2012 etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
2012 etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

11 Ağustos 2014 Pazartesi

Sarhoş Atlar Zamanı - Fransa Turu Parantezinde


Artık adet olduğu üzere, Akif Burak Atlar ile Açık Radyo'da Fransa Turu 2016'yı konuştuk. 94.9 Açık Radyo'da Pazar gecesi yayınlanan Fransa Bisiklet turu parantezindeki Sarhoş Atlar Zamanı #220'i aşağıdaki linke tıklayarak dinleyebilirsiniz. 

S.A.Z. #256 (Fransa Turu 2016 parantezinde)





24 Temmuz 2016

S.A.Z. # 256 özçekimi



---0---


Akif Burak Atlar ile dün gece (10 Ağustos 2014) 2014 Fransa Turu ile ilgili bir müzikli söyleşi daha yaptık. Üçüncü senedir tekrarladığımız ve elbette 94.9 Açık Radyo'da yayınlanan programın kaydını aşağıda dinleyebilirsiniz:

S.A.Z. #168 (Fransa Turu 2014 parantezinde)


Mutad "program sonu" resmi
---0---

2012 ve 2013'ün kayıtlarını ise aşağıda bulabilirsiniz.



Akif Burak Atlar, genç bir şehir planlamacısı, besteci, gitarist, radyo programcısı ve bisiklet yarışları tutkunu. İki yılı aşkın bir süredir, Açık Radyo 94.9'da pazar akşamları 21:00'de "Sarhoş Atlar Zamanı (S.A.Z.)" adlı bir müzik programını hazırlıyor ve canlı olarak sunuyor. "Konu Parantezinde Rock" vurgusu uyarınca, her program belli bir tema etrafında kurgulanıyor, şarkılar da ona göre seçiliyor.  

Akif, 2012 Fransa Bisiklet Turu sürerken benimle temasa geçti ve yarışın bittiği akşamki programına konuk olmak isteyip istemeyeceğimi sordu. Elbette hemen kabul ettim, çünkü bazen duvarlarla bile bisiklet yarışı konuşuyorum. Kendi iradesiyle bunu talep eden bir kurban bulmuşum, hiç kaçırır mıyım?

Akif Burak Atlar ile TdF 2012'nin bittiği akşam (22 Temmuz 2012) buluştuk. Birbirimizle önceden hiçbir tanışıklığımız olmamasına karşın ikimizin de hoşuna giden bir program yaptık. Seçilen şarkılar Tour de France temalıydı. Bir saatlik programın kaydını aşağıda bulabilirsiniz:

S.A.Z. #65 (Fransa Turu 2012 parantezinde)



S.A.Z. #65 - Akif Burak Atlar ve SG


Akif, bu (geçen) sene de Fransa Turu'nun son haftası aradı. Tabii programa yine katıldım. Ama bu yıl (2013), Fransa Turu son etabı akşam koşuluyordu ve S.A.Z bizim Eurosport naklen yayınıyla çakıştığından, bir hafta sonra (28 Temmuz 2013) buluştuk, söyleştik. Önden birer bira parlattığımızdan mı, yoksa geçen bir sene içinde karşılıklı sempatimiz arttığından mı bilemem, ikinci program (yani S.A.Z #117) sanki daha samimi geçti. Onun da kaydı aşağıda (yaklaşık 1 saat):

S.A.Z. #117 (Fransa Turu 2013 parantezinde)

Yazılarımdan "Böğğ!" gelenleri biraz da sesimle baymak için, Akif'in izni, Açık Radyo'nın kavliyle kayıtları bizim bloga da koymuş oldum. 


Fransa Turu parantezinde S.A.Z. #117 




Akif Burak Atlar'a ve Açık Radyo'ya nezaketlerinden dolayı teşekkür ederim.

27 Mart 2012 Salı

Milano-Sanremo '12 - Yediğim İçtiğim Benim Olsun





Ergenlik yaşları, vücudun ve beynin, uğradığı değişimlerle başa çıkmaya çalıştığı zor bir dönemmiş. O zamanlar bilmiyordum. Şimdikilerin de bildiği şüpheli. Can sıkıntısı, öfke ve hüzünle dolu o 4-5 yıl ağır ağır geçerken, siz de benim kadar bunaldınız mı acaba? 12-20 yaş aralığında bir grup erkek çocuğu olarak, 1970’ler yatılı okul düzeninde verdiğimiz ayakta kalma (ve ayaklar altında ezilmeme) mücadelesi, hayatta kalma ve yönümü bulma çabası beni oldukça zorlamıştı. Babam yeni ölmüştü. Ailem kadınlarla dolu olduğundan bakacağım bir rol modelim yoktu. O zaman rol modeli kavramı da yoktu zaten ama, etrafta beni çekip çevirecek bir rehber de bulunmuyordu. Hepimiz el yordamıyla büyüyorduk, Sineklerin Tanrısı’nin yumuşatılmış hali gibiydik. Yaşıtlarınca kabul edilme arzusu, beğenilme ihtiyacı, ilk aşkın mazoşist sancıları, başka bir sıfat gerektirmeyen “ayrılık”, içimde genleşen yetersizlik ve boşluk duygusu, günlerimi pis yağmurlu İstanbul kışına çeviriyordu. Gri, bezgin ve umut kırıcı… O duygular hala bir yerlerde, kapalı kutularda duruyor.

