contador etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
contador etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

30 Aralık 2014 Salı

Kalmış Malzemeden Yıl Sonu Yazısı

Aylardir yazmadığım gibi, yazmaya dair bir itki de yok. En son 10 Eylül’de Ray Rice’ın kadın dayağı bahanesiyle yazmışım. Motive eden olaya da bakınız! Üstün dehalar, büyük yazarlar falan kriz zamanlarında çıkarmış ya, ülkenin bu kriz şartlarında dahi üç satır yazamıyorsam, ne büyük, ne de yazar olmadığım anlaşılmıştır. Zaten gelecek vaad etme yaşım da geçti, yaşamın çalkantılarında sallanıp duruyorum (pardon ama "itki" ne demek?). 

Açıkçası, bu kuraklığı, twitter ve instagram’ın “kendimi ifade etme ihtiyacı”mı gidermesine bağlıyorum. Yoksa ellerim düğümlenmiş değil. Evet, son çocuğum da YGS/LYS hazırlık sarmalına girdi, gerginiz. Ekonomi durgun ve şirketin karlılığı düşüyor, tadımız kaçık. Ülkemin içine itildiği ortamdan dolayı aşırı mutsuzum ama bunlar beni durdurmazdı. O 140 karakter veya şipşak çekilen resmin altına attırılmış iki satır, buhar tankına yerleştirilen istim tahliye vanası görevi görüyordu. Bir şeyler biriktikçe, tırt bir tweet’le rahatlayıp atalete geri dönmek hem tembelliği getiriyor hem de o istimi alıyor işte. Üstelik, iki cümleyle rahatladığıma göre çok da birikim oluşmuyormuş. Bir de, bu sene, “Veloturk” projesi çok emek ve zamanımı aldı. Yazı yazacak halim kalmadı çoğu zaman.

Sayın ve sevgili blog partnerim Savaş’ı durduran ise gereksiz bir “sorumlu baba figürü” çizme hevesi oldu. Şubat 2011’de doğan Özgür’ü ataerkil bir Türk babası gibi karısına bırakacağına, modern erkek triplerine girerek, mamasından alt bezine, psikolojisinden, kreşe alıştırma dönemine (kuluçka dönemi gibi oluyor) kadar her şeyiyle ilgilenince o da blogu tavsattı. Zaten tuttuğu takımlar -biri hariç- Kaybedeler Ligi -hatta Konferansı- olduğundan adamı yazmaya motive edecek durum da doğmuyordu. İnsan Jay Cutler’ın ve Cubs'ın (hatta Knicks'in) performansından nasıl motive olabilir ki yani?

Savaş’la bu siteyi kurarken “futbol dışı yazılar” diye konuştuk ve de hiç bozmadık. Çok da iyi olmuş. Aslında, geçen dört yılda, özellikle Türk futbolunda yazılacak bir sürü şey oldu ama çoğu mide bulandıracak kıvamdaydı. Hem zevk için yazı yaz hem öğür, ı-ıh! Boka bulaşmadan, bisiklet, beyzbol, amerikan futbolu, gibi işlere daldık. Ülke meselelerinden uzakta kalmış elitist, beyaz Türk tavrına benzediğini kabul ediyorum ama, spor gibi, aslında hiçbir işe yaramayan bir konuda, keyfe keder işler yapıyoruz. Dolayısıyla canımız isteyince yazdık, istediği halde yazmadığımız, yazamadığımız zamanlar da oldu.  

Savaş’ın ve benim yazılarımızdan hoşlananlar ara ara “Yazsanıza ya..?!”diye sitem ettikçe gerçekten çok utanıyorum. Yazmam gerek ama elim gitmiyor. Yazıyla, bisikletle olduğu gibi bir ilişkim var. Bindikçe daha çok binmek istiyorum ama ayrı kaldıkça uzaklaşıyorum. Yazıların da arası açıldıkça heves azalıyor, yazarken ne kadar eğlendiğimi unutuyorum.

En son, geçen akşam Püzant Bey’in pasına Mustafa Bey’in plasesi utanç bardağımı doldurunca yazının başına oturdum, buraya kadar geldi. Eee buradan ne tarafa?

2014 yol bisikleti sezonunun bir özetini yapmayacağım. Hem bilgiye ulaşmak eskisinden çok daha kolay olduğundan bu tip yazılara olan talep azaldı hem de web üstünde hemen her dilde dilde çok daha iyi yazılar zaten çıktı. Bisiklet veya değil aklımda yer eden, beni heyecanlandıran, üzen, sevindiren sportif olaylara dokunmak istiyorum.

DEUTSCHLAND, DEUTSCHLAND UBER ALLES!! 


