. Diğer yandan BMC Racing bir Klasikler takımı kurmuş gibi görünse de TdF2011 boyunca C.Evans’a hep ve tam bir destek verdiler. Kritik ilk hafta boyunca Evans hep pelotonun önünde, risklerden uzak kalmayı başardı ama yine de onu (kazandığı etap hariç) pek gördük diyemeyiz. Yani liderlerini korudular ve yorulmamasını sağladılar. Taktiksel olarak son derece iyi bir yarış çıkaran Cadel Evans’ın en büyük şansı Contador’un alışıldık performansını gösterememesiydi. Wiggins, Radio Shack tayfası, Vino ve bilumum favori yarış dışı kalınca, BMC’nin tecrübeli lideri TT özürlü Schleck kardeşleri rahatlıkla alt etmeyi başardı.




  • Ben uzun yıllardır arka arkaya 2 Büyük Tur kazanmanın zor olduğunu iddia ediyordum. Pelotonun ortalama seviyesinin artışı, azalan doping uygulamalarının sporcuları tekrar “insani” performanslara döndürmesi bu tezimi dayandırdığım başlıca unsurlardı. 11-12 haftalık bir dönemde toplam 7,000km’lik bir parkuru kontrol altında tutup, iki yarışı birden kazanmak son derece zor artık. Bunun aksini kanıtlayabilecek tek kişi Alberto Contador’du aslında. İtalya Turu’nda mükemmel bir hakimiyet kurdu ama belki de tarihin en ağır bu Giro’sundaki yorgunluğu atması mümkün olmadı. TdF’da düşüp dizini sakatlaması bence ayrıntı olarak kaldı. Sırtında Giro’nun yüküyle Galibier’i çıkamadı Silahşör. Yine de Col du Telegraphe yokuşunda ve son TT etabında gerçek bir şampiyon gibi “kılıcıyla ölmeyi seçtiği” için kendisine bir sporsever olarak minnettarım.




  • Schleckler konusundaki fikrim ince bir gül değil, oldukça karışmış bir sarmaşık maalesef. Rahat ve varlıklı bir ortamda büyümüş olmaları mı bilmiyorum ama özelikle Andy’de eksik bir şeyler var. Tüm şampiyonlarda olmazsa olmaz olan o “killer instinct” sanki kendisinde yok veya tam değil. Halinden hep memnun gözüküyor ama Büyük Turlar’da sürekli ikinci olan biri halinden bu derece memnun olmamalı sanki. Biteviye “bu sıpanın zamana karşı disiplini çalışması lazım!!” demeyeceğim, usandım çünkü. Sadece şunu anımsatmak istiyorum: Performans sanatlarında ve sporda (buna motorsporları da dahil) “en iyi” olabilmek için 100 birim performans gerektiğini varsayalım. Konusunda çok yetenekli bir insan/organizasyon (piyanist, atlet, bisikletçi, futbolcu, F1 takımı), belli bir sistem içinde çalışarak, hemen hemen doğrusal bir

Performans = f(Emek) = k . Emek

denklemine göre performansını yükseltir. Ama bu formülle ulaşılabilen seviyenin bir üst sınırı var. Genelde bu sınır 95’dir. Şampiyon olmak için gereken son 5 birimlik sıçramayı yapabilmek çok daha zor. Bu son 5 birimi elde etmek için çok daha fazla çalışmak gerekiyor. Matematikçi değilim ama belki şöyle bir şey olabilir:

Performans = f(Emek) = k.l.m . Emek/n

Yani emeği ikiye, üçe, dörde katlamak gerekirken bir yandan da denkleme farklı parametreler ekleniyor (medya/toplum baskısı, takım/organizasyon düzeni, özel diyet, tıbbi destek, özel ekipman, vs.). Bunu da başarmadan “en iyi” olmak imkansız. Andy ve abisi bugün bile balık tutmaktan bahsediyorlar. Halbuki geçen TdF performanslarını analiz edip, eksikleri gidermek için neler yapabileceklerini konuşuyor olmaları gerek. Başta Malcolm Gladwell olmak üzere bu konuda yazan kişilerin makalelerini birileri onlara gösterir umarım. Andy Schleck bize Col d’Izoard yokuşunda başlayan 62 km’lik müthiş bir resital sundu. Gecenin bir yarısı TV‘de seyrederken nefesim kesildi gerçekten. Ama yetmedi işte! Elinden gelenin hepsi buysa diyecek bir şeyim yok. Ama onun daha iyisini başarabileceğine inanıyorum ve bunu görmek istiyorum.