P.Gilbert Cipressa'da düştü ve geri kaldı

Ama bugün, yarım asra yaklaşırken, o zorlu günleri, yaşadığım zamanki gibi kasvetli hatırlamıyorum. Tüm dertlerimize, okulun ve dönemin olanaksızlıklarına karşın, ölesiye gülmeden, eğlenmeden, deliler gibi spor yapmadan, hayatla dalga geçmeden geçirdiğimiz bir gün bile olmazdı. Arkadaşlarımın tatlı yoldaşlığında, bağımsız, neşeli, canlı, aktif bir yaşam süresini
–çoğunlukla- kimselere hesap vermeden geçirmiş olduğumu şimdi görüyorum. Neden o kadar daralmışım, neden bu kadar güzel hatırlıyorum?


Yaşaması bayağı sevimsiz olsa da, sonrasında mutlulukla hatırlanan ergenliğime dair duygularım, bisiklet yarışı seyretme konusunda da başımda. Açıklayayım: Evden kalkıp Avrupa’da bir yerde yarış izlemeye gitmek, öncelikle masraflı ve yorucu bir hadisedir. Yarış genellikle vardığınız şehirde değildir, bir o kadar süre de yarış mahalline ulaşmakla geçer. Hava genellikle ya soğuk, ya rüzgarlı, ya ikisi birden ya da çok sıcak olur. Yollar, yarış geçmeden 1-2 saat önce kapatıldığı için erkenden seyredilecek noktaya varmak gerekir. Güzel seyir yerleri genellikle dağ başında olduğundan (saatte 50 km/h ile geçen 150 kişiyi görmek yerine yokuşun tepesinde durup, 25 km/h ile bölük pörçük gruplar halinde geçen bisikletçileri seyretmek tercih edilir), öyle café, restoran, yiyecek içecek pek bulunmaz. Nevaleyi önceden sırt çantasına yüklemek ve yokuşun tepesine yürüyerek çıkarmak zorundadır insan.

Solda Peter Sagan-LIQ (bence Nibali'nin keleğine geldi)

Sonra, iki saat boyunca, elde fotoğraf makinesi,
mal gibi sağa sola bakınıp, arada anlamsız sohbetler ederek beklemek gerekir. Aküye bağlı 5 inçlik, siyah beyaz bir TV’nin yüzü suyu hürmetine adamın tekine usul usul yanaşılır. Usul usul yanaşan 10 başka kişiyle beraber, bir şey gözükmeyen ekrandan yarış seyretmeye çalışılır. Yabancı bir dilde ve çok hızlı konuşan spikerlerden yarış durumunu öğrenmeye çalışırken lisede/kursta size öğretilen şeyin yabancı dil olmadığı belirgin şekilde ortaya çıkar. Sıkıntı, boşluk duygusu, başka bir yerde olma özlemi… Bu noktada “Ya ben deli miyim? Ne diye karımı, çoluğumu çocuğumu bırakıp buralara geldim yahu?” sorgulaması başlar. Yoruldukça huysuzlanan tip seyirci, o dakikadan sonra asabi ve çekilmez biri olur.

Tam ortada Vincenzo Nibali-LIQ, en solda MSR 2012'nin galibi
Simon Gerrans-GreenEdge


Bu uyuz ruh hali helikopterin sesi duyulana kadar sürer. O homurdanan adamı bir heyecan sarar, gülümsemeye başlar. Sıkıntıdan artık börtü böceği çekmeye başladığı fotoğraf makinesinin ayarlarını, pilini defalarca kontrol eder. Arabalar, motorlar geçmeye başlar. Sonra bisikletçiler belirir. Çığlık çığlığa onların geçişini seyreder. Büyük ikilem “Fotoğraf mı çekeyim yoksa hafızama mı kazıyayım?”dır. Fotoğraf kazanır, anın ruhu kaybeder. 5 dakika içinde herkes geçip gider. Fırtına diner, adrenalin vücutta dağılır, yok olur.

Domestik tayfa yavaş yavaş geliyor, önde Brezilya mayosuyla Murillo Fischer-GAR

“FINE GARA CICLISTICA” yazılı minibüs de geçince, biraz önce heyecandan titreyen adam, öksüz kalmış kuzu gibi sağa sola bakınmaya başlar. 5 inçlik ekranın başında şimdi 50 kişi vardır. Onların arasında, klostrofobik endişelere gark olmuşken son kilometreleri seyretmeye çalışır, bi bok göremez, kazananı etraftan öğrenir. Kös kös arabaya yürürken “İyi halt ettim, bi daha gelirsem ne olayım!” diye söylenir, üç saatlik geri dönüş çilesi başlar. Beş dakikalık heyecan için üç gün harcamış olduğuna inanamaz. Yarışları evin konforunda, elde cin tonik, kocaman TV’den seyretmenin en güzel şey olduğunu nasıl unuttuğuna, neden bu tufaya sürekli düştüğüne şaşar. Evin önünden geçmeyecekse (mesela Türkiye Turu!) bir daha yarış seyretmeye gitmeyeceğini aile meclisine iletecektir.