7 gol yenir mi ya?



Bence yılın spor olayı Almanya’nın Brezilya’ya Dünya Kupası yarı finalinde 7 atması oldu. Cidden. Futbol yazmıyoruz tamam ama bu başka bir şey. Tsunami, deprem, adına ne dersen. Ağzım açık seyrettim. İki golü içkime buz koyarken kaçırdım düşünün. Karım salonda çığlık çığlığa “Yine attılaaar!!” diye bağırdıkça koşarak salona gelip golün tekrarını görüyor, cin ve toniğin hassas dengesini bir kimyager titizliğiyle ayarlamak için mutfağa döndüğümde yine çığlıklar atıyordu “Goool!” diye. Hayatta bir kere yaşanacak bir şeydi bu. 1950’de Maracana’da, Uruguay’a yenilince saatlerce statta çakılı kalan bir ülke, tarihinin en acı yenilgisini yine kendi evinde aldı. Maçın sonuna doğru eşimin acıma hissi öne çıktı. Bana dönüp “Atmasınlar artık Sarper yaaa!!” diye Almanlar’a müdahale etmemi istemeye başladı. Kadınlarda merhamet duygusu, erkeklerde ise –en azından bende- dramın daha inanılmaz ve büyük olması isteğini uyandıran bir maçtı (“10-0 olsun anasını satiim, bir daha nerede görürüm bu skoru?” gibi).

NFL

Bisiklete gelmeden önce Amerikan futbol ligi NFL’e dalayım. Yasaklanmadan (veya evrim geçirmeden) önce ne kadar seyredebilirsem kendimi şanslı sayacağım bir show. Tam bir takım sporu. %99 pozisyonel taktiğe dayalı, rakibi yanıltmaya yönelik hamlelerle dolu, gladyatörler tarafından oynanan bir satranç maçı (bisiklet sporu da tekerlek üstünde satranç diye tanımlanır bilirsiniz). Oyunun hala anlamadığım onyüzmilyonbin kuralı ve inceliği var ama gittikçe daha çok bağlanıyorum. Elbete bisiklet sevgimi geçemez çünkü kar ve pazarlama üstüne inşa edilmiş suni bir spor. Halkın ve basının tepkisine göre zırt pırt kuralları değişen, sürekli bir hikaye, karşıtlık, rekabet (artık malı ne sattıracaksa) yaratmaya yönelik, tek elden yönetilen bir gösteri. Tüm bunların farkındayım. Ama "bilinçli naiflik" dediğim bir ruh hali içinde merak ve heyecanımı besleyen bir sürü öge bulabiliyorum. 

Önceki hayatımı geçirdiğim Boston kentinin takımı, canımız ciğerimiz New England Patriots hastasıyım (1700'lerde Kırmızı Urbalılar'a karşı savaştım buna eminim). Bu sezon (yani geçen sezon:2013-2014), yine AFC Finali’ne çıkmayı başardık. Zaten son 15 yılın en başarılı takımıyız. Beş kez Super Bowl oynadık, 3 defa kazandık. Ama bu sene, SB öncesi yarı final demek olan AFC Şampiyonluk maçında, elleri kırılasıca, boynu altında kalasıca Peyton Manning’e boyun eğdik (herif dört kere boyun ameliyatı olduğundan mecazi bir dilek değildir). Tabii çok üzüldüm. Tom Brady ve coach Belichick şu ahir ömürlerinde beraberce 2-3 sene daha mücadele edecekler. Bir Super Bowl oynamak daha haklarıydı. Ama olmadı, olamadı. Savunmamız, hele "secondary" denen arka taraf kötüydü. Denver akıllı bir oyun ve Brady’nin kötü performansıyla finale çıktı.
Kaybedince teselli olarak evde böyle bir olay var.
Ama çıktıklarına pişman oldular. Sezonun en iyi hücum takımı olan Broncos, Pete Carroll’un başında olduğu Seattle Seahawks’a 43-8 gibi bir hezimetle yenildi (Carroll hem USC hem de Pats’in eski hocasıdır, ben sevmeyeyim kim sevsin). Daha maçın ilk oyununda, Broncos center’ının yanlış snap’i sonucu, top Manning’in başının üstünden uçtu gitti. Denverlılar topa end zone’da anca yetişip tutabildiler. Kurallarda bu olayın adı “safety” ve karşı takıma 2 puan yazar. Ne Manning ne de takımın geri kalanı bu ilk şoktan kurtulamadılar. Manning 1 TD/2 INT ve 280 yd ile kariyerinin kötü günlerinden birindeyken, daha iki yıllık Seahawks QB’i Russell Wilson yaşından umulmayacak bir olgunlukla 2 TD attı. Manning beter olsun derim başka bir şey demem. Schadenfreude’den sarhoş oldum. 

