6 Nisan 2013 Cumartesi

Arenberg Ormanı

(2012 P-R yazım biraz daha teknik ve tarihiydi. İsteyen buradan ulaşabilir )


Babamın evinde tereyağına para verilmezdi. Anadolulu hasta için, doktora para vermek yetmez, illa ki gönlünden bir şey koparıp verecek. Tereyağını kömür madencileri getirirdi. Zonguldak nere, İstanbul nere değil mi? Yok mu orada hastane? Neden yok, neden iyisi yok? Bunları sormayı akıl etmedim, küçüktüm. Derman peşinde İstanbul’un yolunu tutarlar, yanlarında tereyağı, elma, ayva, mercimek, köyünde kasabasında ne yetişirse bir tutam getirirlerdi. Amfizem, solunum yetmezliği, akciğer kanseri arasında bunu da düşünürlerdi. Babam, alt kattaki muayenehanesinde hastalarla ilgilenirken, biz yukarıda sessiz oyunlar oynardık, gürültü gitmesin diye. Üzüm üzüme baka baka kararırmış, babam akciğer kanserinden gidene kadar bizim aileyi madenciler geçindirdi. 

İlkokulda öğretilen Uzun Mehmet’in hikayesi, delikanlı kömürü bulunca biterdi. Ne kadar zor bir iş olduğu, madenciyi her türlü ciğer hastalığıyla yavaş yavaş veya grizu patlamasıyla çabucak öldürdüğünü “Örtmenim” anlatmazdı. Saatlerce yer altında kazma sallayan, dinamit yerleştiren, dekoville cevheri yukarı gönderenlerin, geceyi gündüzü bilmeden, üstünde binlerce ton toprakla çalışanların hikayesini sonradan öğrendik. Öğrendik de ne yaptık? “Allah’ın takdirine” bıraktık.  

  Wallers-Arenberg kömür madenleri

Fransa’da da manzara çok farklı değildi sanırım. Yıllarca ülkenin kömürü kuzeyde çıkarılmış. İşçi ihtiyacından dolayı Avrupa’nın her yerinden bir sürü fakir, kelimenin tam anlamıyla “ekmeğini taştan çıkarmaya” gelmiş. Wallers bu kasabalardan biri. Belçika sınırına yakın, Lille’e 40 kilometre uzakta, maden şirketinin kurduğu bir belde. Okullar, revir, kilise, balo binası. Elbette mezarlık da unutulmamış. Her şey kömür için! Bu yazının konusu Arenberg Ormanı bile adını maden şirketinin başkanından almış. Wallers-Arenberg madeninden 1903-1989 arasında 32 milyon ton kömür cevheri çıkarılmış. Kaç cevherin yok olduğu yazmıyor. 


Aslında yazının konusu Arenberg Ormanı da değil,  içinden geçen arnavut kaldırımı bir yol. Bisiklet tarihinin en meşhur parke yolu “Tranchée/Trouée d’Arenberg” olarak anılıyor. “Siper” diye çevirmek mümkün ama belediyelerin kanalizasyon/elektrik/su için açtıkları çukurları anlamak gerek. Ormanın arasına açılmış uzun bir kanalizasyon çukuru.  Şosenin tam adını isterseniz “Dreve des Boules d’Hérin”. İki bin dört yüz metre uzunluğunda. Yıllarca traktör ve her tip vasıta yüzünden yolun kenarları çökmüş, ortası yüksek kalmış. Bombeli bir kesiti var. Parke taşlar büyük ve düzensiz durduklarından yarışçıyı düşmeye ve lastik patlatmaya çağırır. Orman havası nemli olduğundan, taşlar kaygandır. Ve eğer yağmur da varsa Paris-Roubaix yarışçılar için bir işkence, bizim içinse şölene dönüşür. 


Arenberg Ormanı Paris-Roubaix’ye 1968’de eklendi. Fakat partiye sonradan katılan bir film yıldızı gibi gösteriş dolu. Yarışın en dramatik yeri. Parkurun ortasında, finişe daha 97 km kala yer almasına karşın Roubaix velodromundan bile şöhretli, efsanevi bir yer. 

Eski madenci Jean Stablinski’nin hikayesini tekrarlamaya gerek yok, çok anlatıldı. Stablinski, Dreve’i ilk gösterdiğinde Albert Bouvet “Parke yol dedin burası çukur dolu!!” diye terslemiş. Zaten Stablinski de önce bu yolu göstermek istememiş pek. Ama Jean Goddet, Bouvet’nin getirdiği resimlere bayılmış ve Arenberg parkura dahil olmuş. 

Jean Stablinski

Güneşli bir günde, bu parke yolu tek başına geçmek pek de zor değil aslında. Asıl sorun yarış. Tarihin bize gösterdiğine göre Dreve des Boules d’Hérin’i ilk 20-25 sporcu içinde geçmeyenin yarışı kazanması mümkün değil. Hoş birinci geçenin de kazanma garantisi yok. Arenberg bir şey vaat etmiyor.  P-R’nin katılanlara sorduğu ilk sınav sorusu. Ama en zoru. “Kim 500 Milyar İster?” programında ilk sorunun, tüm yarışmanın en kazığı olmasına benzetiyorum. Sunucu “Önce bunu bil de, diğer soruları sormaya değer misin anlayalım” diyor gibi yarışmacıya. 