Aradan bir hafta geçer. Yarışın o kötü tortusu yüzünden yazıya bile oturamaz. Blogun idare amiri nazikçe hatırlatır, sağdan soldan “Hadi usta!” derler. Suçluluk duyar ama içi boştur, yazmak mümkün değildir. Dönüşümü beklemektedir. Duygularının değişeceğini artık öğrenmiştir ama içerideki kimyasal tepkime başlamadan da yazamaz…

Ergenliği yaşarkenki o pis kış yağmuru, 30 yıl sonra nasıl pırıl pırıl bir bahara dönüşüyorsa, yarış deneyimlerim de kısa bir zaman içinde mutlulukla hatırladığım anılara dönüşüyor. Bir sabah, o yarış günü yediğin kıçı kırık sandviç “panino con mozzarella e pomodoro” olur, dandik macchiato’nun köpüğü 3 santim kalınlaşır. İçilen en güzel şarap, yarıştan önceki akşam harika bir lokantada yudumlanmıştır. Bisikletçilerin kahramanlığı belleğinde parlamaya başlar, yarış öncesi ve sonrası yaptığın laklak birer tutkulu söyleşi olmuştur. Sonraki yarışları düşünmeye, düşlemeye başlarsın. “Ev alma niyetimiz vardı ama şu Liege-Bastogne’u da görüp öyle mi para biriktirmeye başlasak?” dediğin anda çirkin tırtıl kozadan kelebek olarak çıkmıştır. Madem Ağaoğlu batana kadar ev almayacağız, yazalım bakalım…

Milano-Sanremo (MSR) yarışını ikinci kez seyrettim. Cuma sabah körü havaalanına varıp, her gavura sponsor THY ile Milano’ya uçtum. Kadim dostum Pier Giorgio Torti’yle (adını yazacağıma söz verdim, resmini de koyacağım) buluşup, 3 saatlik araba yolculuğu sonrası Sanremo’ya perperişan vardık. Ama önce Castano Primo’daki “Bergamo Maglificio Sportivo”nun outletine uğradık. Marcello Bergamo, 1970’lerde -ben ergenlikle uğraşırken- yarışmış profesyonel bir bisikletçi. Emekli olduktan sonra bisiklet giysileri üretmeye başlamış. Butik bir işletme. Kaliteli ama çok üst düzey olmayan, orta fiyatlı bibşort, tayt, mayo ve kışlık bisiklet giysileri üretiyor. Daha önce de alışveriş yapıp memnun kalmıştık. Pier ve ben, onaylamasa da yolculuğa izin veren sayın eşime şükranlarımızı sunmak için birer hediye aldık (Pier’inkini beğendi benimkini giyeceğini sanmıyorum). Kendime de kolsuz bir rüzgarlık ve kışlık bisiklet eldiveni alıp masrafı abartmadan kaçtık.

Signor Pier Giorgio Torti bisiklet yolunda

Pier’le hayat, iş, bisiklet, yarış dedikoduları ve 2 arkadaşın konuşacağı her tür konuda sohbet ederek rotayı Akdeniz’e kırdık (kendisine Pier denmesinden hoşlanır). 2 senedir otoyolu kullandık ama seneye arabayla yarış parkurunun bir kısmını gitmek için sözleştik. Otoyol meşhur Po Ovası’ndan devam ediyor, Cenova yakınlarında sağa sapıyor, kıyı boyunca Sanremo’ya, oradan Fransa sınırını aşıp Monaco ve Nice kentine kadar uzanıyor. Tiran Denizi’ne (bildiğin Akdeniz) kavuşan Liguria topoğrafyası, otoyolun %80 tünel ve viyadükle inşa edilmesini gerektirmiş. Sürekli tünellerden geçtik. Yol sakindi ama yaz mevsiminde İtalya’nın en kalabalık otoyollarından biri… Bagajda Pier’in Kuota Kharma’sı ve karısının Coppi MTB’si duruyordu (zaten araba da Monica’nın: Cennet karılarımızın ayakları altındadır). Karizma biraz çizilecek ama ne de olsa markası Coppi, bineceğim. Benim Roubaix’yi buralara taşımak zor geldi açıkçası. Cumartesi sabah Cipressa ve Poggio’yu çıkmayı planlamış durumdayız. MTB’nin, ağırlığına rağmen vites kombinasyonu yokuşta bana iyi gelecek. Yani kendimi bu şekilde avuttum, çünkü sülün gibi Kuota’nın yanında benimki çirkin ördek yavrusu gibiydi.