"Yine kaybettim ve evdeki Gisele değil..."

Aslında bu maç elbette 2013 sezonunun finaliydi ama Şubat ayında oynandığı için bu seneye girmiş oldu. Bu hafta da 2014-2015 normal sezonun ilk playoff maçları oynanacak ve gözüken yeni bir Broncos-Patriots yarı finali. Yürek yemiş Vatanseverlerimiz’den bizi yine Super Bowl’a taşımalarını diliyoruz. Peyton’u geçeriz, bu aralar iyi oynamıyor ama Seattle (finale kalırsa) yine müthiş maalesef. İşimiz zor.

VELOTURK 




2014’ün kişisel olarak en önemli spor olayı ise ”Veloturk” oldu. Aslında bu bir sosyal sorumluluk projesi, spor tarafı ikinci plandaydı. Beş arkadaş, “1000 çocuğa 1000 bisiklet” parolasıyla, Anadolu’nun gelir düzeyi düşük illerindeki çocuklara bisiklet hediye etme amacıyla bir işe soyunduk. Avrupa’daki amatör bisiklet yarışlarına katılıp dikkat çekmeyi, böylelikle bulacağımız sponsorlar ve halka satacağımız tişörtlerden elde edilecek gelirle de bisikletlerin maliyetlerini karşılamak üstüne bir plan gerçekleştirdik.  Sabahları 06:00’da kalkıp fitness antrenmanları yaptık, bol bol bisiklete bindik, diyet yaptık. Avrupa’da dört yarışa katıldık, biri hariç hepsini bitirdim (Kopenhag’da 60. km'de düşüp yarışı bırakışımın acı hikayesi burada). 


Vélo 24h - LeMans

Sonuçta Van, Tatvan, Bitlis ve Soma’da 500 bisiklet dağıtık. Daha 170 bisikletlik fonumuz var. 1000 bisiklete ulaşamadık ama projeyi daha da büyütmeye karar verdik (çünkü rahat kıçımıza batıyor). Sırada inşallah daha çok çocuğa bisiklet hediye etmek ve lise öğrencileriyle bir yol bisikleti takımı kurma projesi var. Dikkat çekip fon oluşturmak için de yine yarışlara katılacağız. Bir başka sürprizimiz daha var ama onu şimdi yazmayacağım. Bu projedeki takım arkadaşlarım Arda Türkmen, Okan Can Yantır, Aydın Diricanlı ve Berkem Ceylan'a sevgilerimi, tüm sponsorlarımıza teşekkürlerimi, para verip Veloturk tişörtü alan yüzlerce hayırsevere de da şükranlarımı sunarım. 


YOL BİSİKLETİ

Bu yılki Fransa Turu’ndan beklentimiz çoktu. Froome ve Contador savaşacak, Nibali onları zorlayacak, çok çekişmeli ve güzel etaplar izleyecektik. Daha ikinci etapta Nibali’nin Sarı Mayo için yaptığı atak Sicilyalı’nın vuruşmadan teslim olmayacağını düşündürdü. Ama Fransa Turu’nda ne zaman parkura Paris-Roubaix esintileri gelse birileri dağılır (Frank Schleck, Lance Armstrong). Bu sene ilk giden Chris Froome oldu. Favori olma gerginliği mi yoksa takımın koruma kollama görevini tam yapamaması mıdır nedir, Froome daha İngiltere’deki Grand Départ etaplarında düşmeye başladı. Ama en kötüsü ve ipini çeken 5. Etap Ypres-Arenberg’de arka arkaya iki kez düşerek yarışa veda etmesi oldu. Aynı etapta Contador da Nibali’ye zaman kaybetti ama sonradan bu kaybın da anekdot olarak kaldığını gördük. Contador 10. Etap’ta kötü bir kaza geçirerek yarış dışı kaldı. Bacağının kırıldığı açıklandı ama bir ay sonraki Vuelta performansı o kadar iyiydi ki kırığın niteliği bayağı tartışıldı.



Vincenzo Nibali’nin, iki büyük rakibi daha yarış dışı kalmadan fark atmaya başladığını hatırlıyoruz. Dolayısıyla Froome ve Contador’un yokluğunda Le Tour’u kazandığı için kendisine Abdurrahman Çelebi muamelesi yapmaya gerek yok. Bu yılın en önemli yarışını bileğinin hakkıyla, en yakın rakibine 7’37” fark atarak kazandı. 