  • Thomas Voeckler için “yıllanmış şarap” klişesine sığındığım için mazur görün. Ama cuk oturuyor. 2004’de tüm Fransa’yı kendine hayran ederken iyi bir sepajdan gelen yeni şişelenmiş genç bir şarap gibi bukesi biraz dağınık ve biraz asidikti. Zaman ona denge ve tecrübe sağladı. Meşe fıçılarda dinlenmiş, içinde saklı tatları ortaya çıkmış 2011 Chateau-Saint-Thomas de Voeckler ağırbaşlı, tadını nasıl sunacağını bilen harika bir kırmızıya dönüştü. Cesareti yanında artık vücudunu ve kuvvetini çok iyi tanıması sayesinde iki hafta Sarı Mayo’yu şerefle taşıdı. Elbette Europcar’ın ve Pierre Rolland’ın desteğini de anımsamak gerek. Voeckler belki Sarı Mayo’yu tesadüfen giydi ama gerçekten hakkını verdi. Tek hatası Contador’u tek başına kovalamaya çalışmasıydı. Son derece gereksiz, işe yaramayacağı baştan belli bu hamle ona Paris’te çıkacağı podyum şansını kaybettirdi. Ama savaşarak kaybeden vatandaşlarına bayılan Fransızlar için yeniden ve daha büyük bir kahraman haline geldi.



  • Thor Hushovd’un harika bir yarış çıkarması da aklımda kalan bir başka olumlu şey oldu. Thor Dünya Şampiyonu formasına uzun yıllar sonra etap kazandırdı ve bir haftaya yakın süre de Sarı Mayo’yu giydi. En büyük amacı olan P-R’yi hala kazanmış değil ama bu yarıştaki performansı Gökkuşağı Mayo’nun saygınlığını iyice yükseltti.

  • Keza Philippe Gilbert de yarışa çok farklı bir renk kattı bu sene. Bisiklet yarışlarının bir başka tuhaflığı da şu: Bir yarışın/etabın favori gösterilen sporcusu çoğunlukla o etabı kazanamaz (sprint etapları hariç). Okyucu doğal olarak “E o zaman neden favori gösterilir ki?” diye sorabilir. Bir sporcunun form seviyesi, yarış parkurunun onun kuvvetli yönlerine uygunluğu, o yarışı kazanma isteği gibi faktörler bir/birkaç favorinin yarış öncesi ortaya çıkmasına neden olur. Ama ne kadar güçlü favori olursanız olun, 200 kişinin katıldığı bir yarışı kazanma olasılığı zaten düşüktür. Yol yarışları sürpriz kaçışlara, sürpriz ataklara dayanır. Favoriler diğer takımlar tarafından sürekli marke edilirler ve yarışı/etabı kazanmaları çok zorlaşır (bunun istisna yarışı P-R’dir, genelde en güçlü sporcu kazanır ama 2011’de Cancellara’ya nasıl kaybettirildiğini gördük). Bu tuhaf kuralı yıkan günümüzdeki adam Philippe Gilbert’dir. Hangi yarışta favori gösterilirse kazanıyor. Kimse onu önleyemiyor. Gilbert’in son San Sebastian zaferinden sonra David Millar’ın tweetini mealen hatırlatayım: “Nerede ve ne zaman atak yapacağını söylemişti. Tam dediği yerde de kaçtı. Ona rağmen arkasından gidemedim” TdF’da ben dahil yedi düvel onun ilk etabı kazanacağını yazmıştık. Kimse onu engelleyemedi ve etabı aldı. Ayrıca yarış boyunca tüm mayoları giydi ve Yeşil Klasman mücadelesinin de sonuna kadar içinde oldu. Gilbert bu yıl bize Türkçe’de tam karşılığı olmayan “panache” kelimesini öğretti: “Güçlü, gözüpek ve kendinden emin olma halinin gösterişli ifadesi”. Onu seyrettiğimiz için çok şanslıyız.



