Cancellara etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Cancellara etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

30 Aralık 2015 Çarşamba

Kızım Eve Dönüyor




35 yaşından sonra yol bisikletiyle ilgilenmeye başlayınca, kaçınılmaz olarak “Yahu artık bisiklete de bineyim” dürtüsü ittirmeye başladı. İlk ve son bisikletim 11 yaşımda hediye edilen, bir gün kömürlükten uçup giden Pinokyo olmuştu. Kırk yaşıma kadar bu isteği erteledim (görmezden geldim) ama artık bisiklet alma zamanı gelmişti. Vasfi’nin kullanmadığı TREK 4300 D’ye el koyarak işe giriştim. Sahilde, ormanda biniyordum ama TV’de ve ara sıra yollarda gördüğüm yarış arabası kıvamındaki yol bisikletleri gözümü almaya devam ediyordu. Dağ bisikleti onların yanında kamyon gibi kalıyordu. 


Uzun yıllardır yol bisikletine binen arkadaşım Can’ın yol göstermesiyle ikinci el eski bir yol bisikleti aldım. Utanılacak şey ki bugün markasını bile hatırlamıyorum. Rengi gülkurusu diye aklımda kalmış ama bir yanılsama olmalı çünkü gülkurusundan nefret ederim. Herneyse... Bir gece, karanlıkta karşıma çıkan bir kadına çarpmamak için aniden yön değiştirip park halindeki bir arabaya kafadan toslayınca gül orta borudan kırıldı ve ilk yarış bisikleti tecrübem aniden bitti. 


Coppi'yle 29 Ekim'i kutluyoruz
Birkaç ay sonra, forumlarda bulduğum, Dura Ace donanımlı sarı Coppi’yi -yine Can’ın danışmanlığında- görüp, beğenip ikinci el olarak satın aldım. Acayip mutluydum. Vitesler yağ gibi geçiyor, hayat hikayesini artık ezberlediğim “Campionissimo”nun adını taşıyan canavarla uçuyordum. Ama “m=n+1” formülü uyarınca Coppi’nin yanına bir de karbon bisiklet ekleme hayalim yoğunlaşmıştı. Bütün sitelere girip çıkıyor, hangi bisikleti daha çok istediğimi düşünüyor, her birini ayrı sevdiğimden bir türlü karar veremiyordum. Sonunda Fabian Cancellara ve Tom Boonen’ın gazıyla, adına da bayılarak Specialized “Roubaix”de karar kıldım. Endurance tipi oluşuyla beni yormayacak, sloping kadrosuyla modern bir görünümü olacak, maşa ve çeki borularındaki vibrasyon emici silikon elastomerlerle mühendis tarafıma hitap edecekti. Ama “Roubaix” deyince iş bitmiyordu. S-Works olanı var, Expert’i var, Pro modeli var. Değişik karbon evsafı ve donanım paketleriyle 4-5 tip arasında gidip geliyordum. Serde itidal de var, daha şurada iki yıldır bisiklete biniyorken en üst modeli almaya utanıyordum. Sonunda “Roubaix Pro”da karar kıldım. Ne en üst, ne en alt modeldi. Yolda milletin yarışma hissini gıcıklamayacak, cüzdanı çok yormayacak, beni de havaya sokmayacaktı. Kardeş kardeş binip gidecektik. 


Roubaixciğim'in artistik bir pozu
Yıl 2008. Türk lirası dolar karşısında 1.30 gibi süper kuvvetli bir durumda. Aktif Pedal’a gittim, bir fiyat verdiler. ABD sitelerine bakıyorum, aynı kadroya Aktif’in avro olarak verdiği fiyatı dolar olarak sunuyorlar. Aradaki fark %10 falan olsa basıp buradan alacağım ama gavurun dölü %30 daha ucuz fiyat veriyor. Birkaç kere daha konuştum ama istediğim indirimi alamadım. Ekim ayında Deniz’le Amerika’ya gideceğimizden New York’taki bayileri taramaya ve yazışmaya başladım. Sonunda NYC’de kalacağımız eve yüz metre mesafedeki TOGA Bikes ile yakınlaştım. Bütün yazı apış aramdan yere olan mesafeyi defalarca ölçerek, kadro boyu tahmini veren her siteye girip çıkarak geçirmiştim. Ne istediğimi biliyordum. 54 kadro, siyah-beyaz Roubaix Pro’da anlaştık. TOGA’ya “Geliyorum kardeş” dedim, “Kadroyu ayırın!”. 

İşi çok iyi biliyorum ya, ful bisiklet almayacağım. Kadro alıp geleceğim, burada toplayacağım. Donanım olarak Shimano ve Campagnolo aklımı kurcalıyor ama o sene SRAM ilk kez “Red” serisiyle yol bisikleti segmentine girmiş. Bütün web siteleri “2 kilonun altındaki ilk grupset” diye yıkılıyor. Boğazdan kesip kilo vereceğime bisikletim çok hafif olsun istiyorum, mümkünse 6.8 kg. Reklam hummasına tutulmuş durumdayım. SRAM Red alacağım. 


Karaburun yollarında...(2013)
New York’a uçtuk, jet lag’imiz geçti, 2 gün sonra TOGA’ya gittik. Kadro boyunu bir daha ölçelim falan, ben bir 54, bir 56 kadro bisiklete binip iniyorum. Dükkanın müdürü sonunda “56 daha iyi dude!” dedi. Bütün yaz kıçına kitap sıkıştırıp 89 kere ölçü alan ben değilmişim gibi, adam “56!” der demez “Peki” diye kabul ettim.

Kadro üç gün sonra geldi. Aman Allahım bu ne güzellik!! İnsan dokunmaya kıyamaz!! Son kat boyanın altında parlayan karbon elyaflarının geometrik şekilleri kadroya sofistike bir ruh katarken yanlardaki beyaz şeritler de asil bir hava veriyordu. Aşk budur! Sadece 54-56 boy farkı yüzünden kafamda bir şüphe var fakat güzel bir kadının çekim alanına girmiş acemi oğlan gibi elimi dokundurur dokundurmaz kuşkularım silinip gitti, kendimi teslim ettim. Bu arada Deniz de kaşla göz arasında kendisine Roubaix’nin giriş seviyesi ful bir bisiklet aldı, hemen adını Carrie koyup Central Park’ta binmeye çıktı. Haliyle kıskançlıktan çatladım. SRAM Red, gidon, pedal, sele derken benimkinin daha bir sürü eksiği var.

Dönüşte, JFK’den Milano aktarmalı İstanbul uçağına bisikletleri teslim ettik. Tembel İtalyanlar aktarmaya yetiştiremezler diye 2 saat beklemeli olan İstanbul uçağını pas geçip Milano'da 6 saat oturmaya karar vermiştik. Yeter ki Carrie ve Roubaix’yle sağ salimen İstanbul’da buluşalım. Yeşilköy’e inip “oversize luggage” önünde beklemeye geçtik. 10 dakika, 15, 20, yarım saat, gelen giden yok. 40 dakika olduğunda ortalığı yıkmaya başladık. Deniz “Ben zaten demiştim, gitti Carrie..” diyor (ona kalsa baş üstü bagaja koymalıydık!!), ben İtalyanlar’ın anasından girip avradınan çıkıyorum. THY görevlileri ise son derece sakin dilekçeyi ve kayıp bagaj formlarını doldurtup bizi sepetlediler. Eve geldik ama cenaze havasındayız.  Yıllardır iş hayatında İtalyanların ketenpere operasyonlarını çok görmüşüm, hiç umudum yok. Hayatta gelmez bu bisikletler diye düşünüyordum. Haksızlık, kadercilik, umut, pişmanlık duygularının devinimiyle içim buruş buruş, yattık uyuduk.

Ertesi sabah THY’den gelen telefonla günümüz aydınlandı. Bisikletler Milano’da bulunmuştu. Öğle uçağına konacak, akşam İstanbul’da olacaklardı. Önceki gün o kadar üzülmüştük ki haber bizi ancak normal ruh halimize döndürebildi. Eve teslimat opsiyonunu kesin dille reddederek havaalanına uzadık. Bisiklet kutularının görünmesiyle yaşadığımız rahatlama hissini hala anımsıyorum. Bisikletleri arabaya yükleyip şen şakrak eve döndük.

Birkaç hafta sonraki doğum günümde Deniz Mavic Ksyrium Equipe jant seti hediye edince (insan Elite alır ya!) ben de SRAM Red’e ve diğer komponentlere giriştim. Sonunda 23 Kasım 2008’de Kaçkar Bisiklet’in Kızıltoprak şubesinde Serkan Yazıcı bisikleti toplamaya başladı. Her adımı yakinen takip ediyor, Serkan orasıyla burasıyla biraz fazla uğraşsa bir sorun çıktı diye geriliyordum. Güneş batıp akşam olduğunda Roubaix hazırdı. 