Coppi MTB Sanremo'da işimi gördü

Akşam 7:30 gibi otele yerleşip yemeğe çıktık. Zenginlerin “Hadi akşam yemeğine Fransa’ya gidip dönelim” durumu sınıra yakın yerlerdeki normal vatandaş için de geçerli bir lüks. 20 km ötedeki hududu geçer geçmez Menton kentine vardık. Fakat sazanın önde gideni olduğumuzdan, Akdeniz kıyısında bula bula bir Bröton restoranı bulduk. Elma birası yanında bröton usulü mantarlı krep yedik. Yemek sonrasında Sanremo barlarında sürtmeyi planlamış aslan parçaları olarak, esnemekten çenemiz ayrılmak üzere olunca fikir değiştirip otele döndük. Sabah 7:00’de kahvaltı için sözleştik, yastığı zor buldum.

Sabah kahvaltıdan sonra bisiklet kıyafetlerimizi giyip yola çıktık. İtalya’da bisiklete binmenin şöyle bir güzelliği var: Vücut ölçüsü ne olursa olsun, insanlar en güzel bisikletlerini altlarına çekip, en şık ve dar tayt ve mayolarını giyerek yola çıkıyorlar. Ne kimse diğerinin göbeğine bakıyor, ne yarışmaya kalkıyor ne de yavaş gidenleri aşağılıyor. Herkes keyfince ve meşrebince sporunu yapıyor. Ben tabii bir Türk'üm. Özgüveni eksik bir çocukluğun sonucu, bisiklete binerken vücut çizgilerimin göbeğime gelen bölümünü bol bir rüzgarlık içinde saklamayı görev telakki ederim. Ancak üstteki resminde de gördüğünüz gibi, Pier bundan hiç rahatsızlık duymuyor. Yolda gördüğüm benim iki katım göbeği olan adamlar da gayet mutlu mesut pedal basıyorlardı. Bu durumda ben de, cıvıl cıvıl beyaz, dar bir rüzgarlıkla “göbeemi“ Akdeniz kıyılarına salmakta bir beis görmedim.

Yarışın ilk grubu. Önde Popoviç, 4. sırada Tom Boonen, onun önünde saklanmış
Fabian Cancellara


Otelimiz dik ama kısa bir yokuşun tepesinde olduğundan uçarak deniz kıyısına indikten sonra “pista ciclabile”ye kendimizi vurduk. İtalya demiryolları şirketi ve Liguria yönetimi birkaç yıl önce kıyıdan giden demiryolunu içeri çekmeye karar vermişler. Ortaya çıkan arazi şeridi de bisiklet ve yaya yolu olarak düzenlenince Sanremo’nun batı ucundan doğuda San Lorenzo’ya kadar 25 km’lik harika bir parkur meydana gelmiş. Kıyıdan gittiği için yokuş yok ama sabah karşıdan sıkı esen Akdeniz rüzgarı ve benim ağır Coppi Pier’in tekerine tutunmamı zorlaştırıyordu. Yaklaşık 1.5 saat gidip geldikten sonra planımız değişti. Hem Cipressa hem de Poggio’nun bizi geciktireceğine hükmettik ve sadece Poggio’ya (Poggio’yu?) çıkmaya karar verdik.

Eski demiryolu tüneli form değiştirmiş

Anayoldan Poggio sapağına yaklaşırken, büyük şampiyonlarla aynı yolda, aynı yere doğru gitmekte olduğumu fark edince bir mucize hissiyle sarsıldım. Benden 4 kat güçlü ve 2 kat hızlı olsalar da, Coppi, Bartali, Merckx, Fignon, Petacchi ve Cancellara gibi yarı tanrıların yoluyla benimki üç boyutta birden kesişiyordu. Büyük bir mutluluk içimi doldurdu. Kutsal yerlere ayak basan müminlerin neler hissettiğini anladım. Poggio sapağından 200 metre önceki o anlamsız asfalt parçası benim kutsal toprağım oldu.

Uzaktaki tepe Poggio di Sanremo

Poggio, İtalyanca -artık hangi diyalektinde bilmiyorum- tepe demek. Çıktığımız yerin adı da zaten Poggio di Sanremo. Buranın yarıştaki önemini bilmeyen ya da La Primavera’dan habersiz olanlar için sapak ve ardından gelen yokuş gayet önemsiz, hatta süfli bir coğrafya parçası. Öyle ki, MSR’nun parçası olmasa, bisiklete binenler için bile alelade bir yokuş. 4 km uzunluğunda, ortalama %3.7 eğimli, profesyoneller için yokuş bile denmeyecek bir sivilce. Ama işte, 280 km pedalladıktan sonra, Poggio’yu 30 km/h ile çıkarken bir de atak yapmaya kalkınca efsane yokuş ortaya çıkmış oluyor. Bizim/benim böyle bir amacım(ız) yoktu. Şerefimle yokuşu çıkmak ve tabelanın altında resim çektirmek istiyordum sadece. Hain Pier benden çok daha formda olduğundan yokuşun 500. metresinden sonra eğim sertleşince uzayıp gitti. Ben ise, manzaraya bakarak, nefesime dikkat ederek, her zamanki gibi soğuk ve yağışlı geçen kışa, sigaraya, antrenman yapmamaya ve genlerime küfrederek çıkmaya devam ettim. Korktuğumdan kolay, umduğumdan zor bir yokuştu.