  • Herşeye karşın, post- Lance dönemde Fransa Turları’nın çok daha heyecanlı geçtiğini kabul etmemiz gerek. Yarışı tamamen domine eden bir takımın olmayışı, her etapta pelotonu kontrol ederek sürprizlere izin vermeyen bir US Postal/Discovery’nin yokluğu yarışı daha açık hale getiriyor. Contador hariç diğer tüm favorilerin zaaflarının oluşu, fiziksel kapasitelerinin birbirine çok yakın olması, gün gün bizi TV’nin önüne yapıştıran etkenleri oldu.

  • Şimdi geriye bakarak söyleyebileceğimiz bir başka yargı da bu seneki etap parkurlarının akılıca hazırlandığıdır. Normalde esneyerek geçirdiğimiz ilk hafta neredeyse yarışın en heyecanlı bölümüydü. Düz etapların bile çoğunlukla yokuşla bitmesi yarışı canlandırdı. İlk hafta Cavendish’i değil, Gilbert, Hushovd ve Evans’ı konuşmuş olmamız bunu bize doğruluyor. Beklenmedik şeyler oldu ve sporda beklenmedik şeyler ta Roma’daki Coliseum’dan beri seyir zevkini artıra gelmişlerdir.

  • Kazalar her zamankinden çok değildi bence. Özellikle ilk hafta daha sakin geçti denebilir. Sprint finişlerin az olması değişik takımların trenlerini yarışın son bölümlerinde daha az karşı karşıya getirdi. Yer kapma savaşları daha yumuşak geçti. Ama az sayıda kazanın sonuçları daha acılı oldu. Wiggins, vdBroeck, Klöden, Brajkovic, Horner, Vinokurov gibi yarışa ümitli gelenler asfaltın tadını almak bir yana yarış dışı kaldılar. Bu durum belki de çok daha ilginç ve çekişmeli geçecek Sarı Mayo mücadelesinin 3-4 kişi arasında kalmasına yol açtı.



  • Bu noktada Johnny Hoogerland’i anmamak haksızlık olur. France 2 TV’sinin arabalarından birinin anlamsızca hamlesi sonucu 50 km/h hızla dikenli tellere uçan Hoogerland, sonrasında gösterdiği azim ve dayanıklılıkla hepimizin hayranlığını ve saygısını kazandı. Vücuduna atılmış 33 dikişe karşın Paris’e kadar yarışı sürdüren Hollandalı, ne olursa olsun yarışı bitirme gereğini, tüm profesyonel bisikletçilerin, o incecik vücutlarına karşın belki de yeryüzündeki en “Sert Herifler” olduklarını anlamamızı sağladı. Yarış seyrederken, düşen sporcuların yaralarına bile bakmadan bisikletlerine saldırıp hemen yola koyulmaya çalışmalarını gördüğünüzde, her faulde iki dakika yerde kıvranan milyonluk eşekleri bir hatırlayın.

Yeni bir yarış, yeni bir heyecan demek. La Vuelta elbette Tour de France kadar iddialı ve gergin geçmeyecek. Etaplar biraz daha kısa, kalabalıklar biraz daha seyrek, sporcular biraz daha rahat olacak. Ama Benidorm’dan Madrit’e varana kadar yol bisikletinin keyfini sürecek her şeyi orada da bulacağız. Hem 30 küsur sene sonra yarış ilk defa bask topraklarından da geçecek. Bekle beni Bilbao, yettim!!