Salcano XRS001 (Kuma)
Tipi, şekli şemali erkek olmasına rağmen hep “Kızım” diye sevdim Roubaix’yi. Yağmurda düşünce kendimden önce onu kaldırdım, sağında solunda çizik görünce sinir oldum. 54-56 boy konusunda ben haklıydım, bisiklet bayağı büyüktü. Binmeye başladıkça seleyi öne aldım, gidon boğazını kısalttım ama hala büyük. 44 cm’lik gidonla üstüne çıktığımda bayağı salon salomanje bir havası vardır. Çok atak değildir, yön değiştirirken “Bu hıyar yanlış bi şey yapıyor olmasın?” der gibi bir an bekler, sonra döner. Sprinte kalkarken ilk iki pedal karbon elyafların arasında kaybolur, tekerler bilahare devreye girer. Ama hakikaten çok rahattır. Saatlerce binsem de efor dışında bir yorgunluk, rahatsızlık hissettirmez (Coppi perişan eder adamı mesela). Geometrisi gereği (bir de yaştan dolayı) üstüne çok yatamadığımdan grubun en uzun boylusu benmişim gibi olur, herkesi süzerim arkadan. Şimdi 7 yaşında ama bence bisikletlerin yaşını da dört ayaklılar gibi 6-7’yle çarpmak lazım. O hesapla bugün bayağı olgun bir hanım.

Roubaix’yi hala çok seviyorum ama zaman içinde hepsi benden kaynaklanan salaklıklarım yüzünden eskisi kadar binmiyorum. Bir kere çok büyük. 54 ve hatta 52 bile almam mümkünken 56 kadroyla otobüs kullanır gibiyim. Ezik Türk’ün “Siktir lan Johnny, 54 olacak o kadar!” dememesi affedilmez bir zayıflıktı. İkinci hata, Aktif’e Specialized’ın en iyi gidonunu ısmarlarken boy söylememek, bu nedenle de gelen 44 cm genişliğindeki gidonu takmak zorunda kalmaktı. Bisikletin ön tarafı balkon gibi, denize karşı masa kur, demlen. Zaman içinde Roubaix’den soğumama neden olan asıl etken ise yanlış kararlarımdan sonuncusu.  Az bilgi, çok bilgiçlik ve reklama kanmanın sonucu dolduruşa gelip, daha yeni çıkmış bir grupseti hemen almamam gerekirdi. SRAM Red “Double Tap” ile bence devrim yapmış, tek kolla vitesi hem büyütüp hem küçülten süper bir sistem geliştirmişti. Hala en sevdiğim yönüdür ve süper pratiktir. Estetik olarak nefis, hafif bir set olmasının yanında frenleri de harika tutuyor. Şöyle diyebilirim, 2008 model SRAM Red frenlerim 2015 model Dura Ace 9000 frenler kadar iyi neredeyse. Bunu derken birebir bilimsel bir karşılaştırma yapmış değilim, bana verdiği hissi söylüyorum (buna karşılık Coppi’de “Dura-maz- Ace”ler var). Ama Red’in bu ilk modelinde vites ayarları çok sık bozuluyor, vites geçişleri ise takur tukurdu. Bir iki sene sonra SRAM’cılar ve review yazan para yemiş it kopuk da bunu itiraf ettiler zaten. Shimano D-A gibi neredeyse yağlamayı bile unutturan bir setten sonra gürültüyle geçen vitesler ve sık sık vites ayarı yapmak zorunda kalmak (ki vites ayarı yapmayı hala tam öğrenememiş bir moronum) tadımı kaçırmıştı.

“m=n+1” gereği bu 7 yılda iki bisikletim daha oldu. Biri hep beğendiğim, Cippolini dönemi kadrosu Cannondale CAAD4 (2004 model olmalı), diğeri de Veloturk sponsoru Salcano’dan aldığımız takım bisikletimiz XRS001. 2014’de Salcano gelene kadar her yokuşa ve uzun yola Roubaix’yle çıktım (çünkü Coppi-39-53, CAAD4 46-52) fakat takım binişlerinde ve yarışlarda sponsorun bisikletini kullanmak gerektiğinden Roubaix’yi zaman içinde kızağa çektim, evde en arkada durur oldu. 


CAAD4 de az karizma değildir hani!
Geçen sene başında Veloturk olarak crossfit hocamız Umut’a da bisiklet virüsünü bulaştırdık, kendine bisiklet bakmaya başladı. Ona, isterse, geçici olarak Roubaix’yi alıp kullanabileceğini söyledim ve bisikleti Umut’a verdim. Ama verirken de, Roubaix’nin benim için değerini, ilk göz ağrım olduğunu, bisikletten bıkar veya başka bir alet alırsa da geri istediğimi söyledim. Umut bisikletten bıkmadığı gibi bizimle hem Ronde’ye hem de LeMans 24 saat yarışlarına katıldı. Özellikle, daha 300km bisiklet binmişken katıldığı ilk yarışı Ronde’de, zaten o tip parkurlar için üretilmiş Roubaix'ciğim Umut’u finişe çamur içinde getirmeyi başardı. Aslan kızım görevini yaptı. Geçen hafta Umut Hoca kendine bisiklet aldı. Kırmızı-siyah bir “Venge”. Hayırlı olsun, güle güle, kazasız belasız kullansın. Ben ondan daha çok sevinmiş olabilirim bu duruma çünkü Roubaix bir senelik ayrılıktan sonra eve dönüyor (yani… sanırım… Umut??). 


Umut Duygu ve Roubaix. 24hVelo - LeMans, Fransa (2015)
Kızımla ilgili planlarım var. Önce sıkı bir bakımdan geçecek, pırıl pırıl olacak. Sonra, 40 cm’lik yeni gidonu ve Easton’un çok seksi gidon boğazı takılacak. İkisi de hazır, evde bekliyorlar. Ve kusura bakmasın ama Red’e veda zamanı da geldi. Fakat toptan değil. Teknik bir sıkıntı çıkmazsa frenleri tutmak istiyorum çünkü çok güven verdi kullandığım yıllar boyunca. Alt tarafta ise Dura Ace’e geçiyorum. Aynakol 34-50, arkası mümkünse 12-32 olacak. Aydın “illa değiştirmen gerekmez” diyor ama arka attırıcı uzun bacak olacak gibi, sorup soruşturacağım. Tabii bir de ön attırıcı ve yeni vites kabloları gerekecek. Belki bir sele de alabilirim fakat sele seçimi kadar zor iş de yok bu bisiklet mevzuunda. Bakalım. Sonra Çağrı’ya gidecek (ki Rubiş dünyaya gelirken Çağrı da bizimle beraber Kaçkar’daydı), bikefit yapılacak ve yaşlanan dizlerimin yokuşlardaki dostu olacak.

Kızım eve dönüyor ve babası çok mutlu…



6 Temmuz 2015 Pazartesi

Fransa Turu 2015 (1-9. Etaplar)

(Fransa Turu 2015 Parkur Tanıtımı) 





TOUR DE FRANCE 2015



9. ETAP TTT (VANNES - PLUMELEC, 28 km) 

-Etap BMC'nin Zafer Froome'un-


TTT'de anlatacak pek bir hikaye olmuyor. Zaten Wimbledon Finali'yle dönüşümlü seyrettiğimden yarısını görebildim. Bunların arasına bir de oğlanı InterRail'e uğurlama girince daha çok radyodan takip ettim. Oldukça çekişmeli geçen etabı BMC kazandı, ilk üç takım 4 saniye içinde yer aldı. Movistar'da Alex Dowsett'in vasat performansı etap zaferine maloldu. BMC, Team Sky'ın yarım saniye önünde etabı aldı ama Van Garderen çok istediği Sarı Mayo'ya ulaşamadı ne yazık ki. 




Movistar ve Quintana bu sonuçla zaman kaybetmemiş oldular ama Nibali ve Contador bu etapta da darbe yedi. Parkurun son yokuşunda Contador takımını cayır cayır çekmesine rağmen Froome'dan 27" geride bitirdi. Nibali ise etabın başındaki çok yüksek temposuyla grubun belki de erken kopmasına yol açtı bence. Onları beklemek için tekrar tempoyu düşürdüler ama bu da düzeni bozdu. Nibali iki gün içinde 45" kaybetti ve hiç mutlu değil. 

Pireneler öncesi Team Sky ve Chris Froome çok avantajlı gözüküyor. İlk dinlenme gününde en zor durumda Froome'un olacağı beklenirken alttaki tabloda da gözüktüğü gibi Tejay hariç herkesle ciddi bir fark açmış durumda. Evet her zaman bir "jour sans" olasılığı var ve etap bonus saniyeleri ile çok daha fazla zaman kaybetmek mümkün ama Quintana ve Nibali'nin nerede ve nasıl 2 dakika bulacaklar, hayal edemiyorum. Contador da belki Pireneler'i geçer ama son hafta Alpler'de Giro'nun etkilerini bence daha çok hissedecek. Astana ve Movistar'ın dinlenme gününün hemen ardından saldırıya geçmesi gerek. Salı günkü La Pierre-Saint-Martin yokuşu çok önemli olacak. Nibali'nin Çarşamba günü Tourmalet inişinde Froome'u silkelemeye çalışacağını düşünüyorum. Twitter'da Salı akşam durum belli olur demiştim ama hatırınız için Plateau de Beille'in finişine kadar bekleyeyim bari... 
     