Durup resimlerimizi çektikten sonra sularımızı içtik. Tırmanırken kırılan gururumu tamir için inişe hırsla saldırdım. Virajların apeksini yalayarak, duvarlara teğet geçerek, viraj çıkışlarında hızlanıp frenajı tam kıvamında tutarak ok gibi Sanremo’ya indim… Pier, Vincenzo ve Fabian görünürde yoktular!!! Elbette böyle olmadı ama ben tam da böyle hissettim. Algı her şeydir ve bugün bile çok hızlı indiğimi düşünüyorum, bu da beni mutlu etmeye yetiyor (cidden Pier’e fark attım ama).

Bisiklete binmek, yeryüzü şekillerinin değerini bilmemizi sağlıyor. Bir yokuşun, inişin eğimini, yalancı düzlüğün ne mene bir şey olduğunu arabada anlamak mümkün değil. Bacaklarda artan ağrı veya fren sıkan ellerin sızlaması, rüzgarın kulaktaki uğultusu bunu fark etmemizi sağlıyor. Bir iyi yönü daha var yokuş çıkıp inmenin. Tırmanırken, bir süre sonra inişin başlayacağını bildiğinden, insan umutsuzluğa düşmüyor. İniş ise, yokuşun acısı hala taze olduğundan üstünlük hissini bastırıyor. Yokuş umut, iniş alçakgönüllülük veriyor bisikletliye…

Rüzgarın oğlu(!) iniş öncesinde...

Yokuşun umut vermediği tek yer parkurun zirvede bitişi olmalı… Otel yokuşuna sardığımızda motivasyonum ve kanımdaki şeker seviyesi sıfırdı. Eğim %20 olunca küfrü basıp ayağımı yere koydum. 20 metre kadar yürüdükten sonra gururum devreye girdi, pedallara tekrar asıldım ve azalan eğimin de yardımıyla otele olan son 400 metreyi çıktım. Duş ve toplanma sonrası asıl işimize, yarış seyirciliğine geri döndük.


MSR’ya 2011’de de gitmiştim. Hava daha kötüydü ve yarışı Poggio’da seyretmiştik. Yukarıdaki videonun 4:47’sinde görüntüye soldan giren, güzide bir kulübümüzün formasını giymiş, hoplayıp zıplayan meczup benim (arkamdaki de Pier). İlk MSR’m olduğundan heyecanım mazur görülebilir. Sonuçta Nibali’ye bağırıyorum. Hava soğuk ve kapalıydı, biz tecrübesizdik, aç ve açıkta kaldık. Poggio’ya yürüyerek çıkıp indik ve bundan hiç hoşnut kalmadık. Sefil, perişan olduk. Yazının üçüncü paragrafındaki duygular daha çok o yarıştan. Bu defa, Pier’e en ikna edici sesimle, Poggio’yu zaten gördüğümüzü, yer ayırtmadığımız için geçen seferki restoranda yine ayakta kalacağımızı, avuç içi kadar bir TV’den yarış seyretmeyi gerçekten isteyip istemediğini sordum. Cipressa’nın da şık bir yokuş olduğunu, hem o daracık geçitin yarışı seyretmek için en güzel noktalardan biri olduğunu söyledim. O da Poggio’yu çıkıp inmenin anlamsızlığını düşünerek kabul etti. Üstelik zamanında rahmetli anne babasıyla yemeğe gittiği güzel bir restoran olduğunu da hatırladı ve şerefle şanla San Lorenzo’ya doğru arabayla yola koyulduk.

La Cipressa
(köyün ismi Cipro/Kıbrıs'tan göçenlerden geliyormuş)

Cipressa diye bildiğimiz yokuş, San Lorenzo’dan Costarainera’ya çıkan yokuşun ucunda küçük bir kasabada bitiyor. 5.6 km, ortalama %4.1 eğim. Büyük Turlar’da belki Kat. 3 olabilir. Arabayla 7 dakika falan sürüyor. Deniz manzaralı, şirin bir köyümüz. Park yeri bulup köy meydanına inince, Cipressa'nın girişindeki dar geçidi görüp heyecanlandım. Şöyle bir “Nerede seyrederiz?” keşfi yaptıktan sonra restorana oturup nefis bir yemek ve bir şişe şarap içtik. Akdeniz’in kıyısında olmamıza karşın mönü hiç denizci değil. İlla ki makarna, domuz, tavşan, av eti, sebze, vs. Bu beni çok şaşırttı. İtalya’nın hangi kıyısına giderseniz gidin, ilk sunulan deniz mahsülleridir. Ama Imperia bölgesi, biz Türkler gibi sırtını biraz denize dönmüş. Zaten son nüfus sayımına göre 22 Türk yaşıyor 1100 kişilik kasabada. Nasıl oluyorsa…