Contador Vuelta’yı Froome’un 1’10” önünde kazanırken son dere akıllı bir yarış koştuğunu hatırlıyorum. Ama yılın Nibali’yle beraber en güzel performansı Giro galibi Nairo Quintana’dan geldi. 2013’te TdF’da ikinci olmasına rağmen Movistar onu bu sene Giro’da değerlendirmeyi seçti. Movistar patronu Eusebio Unzue, Nairo’nun TdF’da kazanma baskısı yaşamadan, kendi karakterine daha uygun Giro yokuşlarında başarılı olacağını hesap etmişti. Arada Valevrde’yi kayırma niyeti olmasa daha da zevkle onaylayacağım bir karardı bu. Sonuçta Quintana daha 25 yaşını bile bitirmedi. Önünde nereden baksak 10 yıllık fırsat penceresi var. Nitekim 2015’de onu Fransa Turu’nda göreceğiz mutlaka. Üstelik Vuelta 2014’de yaşadığı kazayla daha da olgunlaşmış olarak. 




UCI Dünya Şampiyonası oldukça sönük bir parkurda ve fazla heyecan yaratmadan geçti. Fakat sezonun en dikkat çeken sporcularından Michal Kwiatkowski’nin, son kilometrelerdeki risk dolu atağı ona zaferi getirdi. Bisikleti bunun için çok seviyoruz. Zafer için küçücük bir umut için varken bile her şeyi göze alıp atak yapanlar olduğu için. Elbette bu zaferde Dünya Şampiyonları’nda taktik IQ’su 20 civarında seyreden Valverde ve İspanyol takımının da etkisi büyüktü. ITT’de Wiggins’in Panzerwagen’ı geçişi ise yılın zamana karşı olayıydı bence.

ITT demişken Jens Voigt’un Saat Rekoru’na da değinmek gerek. UCI Başkanı Brian Cookson’un Saat Rekoru kurallarında yaptığı değişimle tekrar canlanan rekor denemelerinin ilkini, emekli olan Voigt denedi ve kırdı. Hemen arkasından birçok saata karşıcı da olaya sarıldı ama Voigt kadar ilgi ve sempati kazanmaları zor gözüküyor (Wiggo, Fabian ve Panzer denerlerse olay büyür elbette). 




Yıl boyunca koşulan Klasikler de ilginçti. Valverde’nin Fleche Wallonne, Simon Gerrans’ın L-B-L’i kazanırkenki fırsatçılıkları hatırlanmaya değer ama Fabian Cancellara’nın, üç Belçikalı’yı sprintte geçerek kazandığı De Ronde hala aklımda. Son 2 km’lik dümdüz yol şeridinde üç rakibini de tartıp, arkadan sprinti kendi açıp sonuna kadar gitmesi nefes kesiciydi. Yani, yıl içinde odur, budur, bir sürü yarışçıyı beğeniyoruz ama Cancellara başka bir olay. 1960 ve 70’lerde yarışsaydı adına ne kitaplar yazılırdı kimbilir. Modern zamanların ruhu efsane yaratmamıza izin vermiyor artık.

VOLVO OCEAN RACE          

Hemen hemen hiç yazmasam da çok hayranlıkla takip ettiğim bir spor da açık deniz yat yarışları. Vendée Globe, La Route de Rhum, Barcelona World Race, The Transat, Velux 5 Oceans ve Volvo Ocean Race bunların en önemlileri. Şu aralar Volvo Ocean Race sürüyor, 31 Aralık’ta da Barcelona World Race başlayacak. Bu yarışların içinde en zoru dünya etrafında, tek başına, yardım almadan non-stop koşulan Vendée Globe. Ama maalesef onun için 2016 Kasım’ını beklememiz gerekiyor.




Bu seneki Volvo Ocean Race’e 7 tekne, dokuzar kişilik tayfayla katılıyor. Tekneler “one design” yani tek elden çıkma, Farr tasarımı. Yarış 9 ayak üstünden koşuluyor. Halen 2. ayak bitti ve yelkenciler Abu Dhabi’de. Yarışın ilk etabı (Alicante-Cape Town) sonunda birinci ve ikinci arasındaki fark sadece 12 dakikaydı. İnanılmaz!! 25 gün ve 6,500 mil yarışıp sadece 12 dakika farkla yarış kazanmak veya kaybetmek…  

Cape Town-Abu Dhabi arasındaki 2. ayakta ise inanılmaz bir şey oldu. Danimarka teknesi Team Vestas Wind, her türlü navigasyon cihazı ve detaylı haritaya rağmen, Mauritius Adası’nin 200 mil uzağında, okyanusun ortasında, gecenin bir yarısı karaya oturdu!!! Rota üstündeki mercan resifini fark etmeyen ekip kayalıklara kafadan daldı. Video çok dramatik.