GK HEVESLİLERİ ZAMAN FARKLARI (Sarı Mayo ile):

Chris Froome........31h 34'12"
Tejay Van Garderen......0'12"
Alberto Contador..........1'03"
Rigoberto Uran.............1'18"
Alejandro Valverde.......1'50"
Nairo Quintana.............1'59"
Vincenzo Nibali.............2'22"
Warren Barguil.............2'43"
Robert Gesink...............2'52"
Bauke Mollema..............2'56"
Joachim Rodriguez........3'52"
J-C Péraud....................3'30"



8. ETAP (RENNES - MUR DE BRETAGNE, 181.5 km) 

-Froome Peloton Çekiyor!!-

Araya hafta sonu girince yazar disiplinim kayboldu. Pazartesi sabah itibarıyla tekrar koyulalım. Aslında çok beklenmedik bir şey olmadı. Bir kaçış grubu oluştu, peloton yarı yolda yakaladı. Ara sprint kapısında yeni bir kaçış oluşması ilginçti ama Cannondale Garmin de yeni gruba fazla şans tanımadı ve finişe 10 km kala "gruppo compatto"ya geri dönüldü. 

Yokuşta Chris Froome'un istekli ve savaşkan hali dikkat çekti, hatta bir ara önde grubu çekiyordu. Alexis Vuillermoz'un iki kez atak yaparak yarışı kazanışı zarifti. 3 yıl öncesine kadar pro bisikletin en dandik takımı Ag2R La Mondiale'in değişimi göz kamaştırıyor. J-C Péraud ve Bardet'den sonra şimdi de eski MTBci Vuillermoz ile adlarından söz ettiriyorlar. Alexis, Ag2R'in bütçesinde yer olmadığından, 2 yıldır bir işadamı tarafından finanse ediliyor. Bu zaferden sonra takım bütçe ayırır artık. 




Günün kaybedeni Vincenzo Nibali oldu. Chris Froome'un yükselttiği tempoya ayak uyduramayan Messinalı 10 saniye daha kaybetti ve şampiyonluk şansını azalttı. Contador ve Quintana ön grupla bitirirken Froome'un temposu ve iştahı göz kamaştırıyor, hatta zaman zaman bakamıyoruz kendisine... 

SG/sg
13.7.15 


7. ETAP (LIVAROT - FOUGERES, 190.5 km) 

-Cavendish Geriden Gelince-

Kazalardan dolayı son üç gündür pelotonda bir "saldırmazlık paktı" var. Süper yalan bir kaçış grubu oluşuyor (hatta bazen oluşamıyor), tempo gayet sakin gidiyor, son kilometrelerde kaçış grubu da hiç mücadele etmeden ruhunu teslim ediyor ve son 10-15 km yarışılıyor. Buna rağmen Le Havre'da Sarı Mayo omzunu kırınca dün herkes daha bir sakindi. Chris Froome, az görülen/izin verilen bir jestle Sarı Mayo'yu giymedi, zaten ASO da karşı çıkmadı.

Sprintte Cavendish Amiens'de yaptığı gibi Renshaw'u erken bırakıp Kristoff'un arkasına yerleşti. Önden ve erken açtığı iki sprintte yenilince bu kez geriden çıkmayı seçti. Bu riskli bir taktikti çünkü bloke olmak mümkün arkada kendine yer ararken. Cav atak yapan Greipel'in arkasına girip, son sprintte sağından geçerken Alman sprinter rahatlıkla bariyerlere doğru Cav'ı bloke edebilirdi ama koridoru kapatmadı. Zaten Cav da yarıştan sonra "He is a great gentleman" diyerek nazik Hulk'u takdir ettiğini gösterdi. Sagan Greipel'in diğer tarafından atak yaptı ama dün en hızlı Cavendish'di. 




Mark Cavendish, Fogeres'de kazanarak TdF'daki 26. etap zaferini elde ettş ve Andre Derrigade'ı geçerek Tour tarihinin en çok etap kazanan sprinteri oldu. Etixx QST de ilk yedi etabın üçünü kazanarak daha şimdiden Fransa Turu amaçlarının çoğunu gerçekleştirdi. Fransızlar ise hüsran olmaya devam ediyorlar. Bu etap için daha fazla byte harcamaya da gerek yok. 


Il piu grande velocista del Tour de France


Tony Martin Tour'u bıraktığı için Chris Froome Genel Klasman'da tekrar liderliğe yükseldi. Bugünkü Rennes - Mur de Bretagne etabı ilginç olacak. Mur de Huy'de 300 mt içinde tüm rakiplerine 10-15 saniye fark atan Froome bugün de benzer bir şey yapmak isteyecek. Ama 2011'de Contador'un bu etabı geç atak yaptığı için kaybettiğini hatırlatayım. Mur de Huy'deki gibi iki ayrı savaş olacak bugün. Hem etap hem GKcılar fark yaratmak isteyecek. Yokuş son bölümde GKcılar dışındaki favoriler Peter Sagan, Dan Martin, Tony Gallopin, Michal Kwiatkowski, Purito ve bence Valverde.

Bugünkü etap 1953-55 arasında Fransa Turu'nu 3 kez kazanan büyük şampiyon Louison Bobet'nin doğum yeri Saint-Meen-Le-Grand'dan geçecek. Socrates Dergi Temmuz sayısında onu ve kardeşi Jean Bobet'yi anlattım. Alın okuyun, adamı hasta etmeyin.   

(Yazıyı yazıp yayınladıktan sonra mal mal web surferken Luca Paolini'nin Perşembe günü yapılan doping testinde kokain çıktığını öğrendim. Kendisine "Oha Luca!!" diyorum.)

GK HEVESLİLERİ ZAMAN FARKLARI (Sarı Mayo ile):

Chris Froome................0'00"
Tejay Van Garderen......0'13"
Rigoberto Uran.............0'34"
Alberto Contador..........0'36"
Warren Barguil.............1'07"
Bauke Mollema.............1'32"
Vincenzo Nibali.............1'38"
Robert Gesink...............1'39"
Alejandro Valverde.......1'51"
Nairo Quintana.............1'56"
Joachim Rodriguez.......2'00"
J-C Péraud...................2'07"

SG/sg
11.7.15


6. ETAP (ABBEVILLE - LE HAVRE, 191.5 km) 

-Alma Çocuğun Ahını...-

Okulları gezmiş eve dönerken cep telefonundan Tony Martin ve hakkında yazdığım yazıyı okudu. Suratı değişti ama bir şey demedi. "Bozuldun mu?" diye sordum, "E yani..." dedi. Fazla üstünde durmadı, konuyu gösterilerine çevirdik. Onları anlatırken havası değişti, yine neşelendi. Emre'yi annesine bırakıp eve geldim, TV'yi açtım. Yine çok sıkıcı bir etap oluyordu. Meşhur Etrétat Falezleri geçilirken telefonlaştık. Birkaç yıl önce dil okulu için Rouen'e gitmiş, o doğa harikalarını gezmiş, benim hatırıma Jacques Anquetil'in mezarını ziyaret etmişti.

Son kilometreye kadar etapta iki eğlenceli şey oldu. Biri Damiano Caruso'nun tüm mataralar sırtındayken bisiklet üstü parendesi. Sonu çok kötü bitebilecekken çok ucuz atlattı neyse ki. Diğeri ise daha hayırlı bir işti. TdF'a katılan ilk Afrika takımı MTN-Qhubeka'nın Eritreli sporcusu Daniel Teklehaimanot, etaptaki tüm yokuş primlerini kazanarak, Fransa Bisiklet Turu tarihinde Puanlı Mayo'yu giyen ilk siyahi Afrikalı oldu. Mayo üstünde gerçekten çok şık durdu. Bu başarı tüm dünyadaki ırkçılara, zenofoblara, ayrılıkçı politikaları kışkırtanlara girsin. Daha dar bir kapsam isterseniz de gariban turistleri dişine göre bulan soysuz itlere yerleşsin. Amin!





Son beş kilometrede önde Giant Alpecin ve Etixx-QST vardı. Ama aralarında Cavendish'i görünce şaşırdım. Son kilometre bayrağına doğru geri kalmaya başladı. Tam "Bu finişi sana yedirmezler koçum!" derken, Tony Martin anlamsız bir şekilde yanındaki Warren Barguil'e omuz atıp düştü. Onunla beraber Barguil, Nibali, Quintana ve birkaç kişi daha düştü. Nibali'nin çarptığı Chris Froome sendeledi ama devam etti (bana kıllık olsun diye düşmüyo it!). 