Yemekten sonra TV’nin başına çöktük. Yanımızda 3-5 kişi de var. Bir tanesi MSR’ya 4 kere katılmış bir eski tüfek… “Biz gebermek üzereyken Merckx yanımızdan ıslık çala çala geçmişti” diye anlattı kıskançlıkla. Ben de onu kıskandım ama söylemedim. Yarışı izlerken, Cavendish bir anda Le Manie yokuşunda geride kaldı ve tüm denklem değişiti. En büyük favori olarak onu görüyorduk ama otuz saniyenin içinde yarış çok açık hale geldi. İtalyanlar şoven bir şekilde hangi vatandaşları kazanır hesabı yapmaya başladılar. Nibali isimleri duyuyorum ama Cancellara ve Gilbert’in de adı geçiyor (bu kısımdaki konuşmalar İtalyanca değil, bölgenin diyalektinde olduğundan, yarım yamalak ilerlettiğim İtalyancam işe yaramaz oldu ve Pier’e 10 saniyede bir “Ne dedi, ne dedi?” diye sormak zorunda kaldım). Ben de ağzımı açıp iki üç kelime edince Pier, gururlu bir baba gibi, sevgili arkadaşının Eurosport’ta yorumcu olduğunu ahaliye söyledi Bu beni fena halde gerdi, çünkü yanımda yarışı seyreden teyze de en az benim kadar ilgili ve bilgili yorumlar yapmaktaydı yarış hakkında (RAI'deyse Davide Cassani ve Paolo Savoldelli yorumluyorlar yarışı, gerilmekte haklıyım).

Yarış seyrediyoruz. Pier'in arkasındaki teyze Türkçe bilse beni Avrosport'tan kovarlar.
Öndeki abimiz de zamanında Merckx'in tozunu yutmuş...



Yarış kafilesi San Lorenzo’dan La Cipressa yokuşuna girince biz de dışarı çıktık. Şarabın
’ünü ben içtiğimden hafif sallanarak yer beğenmeye başladım ama yüksekçe ve güneşi arkadan aldığım bir yerde kalmaya karar verdim. Biraz sonra motorlar, arabalar, kafile geçmeye başladı. Heyecan, fotoğraf makinesi kontrolü, bir saniye hareketsiz kalıp “anı hissetmek” ve… “INIZIO GARA CICLISTICA!!!”


19 Ekim 2011 Çarşamba

Fransa Turu 2012 - Parkur ve Spekülasyon




Fransa Turu da 2012 parkurunu açıkladı. Dün Paris'te yapılan tanıtım sonrası yorumlar, A.S.O.'nun TdF 2011 ve Giro 2011'in ortaya çıkardıklarını iyi yorumladığı yönünde. Yeni parkur sayesine Büyük Tur yokuş finişlerini oldukça azaltmış, saate karşı mesafelerini uzatmış ve sprinterlere çok daha fırsat sağlayan bir yarışa dönüşmüş. Diğer yandan Jura ve Vosges bölgelerine oldukça hareketli etaplar koyarak alıştığımız Alp-Pireneler ikilisinin etkisini biraz geriye çekerek yemeğe farklı tatlar eklemiş gibi gözüküyor.



Geçen seneki Tour'un, yokuş etabı olmamasına karşın ilk haftada yarattığı heyecan ve yarış kalitesini gayet iyi gözlemleyen Prudhomme ve ekibi, 2012'ye de aynı şekilde başlayacak gibi. Liege'deki prologdan sonra, yarış daha ilk etapta hareketlenecek. Philippe Gilbert şimdiden bu etabı gözüne kestirdiğini açıkladı bile. Ardından bir sprint etabı koşulduktan sonra geçen seneki Mur de Bretagne etabına benzer, sprinterlerden çok puncheur ve baroudeurler'e göz kırpan Boulogne-Sur-Mer etabı gelecek.

Abbeville-Rouen etabı uzun süre okyanus kıyısında geçecek güzergahıyla rüzgarlara açık olacak. Çapraz rüzgar pelotonu en strese sokan şeylerden biri. Kopar mı kopmaz mı göreceğiz.

Saint-Quentin'deki 5. Etap ve ertesi gün meşhur şampanyaların üretildiği Champagne bölgesinden geçerek Metz'de bitecek 6. Etap'ta büyük olasılıkla sprinterlerin savaşını izleyeceğiz.

7. Etap, Fransa Turu'nun ilk yokuş finişine sahne olacak. Vosges Bölgesi çok yüksek dağlarla çevrili olmasa da La Planche des Belles Filles (Güzel Kızlar Düzlüğü)'e çıkan yokuş 6 km ve ortalama %8.5 eğime sahip. Yokuşta "güzel kızlar"dan çok uflaya puflaya tırmanan kavruk adamlar göreceğiz.



Bir sonraki etap, yarısından itibaren İsviçre topraklarında koşulacak. Caner Bey'in deyimiyle testere profilli bir parkur. Uçları biraz körelmiş de olsa 5 kategorize tırmanış Jura dağlarını takdir etmemizi sağlayacak.