Gece boyu dalgaların tekneyi habire kayalara vurması sonucu sabaha karşı tayfa dağılmakta olan gemiyi terk etti.  Birkaç saat sonra sahil koruma botu (kıçtan takma küçük bir motor) onları kurtardı ama tekne kullanılmaz hale gelmişti bile. Olayın arkasında büyük bir ihmal ve hatalar zinciri var ama soruşturma komisyonu daha raporunu açıklamadı. Fakat kaza navigasyon cihazlarındaki bir sorundan kaynaklanmamışsa, kaptan Chris Nicholson ve navigatör Wouter Verbraak’ın  profesyonel spor hayatları bitmiş olabilir.

Ha bu arada, yarışta Alaton Ailesi’nin şirketi Alvimedica’nın sponsor olduğu bir tekne de var. Türk tayfa yok ama Türk bayrağı geminin kıçında yerini almış durumda. Team Alvimedica  halen 10 puanla dördüncü durumda.

NBA

Basketbol çok deli divane olduğum bir spor değil. Bir kere bizim takım(lar) oynarken çok heyecanlanıyorum ve seyredemiyorum. Sonra tüm yaz antrenman yaptığım halde boyumun 2 metre olmayacağı belli olunca 13 yaşında kenara itilip sigara ve politikaya itilmiş bir ergenliğin acısı var. Üstelik yeteneksizim de. Nasıl seveyim ki!!

NBA’de maç özetleri hoşuma gidiyor ama tüm bir maçı izlemeye sabrım yetmiyor. Jordan emekli olduğundan beri tüm bir maçı seyretmiş değilim. Genelde özetlere alınan artistik hareketlerde pek yer bulamayan, Texas’ın itilmiş kakılmış kenti San Antonio’nun takımı Spurs, basit, efektif ve gerçek basketbol oynayarak bir kez daha şampiyon oldu. Yaşlı adamların gençlere geçirmesine bayılıyorum ya, işte Parker-Ginobili-Duncan üçlüsü, başlarında huysuz, aksi, basını sevmeyen, eski hava subayı Greg Popovich ile beraber başarıya ulaşınca yüreğimin yağları eridi. Hem de LeBron’lu Miami’yi tokatlayarak. Spurs’ün oyununa herkes sıkıcı diyor ama işte o sıkıcılıkta muhteşem bir kalite var aslında. Takım hep boş adamı arıyor, kimse bencillik yapmıyor, sabırla top çeviriyorlar ve sonunda boş şutu buluyorlar. 



Sıkıcı diye eleştirilen Popovich neyse ki sadece takımın sahibi Peter Holt'a hesap veriyor. Holt da aynı yollarda bir adam. 1993’de takım San Antonio’yu terk etmesin diye para koyup takımı satın almış. Popovich’i 18 yıldır takımın başında tutuyor. Sosyal projelere hep önem veren, takımın her zaman şehir için de yararlı olmasını isteyen biri. Zengin ve Cumhuriyetçi elbette ama o kadar kusur olsun. 


Popovich gözükmüyor ama patron öndeki amca..
Holt’un değerleri ister istemez takıma yansıyor elbette. David “Amiral” Robinson’dan bayrağı devralan Tim Duncan ve Parker, deli paralar isteyerek takımın bütçesini zorlamak yerine, daha azını kabul ediyorlar. 30 sayı atmak için zorlamak yerine 14 sayı, 12 ribaund, 7 asist daha değerli onlar için. Zaten Duncan havalı tavalı işleri sevmeyen, özel hayatını büyük bir mahremiyet içinde saklayan, basınla falan çok konuşmayan biri. Malum tanımlamayla “leads by example”. Yani konuşup bağırarak değil iş yaparak örnek oluyor. O az parayı kabul edince diğerleri de evet diyorlar. Takım “lüks vergisi” ödemeden yıllardır başa güreşiyor. Bu sayede diğer pozisyonlara da iyi oyuncular alınabiliyor. Popovich de oyuncularını kolluyor. Yaşlı kurtlarını yorgunlarsa deplasmanlara götürmüyor. 

Velhasıl NBA’de Jordan ve başkentim Boston faktörü nedeniyle uzun yıllar göz ucuyla seyrettiğim San Antonio Spurs, hala göz ucuyla seyrediyor olsam da, bu sene kalbimde bir yer edindi. Alçakgönüllü, fedakar, az konuşan, tüm maharetini sadece sahada gösteren bir takım. “Profesyonel sporcu olsaydım…” adlı çocukluk hayallerimin vücut bulmuş hali.