Tony Martin üç kez ucundan döndüğü Sarı Mayo'yu 4. Etap'ta nihayet kazanmıştı biliyorsunuz. Ama o muhteşem kaçışın ve zaferin gazıyla, Tony'i övecem diye oğluma sataşınca... Tanrı, onca işinin arasında yazıyı okumuş ve hikmetinden sual olmaz şekilde, faturayı bana değil Tony'e kesmişti. Bu tuhaf seçimi Almanlara ta Martin Luther'den beri gıcık olmasıyla açıklıyorum. Bir de oğlumu daha fazla üzmek istememiş olabilir.

Martin'in düşmesiyle yaşanan kaosta, takım arkadaşı Zdenek Stybar etabı kazandı. Herkes Sagan'ın ne yapacağını beklerken, onu Siena'da alt eden Stybar atak yaptı (orasını ekranda göermedik. Sagan ve herkes başkasının arayı kapatmasını beklerken Çek sporcu Etixx QST'e buruk bir zafer getirdi.

Beni en duygulandıran şey ise, Julien Vermote, Matteo Trentin ve Michal Kwiatkowski'nin, köprücük kemiği kırık Tony Martin'i iterek yokuşu çıkarmalarıydı. Bu sahne ne zaman ortaya çıksa, tüm pisliklerine rağmen, çok zarif, insani, sevilesi bir spora tutulduğumu bir kez daha farkediyorum.


Bugün start listesi imzaya kapanana kadar Sarı Mayo'nun sahibi Tony Martin'dir. Aksini iddia eden varsa buyursun gelsin. Pompayla bekliyorum...


GK HEVESLİLERİ ZAMAN FARKLARI (Sarı Mayo ile):

Chris Froome................0'12"
Tejay Van Garderen......0'25"
Rigoberto Uran.............0'46"
Alberto Contador..........0'48"
Warren Barguil.............1'19"
Bauke Mollema.............1'44"
Vincenzo Nibali.............1'50"
Robert Gesink...............1'51"
Alejandro Valverde.......2'03"
Nairo Quintana.............2'08"
Joachim Rodriguez.......2'12"
J-C Péraud...................2'19"

SG/sg
10.7.15


5. ETAP (ARRAS - AMIENS, 189.5 km) 

- Greipel: 2 Gerisi:0 -

Tuhaf bir etaptı. Bayrak iner inmez 2 kişilik kaçış grubu, Nicolas Edet'nin vazgeçişi, Pierre-Luc Perichon'un da 100 km kala vazgeçişiyle peloton istediği tempoda (yani zorlamadan) finişe kadar geldi. Bu kadar sükunete karşın, ıslak ve kaygan zeminde kazalar durmadı. Nacer Bouhanni düşerek yarışı bıraktı. Cofidis'in yarışta hiçbir amacı kalmadığına göre her kaçışa birini sokacaklar artık. Diğer Fransız sprinterler arasında ise A. Demare (FdJ) 7., B.Coquard (Europcar) etabı 8. bitirdiler. Sonuçtan memnun olduklarını belirten açıklamaları Fransız yorumculardan tepki aldı. Beş etap sonunda Almanlar'ın 3 etap zaferi var. Fransızlar ise Thibaut Pinot'nun bugün zaman kaybetmediğine seviniyorlar. Her garibana bir hediyesi var bu Tour'un. 


Goril Hulk olursa...

Etixx Quick-Step Kuzey Denizi'nde hata yapmış, Renshaw çok uzaktan sprinte kalkmış, Cav da 350 mt civarında önde kalınca takati yetmemişti. Bu defa, bana göre, son 700'de Renshaw'u kaybetti, aralardan kendine yer açtı ve sprinte yetemedi, yetişemedi. Cav ise sprintte bir sorun yaşamadığını,  Greipel'in süper formda olduğunu ve hakkıyla kazandığını söylüyor. Brian Holm "Belki de Mark'ı pavé'de çalıştırmamalıydık" dedi. Ama sadece bugün değil Zeeland'da da Cavendish finişe gelmeden pes etmişti. Bu defa da Sagan son anda ikinciliği aldı. Yarın saf sprinterler için zor bir finiş var. Ama Cuma da kazanamazsa bir krizden bahsedebiliriz bence. 



Greipel bir hafta sonra 33 yaşını bitirecek. Fransa Turu'nda 2011'den beri etap kazanıyor. Tipinden beklemediğiniz kadar nazik ve efendi bir insan. Kariyeri bitiyor denirken 4 gün içinde yine star oldu. Bugün twitter'da Hulk'a benzettiler. Lotto Soudal ona dört başı mamur bir sprint treni vermiyor. Dün yanında  sadece Marcel Sieberg vardı ve çok net kazandı. Sagan da tek başına çok iyi mücadele ediyor. Sprinte biraz geç başladı demek gerek sanırım çünkü finişte en hızlı oydu. Yarın onun günü olabilir. Bu Tour'da etap kazanmazsa çok şaşırırım. Zevkli bir Yeşil Mayo mücadelesi olacak.




Bugün 191.5 km'lik Abbeville - Le Havre etabı koşulacak. Yarışın ikinci yarısı yine deniz kenarında. Artık alıştınız "çapraz rüzgar", "eşelon", "peloton koptu" falan. Lakin Wind Guru, Dieppe ve Le Havre için heyecan verici bir tahmin yapmıyor. Ayrıca, yanda son 5 km'nin profilini de görüyorsunuz. Yarışa dinamit atılmaz ve dünkü gibi mıymıy geçerse son heyecan için son 15 km'yi beklemek gerekecek. Bu finiş, haliyle, Cavendish ve Greipel'den çok, Peter Sagan, John Degenkolb veya -savaş gazisi olmasaydı- Michael Matthews'a uygun bir finiş. 700 mt yokuş sonrasında, bacaklar cayır cayır yanarken atılacak sprintte bu üçlünün yanına Valverde ve Van Avermaet'ı da düşünmek lazım. GK'cıların da son kilometrede rakiplerini terse düşürüp üç beş saniye kapmak için atak yapabileceklerini akılda tutmak gerek (Valverde'yi bu etap için GK'cı değerlendirmiyorum). 

GK HEVESLİLERİ ZAMAN FARKLARI (Sarı Mayo ile):

Chris Froome (Sky).........................0'12"
Tejay Van Garderen (BMC)..............0'25"
Rigoberto Uran (EtixxQST)..............0'46"
Alberto Contador (Tinkoff Saxo)......0'48"
Warren Barguil (Giant Alpecin).......1'19"
Bauke Mollema (TREK)....................1'44"
Vincenzo Nibali (Astana).................1'50"
Robert Gesink (LottoNL).................1'51"
Alejandro Valverde (Movistar)........2'03"
Nairo Quintana (Movistar)..............2'08"
Joachim Rodriguez (Katusha).........2'12"
J-C Péraud (Ag2R)..........................2'19" 



SG/sg
8.7.15



4. ETAP (SERAING - CAMBRAI, 223.5km) 


-Tony ve Emre-


Dersanenin alt kapısında kulaklığı çıkardım. Emre asansörün kapısını açtı, yukarı çıkarken kordonu katlayıp cebime koydum. Son duyduğum şey,  6. pavé sektörün sorunsuz geçildiğiydi. Bir sürpriz gözükmüyordu. Habire dalga geçtiğim ama yarışın da favorisi gördüğüm Chris Froome ön gruba tutunmuştu. Zaten yarışın ilk 2 saati gayet mutedil, temposuz geçmişti. Yağmur yağmayınca sürpriz olasılığı düşmüştü. Team Sky için işler ideal gidiyordu. 

Dersanenin sahibi Buket Hanım’la oğlumun LYS puanı ışığında yapacağı tercihleri konuşmak için randevulaşmıştık. Toplantı saati tam etabın üstüne gelmişti ama evladın geleceği her şeyden önce gelir ne de olsa. Emre zeki, neşeli, terbiyeli, akıllı, mantıklı bir insan. Yumuşak, çatışmadan kaçan bir kişiliği var. Fiziksel çalışmadan hoşlanmaz, tembeldir. Bisiklet tabiriyle "la grinta"sı düşüktür. Meslek olarak “en az çalışarak en çok parayı kazanacağı işi” seçeceğini söyler. 

Beraber çok güleriz. İyi bir özel lisede okudu. Çoğumuzun yaptığı gibi “sadece gerektiği kadar” ve “yumurta kapıya gelince” çalışıp bitirdi. Son yıla başlarken ben hukuk, o işletme okumasının iyi olacağını düşünüyorduk. Türkiye’de ve mümkünse parasız, değilse burslu. YGS’de her iki disiplin de aynı puan tipi gerektirdiğinden hukuk-işletme gerginliğini buzdolabına kaldırdık, sonra hallolurdu nasıl olsa. 
  