9 Temmuz Pazartesi günü 38 km'lik ilk ITT var. Tour organizasyonu bu yılın (2011) aksine toplam saate karşı mesafeyi 96.1 km'ye çıkarmış. Prudhomme'un Grenoble'da J-F Pescheux'ye dönüp "Ya Janfransuva, bu Şirekler'den birşey olacağı yok, seneye basalım kontr-la-montru da bari Kadel'le Alberto tam kapışsın" dediğini duyar gibiyim. Şaka bir yana, 100 km'ye yakın bir ITT, bu disiplinde başarılı Tony Martin, Bradley Wiggins, Cancellara, Evans ve elbette Contador'u ön plana çıkaracak. Andy Schleck ya müthiş yokuş çıkma becerisinden biraz fedakarlık edecek yada Bruyneel'le beraber öngöremediğim müthiş bir strateji üretecek. Yoksa bu defa ikinci bile olamayabilir.

10. Etap bize Fransa Turu'nda ilk defa kullanılacak yeni bir yokuş sunacak. Etabın sonuna konmamış da olsa, Le Grand Colombier 18.5 km ve %6.6 eğimle gerçek bir HC yokuş olacak. Zirveden finişe kadar daha 42 km var ama arada bir yokuş daha çıkılacak. Yokuşçuların genel klasmanı sallaması için ideal bir yer.


11. Etap sadece 140 km ama 4 kategorize tırmanış var. Madeleine, Croix-de-Fer, Mollard ve La Toussuire. Angelo Zomegnan'ın 2009 Giro'da koyduğu 83 km'lik Blockhaus etabıyla başlattığı "kısa-ama-sert-yokuş-etabı" kavramına uygun bir örnek. Çok sert geçeceği ve genel klasmanın silkeleneceği kesin.



Sonraki 4 etabın hem kaçış gruplarına hem de sprinterlere hitap eden yönleri var. Ve Cap d'Agde etabında Prudhomme mistral rüzgarlarının olası etkisine dikakt çekiyor. 15. Etap Pau'da sprintle bitecek ve biz de Pireneler'e tekrar gelmiş olacağız.

Organizasyonun sahibi ASO 15. Etap'tan sonrakilerin profillerini bu yazı yazılırken daha yayınlamamıştı. O nedenle biraz irticalen gideceğiz. 197 km'lik Pau-Bagneres de Luchon parkurunda Tourmalet, Aubisque, Aspin ve Peyresourde var. Bu noktada şunu hatırlatayım: 2013'de Fransa Turu 100. defa koşulacak. Bu nedenle 2012 versiyonunda ASO Pireneler ve Alpler'i çok da vurgulamıyor. Sanırım 2013'de ne kadar tarihi eser varsa (L'Alpe d'Huez, Galibier, Ventoux, Tourmalet) hepsini bir arada sunacaklar.

Bir sonraki 17. Etap'ta Col de Menté ve Col des Ares var ama oranın yıldızı Port de Bales olacak. Hani 2010'da Andy Schleck'in zincirinin attığı, Contador'un onu beklemediği ve meşhur 39 saniyelik finişe neden olan Port des Bales.

Blagnac-Brive - La Gaillarde yarışınb en uzun ikinci etabı. Profili bilmiyoruz ama Prudhomme kardeş sprint olacak diyor. Yarışın bu 18. Etabı hala devam ediyorsa Yeşil Mayo ve sprint savaşlarına sahne olacak. Cavendish'in yeni takımı SKY Team',n hem genel klasman hem de sprint zaferlerini kovalayacak güce sahip olup olmadığı artık ortaya çıkmış olacak.

Bu da bizi Paris'ten önceki son kritik ITT'ye getiriyor. Fransa'nın en meşhur hac kentlerinden Chartres'a kadar 52 km'lik bir dev. Parkurun oldukça düz olacağı tahmin ediliyor. 2012 Fransa Turu, zamana karşı disiplininde uzman olanların Sarı Mayo'yu kazanacakları en uygun parkur olarak gösteriliyor. Belki Tony Martin daha genç ama Cancellara için bu parkur son şans olabilir. Frankie ve Andy'nin TT performanslarını iyileştirmediklerini varsayarsak Bruyneel bu kış Fabian'a kilo vermesi için baskı yapıabilir. Ama elbette Leipheimer (Quick Step), Cadel Evans, Contador gibi Fabian'dan çok daha iyi yokuş çıkanlar var. Ama Bruyneel Armstrong'un yanında yetişti, Schleckler'in kazanamayacaklarına inanırsa Fabian'a yüklenebilir.... Spekülasyon yapmayı nasıl da severim!!

Evet parkur böyle... Daha önümüzde 8 koca ay var ama Fransa Turu humması daha şimdiden bünyeye girdi bile...

18 Ekim 2011 Salı

Giro d'Italia 2012 - Parkur hakkında

İtalya Bisiklet Turu 2012 parkuru geçen hafta sonu Milano'da açıklandı. 5 Mayıs'ta Danimarka'da başlayacak olan yarış 27 Mayıs'ta Milano'da yapılacak ITT ile son bulacak. Son yıllarda gittikçe artan zorluk düzeyi nedeniyle, sporcuların hoşnutsuzluğunu dikkate alan RCS, bu sene Giro için daha "medeni" bir parkur belirledi. İlk 2 gün Bjaerne Riis'in şehri Herning çevresinde yarışacak sporcular, Wouter Weylandt anısına koşulacak 3. Etap'tan sonra Danimarka'dan Verona'ya geçecekler. İlk 5 gün sivilce boyutunda üç yokuş dışında tırmanış yok, yani Mark Cavendish, Romeo ve Jülyet'in kentine iki zafer kazanmış bir Danimarka Prensi gibi gelebilir (sabah sabah Şekspir'i de kondurduk yazıya).