Beyzboldan bahsetmedim. 2013'de şampiyon olan canım Red Sox'umun felaket sezonundan, bir atıcının (Madison Bumgarner- SF Giants) tek başına 2.5 maç kazanarak takımını şampiyon yapmasından, NY Yankees'in bayrak ismi, kaptanı, düşmanımız Derek Jeter'ın emekli oluşundan dalıp çıkabilirdim (beni deli etmek için gitti bir de Players' Tribune diye yayıncılık işine girdi). Sonra kriket yazıp okuyucunun çürük domateslerini tutmaya çalışabilirdim; kafasına gelen kriket topuyla ölen 2 sporcu oldu geçen iki ay içinde. Tenis gibi epik karakterlerle dolu bir sporda D.F. Wallace gibi olmasa da bu senenin şerefine bir "Federer Anı" yazabilirdim. Ama durmam lazım. Çünkü, çoğunu okuyamadığım harika kitapların büyük yazarı Haruki Murakami, günlük yazı emekçiliğini, hala yazacak bir şeyleri varken durdurduğunu söyler. Böylce ertesi güne yazma isteğiyle başlarmış. Ben de bu yılı, hala yazacak bir sürü konu varken bırakayım. Umarım seneye daha çok yazarım.

Spora fazla önem vermeyin ama spor yapın. Sevdiklerinizle beraber mutlu, sağlıklı bir yeni yıl dilerim.



16 Temmuz 2014 Çarşamba

Yürüyedur Nibali!

Tour başlamadan önceki muhabbetten:

SA: Peki Nibali, Valverde veya bir başkasının kazanma şansı hakkında ne düşünüyorsun?

SG: Fransa Turu'nu Chris Froome veya Alberto Contador dışında biri kazanırsa çok şaşırırım. Bunun gerçekleşmesi için bu ikisinin yarış dışı kalmaları veya ciddi sorunlar yaşamaları gerekiyor. Görünen o ki, şimdilik, diğer tüm iddialılar bu ikilinin bir boy gerisindeler. Vincenzo Nibali –geçen hafta İtalya şampiyonu olmasına karşın- geçen seneki formunda değil. Bir türlü ciddi forma giremedi. Kendi de söylüyor. Bu sene TdF'da hüsran olup takımdan ayrılır gibi haince bir tahminde bulunayım.

Süper şom ağzımın sonuçlarını görüyorsunuz. Froome ve Contador'u bitirdim, Nibali de son günlerini yaşıyor gibi...Valverde'yi de halledersem rahatlayacağım...

Do not eat while riding!!!


Gerçekten çok acaip bir 10 gün geçti değil mi? Kırılan bacaklar, baş favorilerin yarış dışı kalması ve pek de şans verilmeyen Nibali'nin, cebinde iki etap zaferi ve Sarı Mayo'yla Richie Porte'un 2'23" önünde olması... "The race is Nibali's to lose". Hadi Türkçe'ye çevir. "Yarış kendisi kaybedene kadar Nibali'nin" desem? Oldu gibi. Nibali ondan ummadığım kadar formda. İki etap kazanarak müthiş bir özgüven de depoladı. Planche des Belles Filles'de Alberto'dan pek fark yemezdi diye düşünüyorum. Bu saatten sonra Porte ve Valverde'nin Nibali'ye atak yapmaları gerek yarışın sonuna kadar. Bu fark başka türlü erimez. Çok riskli bir plan ama yarışı kazanmak için başka çareleri yok. 

Nibali kazanırsa kimse "Chris ve Alberto yoktu da kazandı" demesin lütfen. Nibali silah çekip vurmadı adamları. Düşerek yarış dışı kalmak, son tahlilde bir hatalar silsilesinin sonucudur, beceriksizlik ve başarısızlıktır. Team Sky ve Tinkoff'un takımca sınıfta kaldıklarını gösterir. Astana, Orta Asya steplerinden gelen sertlik ve İtalyan oportünizmini birleştirmiş olarak canavar gibi gidiyor. Şimdilik :))

Ah-hah-haaaa! Zirvede tek başımayım!!

Sagan'ın Yeşil, Purito'nun da Benekli Mayo'yu bu andan sonra kaybetmeleri zor gözüküyor. Bardet ve Pinot'ya ne dersiniz peki? Dört Fransız ilk 10'da yer alıyorlar. Bayraklar çekmecelerden çıkmaya başladı ama bence Paris'te Romain Bardet ve J-C. Péraud dışında ilk ona girecek kimse yok gibi. Küçük Prens Thibaut Pinot hiç sevmediği yokuşu Pl. des B.F.'yi 2012'den çok daha iyi çıktı. Ama her an bir etapta geri düşüp 3-4 dk. kaybedecekmiş gibi duruyor. Keza Tejay (3'56") ve Van den Broeck da (4'18") "vulnérable" durumdalar (artık açıp bakın, yok bunun Türkçesi). Ayrıca etap için ataklar da başlayacak ve daha çok kaçış göreceğiz. 