Tony Hans-Joachim Martin. Üç kez dünya, bir kez olimpiyat şampiyonu. Fransa Turu’nda dört, Vuelta’da iki defa etap kazandı. Dünyanın en iyi zamana karşı bisikletçisi. Paris-Nice, Eneco, Belçika Turları’nı kazandı. Onu kazandıkları kadar, +100 km tek başına kaçıp son metrelerde yakalandığı Vuelta etabıyla da hatırlıyoruz. Yakalanmadıkları da var. Fransa Turu 2015’de Sarı Mayo’yu ilk etapta beş saniyeyle, 2. ve 3. Etap’ta ise birer saniye farkla kaçırdı. Çok üzüldü, üzüldüm. Bugün, biz okulları sıralarken bir kez daha denedi. Lastiği patlamasına rağmen ön gruba geri döndü. Atak yaptı. Tüm gücünü kullandı. Tour’un en zor etabında, en zorlu topraklarında amacına varmak için çok çalıştı. Bu kez hem etabı kazandı hem Sarı Mayo’yu.  



Mart ayı başında bir akşam, hukuk veya işletme okumayı düşünmediğini, komedyen olmayı istediğini söyledi. Üzülmememizi, mutlaka iyi bir bölüme gireceğini ama asıl amacının “standupcı” olmak olduğunu anlattı. Kursu bıraktı, ders çalışmaktan vazgeçti. Komedi kulüplerinde düzenlenen "açık mikrofon" gecelerinde beşer dakikalık showlar yapmaya başladı. Bazıları çok yetenekli olduğunu söylüyor. Birkaç gösterisine ben de gittim. Zaman zaman çok gülüyorum. Son gittiğimde şakalarını ve zamanlamasını unuttu, ciddi değildi. Sorduğumda “Pek prova yapmadan çıktım” dedi. Çok kızdım. Eğer komedi için üniversite eğitimini bir kenara itiyorsa, insan o standup gösterisine dört elle sarılmalı değil mi? Kavga ettik, bir süre görüşmedik. 

Favorilerin hemen hepsi Tony Martin’in 3” gerisinde grupla beraber bitirmiş. Pavé Etap fare doğurdu denebilir. Astana ve Nibali denemişler, olmamış. Dünkü kazadan dolayı morali bozulan Thibaut Pinot üç dakika fark yemiş. Kendisini artık GK favorileri arasından çıkaracağız haliyle. Yerine Rigo Uran ve Warren Barguil’i almak gerek. Belki birkaç kişi daha. 
  
Çocukluktan beri yetenekli olduğu yabancı dilden sınava girmeye karar verdi. Okul Fransızca olmasına rağmen İngilizce’si her zaman çok iyiydi. Bunu bilerek sınava hiç çalışmadı. Yeteneği yıllar içinde, sadece kitap okuyarak gelişmişti. Üstüne özel bir çalışma yapmadı. Sınavda 78 D 2 Y yaptı. Yanlışlarından biri iptal edildi, 577. oldu. Okul ve YGS puanları düşük olduğundan 1292.'liğe geriledi. İyi mi? Arkadaşlarım ve Buket Hanım iyi diyorlar. Mutlu muyum? Değilim. Tony Martin’in bugün kıçını yırtarak, tüm riskleri alarak, amaçladığı şey için sonuna kadar çalışarak kazandığı 5. TdF zaferini canım oğlumun sınav sonucundan daha değerli buluyorum. Biri evladım, diğeri Almanın teki… 

Bir yerde okumuştum. İnsanlarda öfkelendiğimiz, katlanamadığımız çoğu şey aslında kendimizde olan, beğenmediğimiz huylarımızmış. Tony Martin’e hayranlık duyuyorum, oğluma çok kızıyorum.

GK HEVESLİLERİ ZAMAN FARKLARI (Sarı Mayo ile):

Chris Froome................0'12"
Tejay Van Garderen......0'25"
Rigoberto Uran.............0'46"
Alberto Contador..........0'48"
Warren Barguil.............1'19"
Vincenzo Nibali.............1'50"
Alejandro Valverde.......2'03"
Nairo Quintana.............2'08"

SG/sg
7.7.15

3. ETAP (ANVERS - MUR DE HUY, 159km)


-Yağmur Durdu, Kan Gövdeyi Götürdü-

3. Etap'ta rüzgar ve yağmur yoktu ama kan ve gözyaşı akmaya devam etti. Son derece standart giden yarışta, finişe 60 km kala, yüksek hızda, yaklaşık 30 kişinin düştüğü bir kaza meydana geldi. En az 4 sporcu yarış dışı kaldı (W Bonnet, T.Dumoulin, Simon Gerrans, D. Kozontchuk). Kazadan en kötü etkilenen takım OricaGE oldu. Takımın 5 yarışçısı bu kazada düştü. Sİmon Gerrans son 6 aydaki üçüncü kırıkla yarıştan çekilde, Michael Matthews'da da kaburga kırığı olduğu söyleniyor. 

Kaza nedeniyle ambülansların meşgul olduğunu ve yarışı takip edemediklerini gerekçe gösteren Tour yönetimi etabı önce nötralize etti, sonra durdurdu. Tabii düşen Sarı Mayo herhangi biri değil de Cancellara olunca bu karar daha çabuk alındı. Fabian pelotonun son patronu. Yarın sabah etaba başlaması beklenmeyenler arasında o da var. Spartacus etabı bitirdi ama çok kötü gözüküyordu. 

Bu arada Team Sky'ın kazadan hemen sonra yüksek tempo yaptığı gözlerden kaçmadı (yan, "kaçmamış", ben arabadaydım. Öyle yazıldı, söylendi). QST patronu Patrick Lefevere de twitter'da yarışın durmasına isyan etti ama ana avrat cevaplara maruz kaldı. 

Yaklaşık 20 dakikalık aradan sonra kafile Bohissau Yokuşu tepesine kadar nötr devam etti ve son 40 km yarış yeniden başladı. Cote de Cherave'da Thibaut Pinot geride kaldı, Sky önde tempo yaparak Froome'u öne getirdi. Huy yokuşunda Contana, Quintana ve Valverde güçsüz gözükürken Purito Rodriguez ve Chris Froome herkesden iyiydiler. 




Etabı Purito aldı, Froome ikinci oldu ve bonus saniyelerle beraber Nibali'ye 13", Movistarcılar'a 17", Contador'a 24" daha fark attı. 

Tony Martin dünkü etaptan sonra bugün de bonus saniyeler yüzünden Sarı Mayo'yu alamadı. Froome kazandığı 6" ile Panzerwagen'ın bir saniye önüne geçti ve liderliği aldı. Biraz erken mi? Evet. Yarın bırakır mı? Yarın hiç bırakmak istemez ama sonraki bir etapta Team Sky mayoyu risksiz takımlardan birine vermek isteyecektir. 18 etap boyunca liderlik stresi ve yorgunluğuna gerek yok.  çok olur.  

GK HEVESLİLERİ ZAMAN FARKLARI (Sarı Mayo ile):

Chris Froome................0'00"
Tejay Van Garderen......0'13"
Rigoberto Uran.............0'34"
Alberto Contador..........0'36"
Vincenzo Nibali.............1'38"
Alejandro Valverde.......1'51"
Nairo Quintana.............1'56"
Thibaut Pinot................2'58"

(Yarın bu tablodaki isimler değişebilir.)

Yarın pavé var. P-R yarışı gibi değil elbette. Kuzey Cehennemi'nde 55 km parke yol varken yarın sadece altı sektörde toplam 13 km geçilecek. Yine de her şey mümkün. Geçen sene Nibali Tour'u Arenberg etabında kazanmıştı. Bu sene pavé'ye kadar yarışı kaybediyor. Yarın büyük oynaması gerek. Keza Contador'un da geçen yılki gibi bir zaaf göstermemesi lazım. Ve Froome. Yarınki etabı kayıpsız geçerse işi çok kolaylaşacak. 

SG/sg
6.7.15


2. ETAP (UTRECHT- ZEELAND, 166km)


-Yağmur, Rüzgar ve Gözyaşı- 

Herkesin düşündüğü oldu. Yağmur ve rüzgar pelotonu dağıttı, GK karıştı, üstelik Froome düşmedi ("asla düşmez" demiştim)... Yarışı özetlemeye gerek yok, seyreden seyretmeyene anlatsın veya açsın izlesin. 

Öncelikle, Etixx Quick Step avucundaki yarışı kaybetmeyi nasıl başardı anlamak mümkün değil. En son Omloop Het Niewsblaad'da Ian Stannard 3 QST'li arasında yarışı kazanmıştı. Büyük bir utanç kaynağıydı o yenilgi. Bu defa da inanılmaz bir şekilde hem etabı hem Sarı Mayo'yu kaybettiler. Yarış sonrası DS Brian Holm "Sanırım akşam odaya gidip kendimi asacağım" demesinin bir nedeni var. Takım, büyük bir başarıyla, doğru yer ve zamanda pelotonu kopartmayı başardı. Son kısımda Greipel ve Sagan hariç sprinter kalmamış ve QST en az 6 kişiydi. Fakat Mark Renshaw treni hiç kullanamadı, QST çok dezorganize gözüktü. Cav da renshaw'un arkasında sprinti çok erken (400 mt kala gibi) açmak zorunda kaldı ve gücü yetmedi. Andre Greipel rahatça etabı kazandı. Halbuki takım son 500'e kadar gelecek, sonra Renshaw yürüyecek, son 150'de de Cav uzayıp yarışı alacaktı. İlk etaplarda Cav'ın basireti bağlanıyor genelde ama sanırım bu kez hatanın çoğu Renshaw'da.