Angelo Zomegnan'dan sonra iş başına gelen Michele Acaquarone daha ilk günden sporcuların ve seyircilerin isteklerine daha uygun bir yarış düzenleyeceklerini söylemekteydi. Nitekim, etap sonlarındaki transferlerin kısaldığı bir yarış güzergahı belirlendi. Diğer yandan, sayısı artırılan düz etaplar da bu sene sprinterlerin yüzünü güldürecek. Ayrıca internette yapılan oylamada tifosilerin seçtiği iki mitik yokuş 20. Etap'a konularak seyirci isteklerinin de dikkate alındığı mesajı verildi (oylamaya gerek yok aslında, İtalyanlar Mortirolo ve Stelvio'yu deli gibi severler).

Herning'deki prolog (8.7km) dışında Giro 2012'de iki zamana karşı etap daha var. İlki, Verona'daki takım saate karşı (32.2km), diğeri de son gün Milano'da koşulacak olan ITT (31.5km). 6., 7. ve 8. Etaplar kaçış gruplarına şans veren profiller sunuyor. Yarışın ilk zirve finişi 7. Etap'taki Rocca di Cambio'da ama irtifa çok abartmıyor. 9. Etap'la beraber Güney İtalya'yı bitirip kuzeye çıkmaya başlayacağız. Buradaki iki etap genel klasmanı çok etkilemeyecek kaçışların olacağı ama sprintle de bitebilecek parkurlardan oluşuyor. Montecatini kaplıcalarında bitecek 11. Etap yine sprinterlere göz kırparken bir sonraki gün dört kategorize tırmanışlı ama irtifanın sporcuları çok zorlamayacağı Seravezza - Sestri Levante etabı koşulacak. Artık Cenova'dan kuzeye Alpler'e doğru yol alıyoruz.

14. Etap bize ilk sıkı yokuşu gösterecek. İsviçre sınırındaki Cervinia'da bitecek 205 km'lik etap önce 22 km'lik Col de Joux, hemen ardından da 28 km'lik Cervinia tırmanışını vercek. Genel klasmanda ilk ciddi silkelenme sırtını Matterhorn'a dayamış bu kayak merkezinde olacak. Ertesi günkü etap da oldukça yokuşlu ve geçen cumartesi koşulan Il Lombardia'nın bittiği Lecco'da son buluyor.





Lecco'da bir gün dinlenecek kafile Giro 2012'nin en kritik bölümü olan son haftaya çok da zorlamayacak bir etapla başlayacak. Ancak 23 Mayıs'ta koşulacak 17. Etap, biz sadistlere en zevkli yarışlardan birini sunacak. Daha çok Alp kayağında ismini duyduğumuz Cortina d'Ampezzo etabında birbirinde zorlu 4 kategorize yokuş bulunuyor. Bulardan en zoru Passa Giau'nun ardından da 18 km'lik bir iniş var. İnişin ortalama eğimi %5.6 (insanın "Nibaliiii!!!" diye bağırası geliyor).





Cortina'dan sonra sprinterlere son bir şans daha verecek olan Giro, 19. ve 20. etaplarla yokuş meraklılarını doyuracak. 187 km'lik Treviso-Alpe di Pampeago 5 kategorize tırmanış içeriyor ve yokuş finişine sahip. 20. Etap Val di Sole- Passo del Stelvio 218 km. ama asıl önemlisi bir tarih yatıyor. Tarih dersinde hoca "Oğlum İtalya'nın en meşhur yokuşlarını say bakiim!" dese gözü kapalı say, sınıfı geçersin: Tonale-Aprica-Mortirolo-Stelvio... Mortirolo'ya yeni bir yoldan çıkılacak. Stelvio'nun zorluğu ise çok uzun ve çok yüksek olması. Finiş irtifası 2,757 mt'de.

Stelvio'da 2012 Pembe Mayo'nun sahibi hala belli olmamış olabilir. Yarış, son 4-5 gün hariç, çok kırıcı olmayan bir profile sahi. Bu nedenle 20. Etap sonunda, genel klasmandaki ilk 10 sporcuyu üç dakikanın içine sıkışmış görebiliriz. Bu da Milano'daki son etabın nefes kesen bir yarışa dönüşmesini sağlar.



Bisiklet, herkesin yapabileceği ama sadece seçkin bir grubun yarışabileceği bir spor. Giro gibi yarışlar ise daha da elit sporcuların kapışma yeri. Alberto Contador 2012 Giro parkurunu "daha insani" bulmuş. Üç haftada 3,476 km. koşulacak bir yarışın "insani" olmakla alakası elbette tartışılır. Benim için insani olan TV karşısına kurulmuş Giro'yu seyrederken, rüyamda bile olanaksız şeyler başaran insanlara ahkam kesmek: "Ülen Alberto!! Adam olsan yarışırdın leyn!!"