Nibali'nin arkasındaki 13 yarışçı üç dakikanın içinde sıralanıyorlar. Bu da, muhteşem bir podyum mücadelesinin bizi beklediğini gösteriyor. Güzelliği en parlak yıldızda veya en yüksek ağaçta aramayın lütfen. Aşağılarda da nefesimizi kesecek şeyler var. Üstelik, mazallah Nibali de yarış dışı kalırsa süper bir yarışa geri döneriz. Ve o zaman Bardet'ye kazandırabilirler işte...

İyi seyirler!!


10 Temmuz 2014 Perşembe

Arenberg Sonrası Tour






Fransa Turu'nun dün koşulan beşinci etabı (Ypres - Arenberg - Porte de Hainaut) ciddi sonuçlara yol açtı. En büyük favori Chris Froome yarışı bırakırken diğer büyük favori Alberto Contador da toplam yedi pavé bölümde zaman kaybederek Sarı Mayo Vincenzo Nibali'nin 2'37" gerisine düştü.



Chris Froome 4. Etap'ta düşerek bileğini sakatlamıştı. Yağmur altında başlayan Ypres-Porte de Hainaut etabında, daha parke bölümlere gelmeden 2 kez düştü. Bunu bir gün önce sakatladığı bileğine bağlamak elbette mümkün. Hatta doğrusu bu olur. Ancak, Froome'un, TDF'a, mental olarak oldukça kırılgan şekilde başladığını da öne sürmek mümkün. Son iki ayda TUE (Therapeutic Use Exemption/tedavi kullanım istisnası) ile kullandığı kortikosteroid ve Dauphiné'de ekranlara takılan salbutamol fısfısının bayağı çalkantı yaratmıştı. Üstüne Wiggins'in takıma alınıp alınmaması konusu ve Dauphiné'de düşmesi dengesini bozmuştu. 

Birkaç kişiye Froome'un bu konudaki handikapları  olduğunu söyleyen bir mail atmıştım yarış öncesi (bu sayede şimdi atıp tutabiliyorum). Testi kırıldıktan sonra yol gösteren çok olur elbette ama Brailsford bu sabah "Ben neettim de Wiggo'yu almadım takıma!!?" diye olmayan saçlarını yoluyordur. Bradley Wiggins uyuz, pasif-agresif bir tip olarak insanı deli edebilir elbette ama onun beygir gücünden yararlanmamak kabul edilemez. Şimdi bekle ki Richie Porte genel klasmanda bir şeyler yapsın. Hem Brailsford hem de bu kararın alınması için çok baskı yapan Chris Froome şimdi ne düşünüyorlar acaba?




Contador'a bakarsanız da, dün çamurdan dolayı vites ayarları bozulmuş ve zincirini küçük dişlilere geçirememiş. Dalga mı geçiyorsun Alberto??? Yedek bisiklet, takım arabası, arkadaşının bisikleti? Asıl doğruyu söylediği yer sanırım "Düşeceğime 1 dakika fark yemeyi tercih ederim" kısmı olacak. Bence de öyle ama etap sonunda liderin 2'37" gerisine düşmesi affedilmez. Contador'un (Flecha hariç tüm İspanyollar gibi) pavé üstünde beceriksiz olduğunu kabul etmemiz gerekiyor. Halbuki 2010'da fena değildi. 

Alberto'nun sorunu sadece Nibali'yle olan zaman farkı değil. Contador'un önünde, geçmesi gereken daha birçok isim var:  Fuglsang, Kwiatkowski, vd Broeck, R.Porte, Talansky, Valverde, R. Bardet, van Garderen, Rui Costa, Th. Pinot ve Mollema. E bayağı yani... Dağlarda Contador'un tüm bu isimleri geçeceğine inanıyor musunuz? Nibali'nin istediği zaman süper başarılı bir savunmacı olduğunu 2013 Giro'dan hatırlıyoruz. Contador'un işi çok zor, belki de imkansız. Ama Alberto her şeyini ortaya koyacak ve bu da bize nefis etaplar izlettirecek. Daha bu hafta sonundan başlayarak hem de...