Fabian Cancellara da süper bir atakla son anda Cavendish'i geçip üçüncü oldu ve 4 saniye bonusla Tony Martin'e gidecek Sarı Mayo'yu çaldı. Burada herkes Cav'ın Cancellara'ya nasıl geçildiğini sorgularken nedense kimse Tony Martin'in neden Fabian'ı kontrol etmediğini sormuyor. Etixx Quick Step Belçika'ya 2 mayo ve bir etap zaferiyle gidecekken şimdi elinde sadece Takım Klasman liderliği var. Akşam Patrick Lefevere herkesin canına okumuştur. 




Movistar'ın yağmur ve çapraz rüzgarda zorlanacağını biliyorduk ama Nibali ve LottoNL gençlerinin de aynı duruma düşecekelerini kestirememiştim. Aslında Nibali peloton ilk koptuğunda ön gruptaydı ama Adam Hansen'ın kazasında geride kaldı ve bir daha da yetişemedi. Nairo, Valverde ve Thibaut Pinot da Kuzey Denizi ve EtixxQST'in gazabına geldiler. Buna karşılık Froome, Contador ve Tejay vanGarderen ön tarafta kalmayı başararak rakiplerine yaklaşık 1'28" fark attılar. EtixxQST'in tek tesellisi, Rigoberto Uran'ın, başarılı bir ITT ardından, dün de yarışı ön grupla bitirmesi oldu. Contador, ön grupta çalışmayan BMC ve Team Sky'ı ciddi eleştirdi. Hakikaten her iki takım da oldukça gönülsüzdüler.

GK HEVESLİLERİ ZAMAN FARKLARI (Sarı Mayo ile):

Rigoberto Uran.............0'42"
Tejay VanGarderen.......0'44"
Chris Froome................0'48"
Alberto Contador..........1'00"
Thibaut Pinot................2'07"
Vincenzo Nibali.............2'09"
Alejandro Valverde........2'22"
Nairo Quintana.............2'27"

Bugün 159.5 km'lik Anvers - Mur de Huy etabı koşulacak. Astana ve Movistar'dan kayıplarını azaltacak numaralar görmek şaşırtıcı olmaz. Nairo ve Valverde Cote de Cherave'da önlerde olup Mur de Huy'de kazanmak isteyecekler. Nibali ise asıl numarasını yarına saklayacak gibi.

Göreceğiz. 


SG/sg
6.7.15
11:10

30 Aralık 2014 Salı

Kalmış Malzemeden Yıl Sonu Yazısı

Aylardir yazmadığım gibi, yazmaya dair bir itki de yok. En son 10 Eylül’de Ray Rice’ın kadın dayağı bahanesiyle yazmışım. Motive eden olaya da bakınız! Üstün dehalar, büyük yazarlar falan kriz zamanlarında çıkarmış ya, ülkenin bu kriz şartlarında dahi üç satır yazamıyorsam, ne büyük, ne de yazar olmadığım anlaşılmıştır. Zaten gelecek vaad etme yaşım da geçti, yaşamın çalkantılarında sallanıp duruyorum (pardon ama "itki" ne demek?). 

Açıkçası, bu kuraklığı, twitter ve instagram’ın “kendimi ifade etme ihtiyacı”mı gidermesine bağlıyorum. Yoksa ellerim düğümlenmiş değil. Evet, son çocuğum da YGS/LYS hazırlık sarmalına girdi, gerginiz. Ekonomi durgun ve şirketin karlılığı düşüyor, tadımız kaçık. Ülkemin içine itildiği ortamdan dolayı aşırı mutsuzum ama bunlar beni durdurmazdı. O 140 karakter veya şipşak çekilen resmin altına attırılmış iki satır, buhar tankına yerleştirilen istim tahliye vanası görevi görüyordu. Bir şeyler biriktikçe, tırt bir tweet’le rahatlayıp atalete geri dönmek hem tembelliği getiriyor hem de o istimi alıyor işte. Üstelik, iki cümleyle rahatladığıma göre çok da birikim oluşmuyormuş. Bir de, bu sene, “Veloturk” projesi çok emek ve zamanımı aldı. Yazı yazacak halim kalmadı çoğu zaman.

Sayın ve sevgili blog partnerim Savaş’ı durduran ise gereksiz bir “sorumlu baba figürü” çizme hevesi oldu. Şubat 2011’de doğan Özgür’ü ataerkil bir Türk babası gibi karısına bırakacağına, modern erkek triplerine girerek, mamasından alt bezine, psikolojisinden, kreşe alıştırma dönemine (kuluçka dönemi gibi oluyor) kadar her şeyiyle ilgilenince o da blogu tavsattı. Zaten tuttuğu takımlar -biri hariç- Kaybedeler Ligi -hatta Konferansı- olduğundan adamı yazmaya motive edecek durum da doğmuyordu. İnsan Jay Cutler’ın ve Cubs'ın (hatta Knicks'in) performansından nasıl motive olabilir ki yani?

Savaş’la bu siteyi kurarken “futbol dışı yazılar” diye konuştuk ve de hiç bozmadık. Çok da iyi olmuş. Aslında, geçen dört yılda, özellikle Türk futbolunda yazılacak bir sürü şey oldu ama çoğu mide bulandıracak kıvamdaydı. Hem zevk için yazı yaz hem öğür, ı-ıh! Boka bulaşmadan, bisiklet, beyzbol, amerikan futbolu, gibi işlere daldık. Ülke meselelerinden uzakta kalmış elitist, beyaz Türk tavrına benzediğini kabul ediyorum ama, spor gibi, aslında hiçbir işe yaramayan bir konuda, keyfe keder işler yapıyoruz. Dolayısıyla canımız isteyince yazdık, istediği halde yazmadığımız, yazamadığımız zamanlar da oldu.  

Savaş’ın ve benim yazılarımızdan hoşlananlar ara ara “Yazsanıza ya..?!”diye sitem ettikçe gerçekten çok utanıyorum. Yazmam gerek ama elim gitmiyor. Yazıyla, bisikletle olduğu gibi bir ilişkim var. Bindikçe daha çok binmek istiyorum ama ayrı kaldıkça uzaklaşıyorum. Yazıların da arası açıldıkça heves azalıyor, yazarken ne kadar eğlendiğimi unutuyorum.

En son, geçen akşam Püzant Bey’in pasına Mustafa Bey’in plasesi utanç bardağımı doldurunca yazının başına oturdum, buraya kadar geldi. Eee buradan ne tarafa?

2014 yol bisikleti sezonunun bir özetini yapmayacağım. Hem bilgiye ulaşmak eskisinden çok daha kolay olduğundan bu tip yazılara olan talep azaldı hem de web üstünde hemen her dilde dilde çok daha iyi yazılar zaten çıktı. Bisiklet veya değil aklımda yer eden, beni heyecanlandıran, üzen, sevindiren sportif olaylara dokunmak istiyorum.

DEUTSCHLAND, DEUTSCHLAND UBER ALLES!! 


7 gol yenir mi ya?



Bence yılın spor olayı Almanya’nın Brezilya’ya Dünya Kupası yarı finalinde 7 atması oldu. Cidden. Futbol yazmıyoruz tamam ama bu başka bir şey. Tsunami, deprem, adına ne dersen. Ağzım açık seyrettim. İki golü içkime buz koyarken kaçırdım düşünün. Karım salonda çığlık çığlığa “Yine attılaaar!!” diye bağırdıkça koşarak salona gelip golün tekrarını görüyor, cin ve toniğin hassas dengesini bir kimyager titizliğiyle ayarlamak için mutfağa döndüğümde yine çığlıklar atıyordu “Goool!” diye. Hayatta bir kere yaşanacak bir şeydi bu. 1950’de Maracana’da, Uruguay’a yenilince saatlerce statta çakılı kalan bir ülke, tarihinin en acı yenilgisini yine kendi evinde aldı. Maçın sonuna doğru eşimin acıma hissi öne çıktı. Bana dönüp “Atmasınlar artık Sarper yaaa!!” diye Almanlar’a müdahale etmemi istemeye başladı. Kadınlarda merhamet duygusu, erkeklerde ise –en azından bende- dramın daha inanılmaz ve büyük olması isteğini uyandıran bir maçtı (“10-0 olsun anasını satiim, bir daha nerede görürüm bu skoru?” gibi).