Peloton için Arenberg, Arenberg’den çok önce başlar. O meşhur hemzemin geçide varmadan önce tempo yükselir. Tüm domestikler liderlerini öne getirmek için mücadeleye başlarlar. Yarış içinde yarış. Hafif yokuş aşağı olan son 600-700 metre grubun hızını saatte 60km’ye kadar çıkarır. Bu süratte bir örnek mayolu, 3-4 kişilik gruplar, amorf bir yapı içindeki kristallerin hareketi gibi, sağ, sol ve ortadan ataklarla öne gelmeye ve orada kalmaya çalışırlar. Tren yoluna önde girmek için tecrübeli ve güçlü domestikler, harika bir zamanlama ve bolca şans vazgeçilmezdir. 

Tren yolu geçildiğinde peloton ister istemez tek sıra haline gelir. Herkes yolun ortasından gitmek ister ama orada yan yana iki kişiye yer yoktur. Parke yola ilk giren sporcuyla hemen arkasındaki dua etmeye başlarlar. Öndeki düşmemek ve lastik patlatmamak için yalvarır Ghisallo Bakiresi’ne.  Arkadaki yarışçı da aynı duayı kendisi ve önündeki için okur. Çünkü öndeki düşerse o da peşinden yuvarlanacaktır. Geriye doğru gittikçe okunan dualar aritmetik olarak çoğalır. Bu mantıkla Arenberg’e ilk giren kişi 200 meslektaşının duasını almaktadır. Lastik ve mekanik tanrısı işe karışmazsa lider giren lider çıkar Arenberg’den. 


Arenberg’i geçmenin iki yolu var: Ya bombeli şosenin tam ortasından, taşların üstünde seke seke gitmek ya da yol kenarındaki daracık toprak bölümü kullanmak. A.S.O.’nun yol kenarına koyduğu bariyerler ve arkadaki çıldırmış seyirci grubu bu seçeneği oldukça riskli hale getirmekte. Üstelik kaçınılmaz lastik patlamaları sonucu durmak zorunda kalanlar kenara çekildiği için yol tutmak iyice zorlaşır. 

Gelelim şosenin ortasına. Ana kural, ne kadar hızlı, o kadar rahat. Koca koca parke taşların üstünde zıplaya zıplaya, ortalama bir kadans tutturup, gidona hafifçe hükmederek, gözler ileride, duayı unutmadan… 

Şanssız olan takım arabasını bekler


Arenberg’de mekanik sorunla karşılaşan için yarış bitmiş demektir. Takım lideri şanslıysa yardımcılarından birinin tekerini veya bisikletini alıp devam edebilir ama diğerleri takım arabasını beklemek zorundadır. İlk kaos geçtikten sonra, yarışın ön tarafındaki sporcular genelde tempolarını artırmaya başlarlar. Domestikler zaten parke yol öncesi helak olduklarından yavaşlamaya başlar ve peloton parçalara bölünür. Yolun sonuna doğru şose genişlemiş gibi gelir insana. Bu bir göz yanılmasıdır. Bariyerler açılsa da ASO traktörlerle o bölümdeki toprağı kaldırıp bisiklet sürülmez hale getirdiğinden, gerçekte yol pek genişlemiyor.  Ama önde az yarışçı kaldığından seyredene ortalık sakinleşmiş gibi gelir. Ön grup nadiren yakalanır. Kendi aralarındaki hesabı daha sonra göreceklerdir. 

Şanslı olan soigneurüne yakın yerde lastik patlatır

P-R’de Arenberg’i geçen dayak yemişe döner. Halbuki daha doksan küsur kilometre ve geçilecek 17 pavé vardır. Yarış yeni başlamıştır. Eddy Merckx’in dediği gibi Arenberg’de sadece kaybeden belli olur. Onlar bile, o eski püskü duşların altına girip gururla pisliğini akıtabilmek için daha 2 saat pedal çevirmek, parke taşların üstünde hoplamak, toz ve çamur yemek, delirmiş binlerce seyircinin çığlıklarına katlanmak zorundadırlar.  Öyle hain bir yarıştır ki Paris-Roubaix, belli bir süreden sonra finişe gelenler podyum seremonisi bozulmasın diye velodromun dışında durdurulurlar. Takım liderini kelle koltuk Arenberg’e sokmuş olsan bile, geç gelmişsen eğer, o eski velodromda şeref turunu atamazsın, süklüm püklüm, duşlara yollanırsın. 

Yarın kir pas içinde duşlara giden sporculara iyi bakın. Madencilere ne kadar benziyorlar!




1 yorum:

  1. Yazılarınız çok lezzetli, teşekkürler.
    Sitenin hit sayısı kaç, bilmiyorum ama umarım hep güncel kalır.

    YanıtlaSil