NFL

Bisiklete gelmeden önce Amerikan futbol ligi NFL’e dalayım. Yasaklanmadan (veya evrim geçirmeden) önce ne kadar seyredebilirsem kendimi şanslı sayacağım bir show. Tam bir takım sporu. %99 pozisyonel taktiğe dayalı, rakibi yanıltmaya yönelik hamlelerle dolu, gladyatörler tarafından oynanan bir satranç maçı (bisiklet sporu da tekerlek üstünde satranç diye tanımlanır bilirsiniz). Oyunun hala anlamadığım onyüzmilyonbin kuralı ve inceliği var ama gittikçe daha çok bağlanıyorum. Elbete bisiklet sevgimi geçemez çünkü kar ve pazarlama üstüne inşa edilmiş suni bir spor. Halkın ve basının tepkisine göre zırt pırt kuralları değişen, sürekli bir hikaye, karşıtlık, rekabet (artık malı ne sattıracaksa) yaratmaya yönelik, tek elden yönetilen bir gösteri. Tüm bunların farkındayım. Ama "bilinçli naiflik" dediğim bir ruh hali içinde merak ve heyecanımı besleyen bir sürü öge bulabiliyorum. 

Önceki hayatımı geçirdiğim Boston kentinin takımı, canımız ciğerimiz New England Patriots hastasıyım (1700'lerde Kırmızı Urbalılar'a karşı savaştım buna eminim). Bu sezon (yani geçen sezon:2013-2014), yine AFC Finali’ne çıkmayı başardık. Zaten son 15 yılın en başarılı takımıyız. Beş kez Super Bowl oynadık, 3 defa kazandık. Ama bu sene, SB öncesi yarı final demek olan AFC Şampiyonluk maçında, elleri kırılasıca, boynu altında kalasıca Peyton Manning’e boyun eğdik (herif dört kere boyun ameliyatı olduğundan mecazi bir dilek değildir). Tabii çok üzüldüm. Tom Brady ve coach Belichick şu ahir ömürlerinde beraberce 2-3 sene daha mücadele edecekler. Bir Super Bowl oynamak daha haklarıydı. Ama olmadı, olamadı. Savunmamız, hele "secondary" denen arka taraf kötüydü. Denver akıllı bir oyun ve Brady’nin kötü performansıyla finale çıktı.
Kaybedince teselli olarak evde böyle bir olay var.
Ama çıktıklarına pişman oldular. Sezonun en iyi hücum takımı olan Broncos, Pete Carroll’un başında olduğu Seattle Seahawks’a 43-8 gibi bir hezimetle yenildi (Carroll hem USC hem de Pats’in eski hocasıdır, ben sevmeyeyim kim sevsin). Daha maçın ilk oyununda, Broncos center’ının yanlış snap’i sonucu, top Manning’in başının üstünden uçtu gitti. Denverlılar topa end zone’da anca yetişip tutabildiler. Kurallarda bu olayın adı “safety” ve karşı takıma 2 puan yazar. Ne Manning ne de takımın geri kalanı bu ilk şoktan kurtulamadılar. Manning 1 TD/2 INT ve 280 yd ile kariyerinin kötü günlerinden birindeyken, daha iki yıllık Seahawks QB’i Russell Wilson yaşından umulmayacak bir olgunlukla 2 TD attı. Manning beter olsun derim başka bir şey demem. Schadenfreude’den sarhoş oldum. 

"Yine kaybettim ve evdeki Gisele değil..."

Aslında bu maç elbette 2013 sezonunun finaliydi ama Şubat ayında oynandığı için bu seneye girmiş oldu. Bu hafta da 2014-2015 normal sezonun ilk playoff maçları oynanacak ve gözüken yeni bir Broncos-Patriots yarı finali. Yürek yemiş Vatanseverlerimiz’den bizi yine Super Bowl’a taşımalarını diliyoruz. Peyton’u geçeriz, bu aralar iyi oynamıyor ama Seattle (finale kalırsa) yine müthiş maalesef. İşimiz zor.

VELOTURK 




2014’ün kişisel olarak en önemli spor olayı ise ”Veloturk” oldu. Aslında bu bir sosyal sorumluluk projesi, spor tarafı ikinci plandaydı. Beş arkadaş, “1000 çocuğa 1000 bisiklet” parolasıyla, Anadolu’nun gelir düzeyi düşük illerindeki çocuklara bisiklet hediye etme amacıyla bir işe soyunduk. Avrupa’daki amatör bisiklet yarışlarına katılıp dikkat çekmeyi, böylelikle bulacağımız sponsorlar ve halka satacağımız tişörtlerden elde edilecek gelirle de bisikletlerin maliyetlerini karşılamak üstüne bir plan gerçekleştirdik.  Sabahları 06:00’da kalkıp fitness antrenmanları yaptık, bol bol bisiklete bindik, diyet yaptık. Avrupa’da dört yarışa katıldık, biri hariç hepsini bitirdim (Kopenhag’da 60. km'de düşüp yarışı bırakışımın acı hikayesi burada). 


Vélo 24h - LeMans

Sonuçta Van, Tatvan, Bitlis ve Soma’da 500 bisiklet dağıtık. Daha 170 bisikletlik fonumuz var. 1000 bisiklete ulaşamadık ama projeyi daha da büyütmeye karar verdik (çünkü rahat kıçımıza batıyor). Sırada inşallah daha çok çocuğa bisiklet hediye etmek ve lise öğrencileriyle bir yol bisikleti takımı kurma projesi var. Dikkat çekip fon oluşturmak için de yine yarışlara katılacağız. Bir başka sürprizimiz daha var ama onu şimdi yazmayacağım. Bu projedeki takım arkadaşlarım Arda Türkmen, Okan Can Yantır, Aydın Diricanlı ve Berkem Ceylan'a sevgilerimi, tüm sponsorlarımıza teşekkürlerimi, para verip Veloturk tişörtü alan yüzlerce hayırsevere de da şükranlarımı sunarım. 


YOL BİSİKLETİ

Bu yılki Fransa Turu’ndan beklentimiz çoktu. Froome ve Contador savaşacak, Nibali onları zorlayacak, çok çekişmeli ve güzel etaplar izleyecektik. Daha ikinci etapta Nibali’nin Sarı Mayo için yaptığı atak Sicilyalı’nın vuruşmadan teslim olmayacağını düşündürdü. Ama Fransa Turu’nda ne zaman parkura Paris-Roubaix esintileri gelse birileri dağılır (Frank Schleck, Lance Armstrong). Bu sene ilk giden Chris Froome oldu. Favori olma gerginliği mi yoksa takımın koruma kollama görevini tam yapamaması mıdır nedir, Froome daha İngiltere’deki Grand Départ etaplarında düşmeye başladı. Ama en kötüsü ve ipini çeken 5. Etap Ypres-Arenberg’de arka arkaya iki kez düşerek yarışa veda etmesi oldu. Aynı etapta Contador da Nibali’ye zaman kaybetti ama sonradan bu kaybın da anekdot olarak kaldığını gördük. Contador 10. Etap’ta kötü bir kaza geçirerek yarış dışı kaldı. Bacağının kırıldığı açıklandı ama bir ay sonraki Vuelta performansı o kadar iyiydi ki kırığın niteliği bayağı tartışıldı.



Vincenzo Nibali’nin, iki büyük rakibi daha yarış dışı kalmadan fark atmaya başladığını hatırlıyoruz. Dolayısıyla Froome ve Contador’un yokluğunda Le Tour’u kazandığı için kendisine Abdurrahman Çelebi muamelesi yapmaya gerek yok. Bu yılın en önemli yarışını bileğinin hakkıyla, en yakın rakibine 7’37” fark atarak kazandı. 




Contador Vuelta’yı Froome’un 1’10” önünde kazanırken son dere akıllı bir yarış koştuğunu hatırlıyorum. Ama yılın Nibali’yle beraber en güzel performansı Giro galibi Nairo Quintana’dan geldi. 2013’te TdF’da ikinci olmasına rağmen Movistar onu bu sene Giro’da değerlendirmeyi seçti. Movistar patronu Eusebio Unzue, Nairo’nun TdF’da kazanma baskısı yaşamadan, kendi karakterine daha uygun Giro yokuşlarında başarılı olacağını hesap etmişti. Arada Valevrde’yi kayırma niyeti olmasa daha da zevkle onaylayacağım bir karardı bu. Sonuçta Quintana daha 25 yaşını bile bitirmedi. Önünde nereden baksak 10 yıllık fırsat penceresi var. Nitekim 2015’de onu Fransa Turu’nda göreceğiz mutlaka. Üstelik Vuelta 2014’de yaşadığı kazayla daha da olgunlaşmış olarak. 




UCI Dünya Şampiyonası oldukça sönük bir parkurda ve fazla heyecan yaratmadan geçti. Fakat sezonun en dikkat çeken sporcularından Michal Kwiatkowski’nin, son kilometrelerdeki risk dolu atağı ona zaferi getirdi. Bisikleti bunun için çok seviyoruz. Zafer için küçücük bir umut için varken bile her şeyi göze alıp atak yapanlar olduğu için. Elbette bu zaferde Dünya Şampiyonları’nda taktik IQ’su 20 civarında seyreden Valverde ve İspanyol takımının da etkisi büyüktü. ITT’de Wiggins’in Panzerwagen’ı geçişi ise yılın zamana karşı olayıydı bence.

ITT demişken Jens Voigt’un Saat Rekoru’na da değinmek gerek. UCI Başkanı Brian Cookson’un Saat Rekoru kurallarında yaptığı değişimle tekrar canlanan rekor denemelerinin ilkini, emekli olan Voigt denedi ve kırdı. Hemen arkasından birçok saata karşıcı da olaya sarıldı ama Voigt kadar ilgi ve sempati kazanmaları zor gözüküyor (Wiggo, Fabian ve Panzer denerlerse olay büyür elbette). 




Yıl boyunca koşulan Klasikler de ilginçti. Valverde’nin Fleche Wallonne, Simon Gerrans’ın L-B-L’i kazanırkenki fırsatçılıkları hatırlanmaya değer ama Fabian Cancellara’nın, üç Belçikalı’yı sprintte geçerek kazandığı De Ronde hala aklımda. Son 2 km’lik dümdüz yol şeridinde üç rakibini de tartıp, arkadan sprinti kendi açıp sonuna kadar gitmesi nefes kesiciydi. Yani, yıl içinde odur, budur, bir sürü yarışçıyı beğeniyoruz ama Cancellara başka bir olay. 1960 ve 70’lerde yarışsaydı adına ne kitaplar yazılırdı kimbilir. Modern zamanların ruhu efsane yaratmamıza izin vermiyor artık.

VOLVO OCEAN RACE          

Hemen hemen hiç yazmasam da çok hayranlıkla takip ettiğim bir spor da açık deniz yat yarışları. Vendée Globe, La Route de Rhum, Barcelona World Race, The Transat, Velux 5 Oceans ve Volvo Ocean Race bunların en önemlileri. Şu aralar Volvo Ocean Race sürüyor, 31 Aralık’ta da Barcelona World Race başlayacak. Bu yarışların içinde en zoru dünya etrafında, tek başına, yardım almadan non-stop koşulan Vendée Globe. Ama maalesef onun için 2016 Kasım’ını beklememiz gerekiyor.




Bu seneki Volvo Ocean Race’e 7 tekne, dokuzar kişilik tayfayla katılıyor. Tekneler “one design” yani tek elden çıkma, Farr tasarımı. Yarış 9 ayak üstünden koşuluyor. Halen 2. ayak bitti ve yelkenciler Abu Dhabi’de. Yarışın ilk etabı (Alicante-Cape Town) sonunda birinci ve ikinci arasındaki fark sadece 12 dakikaydı. İnanılmaz!! 25 gün ve 6,500 mil yarışıp sadece 12 dakika farkla yarış kazanmak veya kaybetmek…  

Cape Town-Abu Dhabi arasındaki 2. ayakta ise inanılmaz bir şey oldu. Danimarka teknesi Team Vestas Wind, her türlü navigasyon cihazı ve detaylı haritaya rağmen, Mauritius Adası’nin 200 mil uzağında, okyanusun ortasında, gecenin bir yarısı karaya oturdu!!! Rota üstündeki mercan resifini fark etmeyen ekip kayalıklara kafadan daldı. Video çok dramatik.




Gece boyu dalgaların tekneyi habire kayalara vurması sonucu sabaha karşı tayfa dağılmakta olan gemiyi terk etti.  Birkaç saat sonra sahil koruma botu (kıçtan takma küçük bir motor) onları kurtardı ama tekne kullanılmaz hale gelmişti bile. Olayın arkasında büyük bir ihmal ve hatalar zinciri var ama soruşturma komisyonu daha raporunu açıklamadı. Fakat kaza navigasyon cihazlarındaki bir sorundan kaynaklanmamışsa, kaptan Chris Nicholson ve navigatör Wouter Verbraak’ın  profesyonel spor hayatları bitmiş olabilir.

Ha bu arada, yarışta Alaton Ailesi’nin şirketi Alvimedica’nın sponsor olduğu bir tekne de var. Türk tayfa yok ama Türk bayrağı geminin kıçında yerini almış durumda. Team Alvimedica  halen 10 puanla dördüncü durumda.

NBA

Basketbol çok deli divane olduğum bir spor değil. Bir kere bizim takım(lar) oynarken çok heyecanlanıyorum ve seyredemiyorum. Sonra tüm yaz antrenman yaptığım halde boyumun 2 metre olmayacağı belli olunca 13 yaşında kenara itilip sigara ve politikaya itilmiş bir ergenliğin acısı var. Üstelik yeteneksizim de. Nasıl seveyim ki!!

NBA’de maç özetleri hoşuma gidiyor ama tüm bir maçı izlemeye sabrım yetmiyor. Jordan emekli olduğundan beri tüm bir maçı seyretmiş değilim. Genelde özetlere alınan artistik hareketlerde pek yer bulamayan, Texas’ın itilmiş kakılmış kenti San Antonio’nun takımı Spurs, basit, efektif ve gerçek basketbol oynayarak bir kez daha şampiyon oldu. Yaşlı adamların gençlere geçirmesine bayılıyorum ya, işte Parker-Ginobili-Duncan üçlüsü, başlarında huysuz, aksi, basını sevmeyen, eski hava subayı Greg Popovich ile beraber başarıya ulaşınca yüreğimin yağları eridi. Hem de LeBron’lu Miami’yi tokatlayarak. Spurs’ün oyununa herkes sıkıcı diyor ama işte o sıkıcılıkta muhteşem bir kalite var aslında. Takım hep boş adamı arıyor, kimse bencillik yapmıyor, sabırla top çeviriyorlar ve sonunda boş şutu buluyorlar. 



Sıkıcı diye eleştirilen Popovich neyse ki sadece takımın sahibi Peter Holt'a hesap veriyor. Holt da aynı yollarda bir adam. 1993’de takım San Antonio’yu terk etmesin diye para koyup takımı satın almış. Popovich’i 18 yıldır takımın başında tutuyor. Sosyal projelere hep önem veren, takımın her zaman şehir için de yararlı olmasını isteyen biri. Zengin ve Cumhuriyetçi elbette ama o kadar kusur olsun. 


Popovich gözükmüyor ama patron öndeki amca..
Holt’un değerleri ister istemez takıma yansıyor elbette. David “Amiral” Robinson’dan bayrağı devralan Tim Duncan ve Parker, deli paralar isteyerek takımın bütçesini zorlamak yerine, daha azını kabul ediyorlar. 30 sayı atmak için zorlamak yerine 14 sayı, 12 ribaund, 7 asist daha değerli onlar için. Zaten Duncan havalı tavalı işleri sevmeyen, özel hayatını büyük bir mahremiyet içinde saklayan, basınla falan çok konuşmayan biri. Malum tanımlamayla “leads by example”. Yani konuşup bağırarak değil iş yaparak örnek oluyor. O az parayı kabul edince diğerleri de evet diyorlar. Takım “lüks vergisi” ödemeden yıllardır başa güreşiyor. Bu sayede diğer pozisyonlara da iyi oyuncular alınabiliyor. Popovich de oyuncularını kolluyor. Yaşlı kurtlarını yorgunlarsa deplasmanlara götürmüyor. 

Velhasıl NBA’de Jordan ve başkentim Boston faktörü nedeniyle uzun yıllar göz ucuyla seyrettiğim San Antonio Spurs, hala göz ucuyla seyrediyor olsam da, bu sene kalbimde bir yer edindi. Alçakgönüllü, fedakar, az konuşan, tüm maharetini sadece sahada gösteren bir takım. “Profesyonel sporcu olsaydım…” adlı çocukluk hayallerimin vücut bulmuş hali.

Beyzboldan bahsetmedim. 2013'de şampiyon olan canım Red Sox'umun felaket sezonundan, bir atıcının (Madison Bumgarner- SF Giants) tek başına 2.5 maç kazanarak takımını şampiyon yapmasından, NY Yankees'in bayrak ismi, kaptanı, düşmanımız Derek Jeter'ın emekli oluşundan dalıp çıkabilirdim (beni deli etmek için gitti bir de Players' Tribune diye yayıncılık işine girdi). Sonra kriket yazıp okuyucunun çürük domateslerini tutmaya çalışabilirdim; kafasına gelen kriket topuyla ölen 2 sporcu oldu geçen iki ay içinde. Tenis gibi epik karakterlerle dolu bir sporda D.F. Wallace gibi olmasa da bu senenin şerefine bir "Federer Anı" yazabilirdim. Ama durmam lazım. Çünkü, çoğunu okuyamadığım harika kitapların büyük yazarı Haruki Murakami, günlük yazı emekçiliğini, hala yazacak bir şeyleri varken durdurduğunu söyler. Böylce ertesi güne yazma isteğiyle başlarmış. Ben de bu yılı, hala yazacak bir sürü konu varken bırakayım. Umarım seneye daha çok yazarım.

Spora fazla önem vermeyin ama spor yapın. Sevdiklerinizle beraber mutlu, sağlıklı bir yeni yıl dilerim.