Bir paragraf da elbette Nibali'ye ayırmak gerek. Tour'dan 10 gün önceye kadar bu kadar kötü bir sezon geçiren Astana formalı birinin böyle şahlanması kaşların kalkmasına neden olabilir. Seçim sizin. Kaşı kalkmayanlar için Nibali'nin Dauphiné'den sonra çok iyi çalıştığını, İtalya şampiyonu olunca da morali ve kendine güveninin yükseldiğini söyleyelim. Her zamanki, risk almayı seven, "panache" dolu ataklarından biriyle 2. Etapbı kazanıp Sarı Mayo'yu giymesi, onu ve ekibini şahlandırmış olmalı. Dün ilk defa deneiği pavélerde son derece rahattı. Her sektörde arkadakilerle farkı açtı, Lars Boom'u kovalaması artık gerekmeyene kadar da peşinden ayrılmadı. Gerçekten Fuglsang ve Westra'yla beraber Nibali'ye çok büyük bir "chapeau!" Fransa Turu'nu kazandı diyemeyiz belki ama başkasının kazanmasını çok zorlaştırdı.





4 Temmuz 2014 Cuma

Fransa Turu Muhabbeti...





Geçen salı akşamı, blog müdürümüz Savaş Bey’le içkili olup olmadığını açıklayamayacağım bir restoranda oturup muhabbet ettik. Konuştuğumuz şeyler arasında Galatasaray, Dünya Kupası, Red Sox, Cubs, evlilik, baba olmak, çocuk terbiyesi ve Fransa Turu vardı. TdF hakkında konuştuklarımızın MİT tarafından kaydedilmiş tapeleri aşağıdadır…






Savaş Alparslan: Talansky turu kazanabilir mi?

Sarper Günsal: Hayır kazanamaz. Son günkü karışıklık olmasaydı Dauphiné'yi de kazanamazdı zaten ama Tinkoff'un hatası, Contador ve Froome'un Talansky'i unutup birbirlerini marke etmeleri bu şansı getirdi. Üstelik Talansky 3 haftalık Tour'un yükünü omuzlamak için hala oldukça genç ( 25 yaşında). Garmin de -Hesjedal'ın Giro zaferine rağmen- Büyük Tur takımı olmaktan ziyade, gerilla taktikleriyle daha başarılı olduğu gözüküyor. Fransa Turu 2014 bence önce Froome ve Contador sonra da Valverde ve Nibali arasında geçecektir. Talansky de ilk beşte yer alır ve önümüzdeki yıllarda Tour'un favorilerinden biri haline gelebilir.

SA: O halde ilk soru şu olmalıydı sanırım: Contador turu kazanabilir mi? (Talansky'i saymazsak Dauphine'yi onun kazanacağını varsayıyorum)

SG: Lütfen sorularınızı sırayla sorun Savaş Bey! Contador TdF'ı kazanabilir elbette. Daha önce de kazandı. Ama Froome Dauphiné'de düşmeseydi son 2 etapta o kadar zaman yitirir miydi diye de sormak gerek. Şunu kabul etmek gerekir ki, Contador, bu sene, geçen yıla oranla çok daha iyi gözüküyor. 2014’de Froome ile beraber 2 yarışa katıldılar, ikisinde de GK'da Froome’un önünde bitirdi. Dauphiné ITT'de 10 km'de 8" fark yedi ama bunu bekliyorduk. Froome mükemmel bir TT’ci.  Ama zaten Contador Fransa Turu'nu Froome'u TT'lerde geçerek kazanmayacak.

Alberto Dauphiné'yi kazanmanın önemli olmadığını söyledi ama son 2 günde Froome'a fark atması, beklenmedik ataklarla onu şaşırtması mental olarak Froome'u biraz sersemletmiş olabilir. Özellikle Romandie Turu'nda Froome'un kortikosteroid kullandığının ortaya çıkışı ve buna gelen tepkiler, Dauphiné'de salbutamol fısfısının kameralara takılması ve UCI Başkanı Cookson'un oğlunun Team Sky'da çalışıyor oluşu netameli konular.
Sky büyük patlayacak diye korkuyorum. Tiernan-Locke, Sergio Henao, Froome'un TUE'leri falan. Wiggins'i takım ruhu için TdF kadrosuna almadılar ama gölgesi üstlerinde olacak. Froomie Yorkshire'a çok da huzur içinde gelmeyecek. Son derece nazik ve iyi terbiye almış birisi Chris Froome ama iyi aile çocuğu olmak her zaman liderlik için en uygun özellik değil. 



Bu sene yine İngiltere'deyiz


SA: Zamana karşı demişken, bu sene TDF'de sadece bir tek ITT etabı var ve o da sondan birinci etapta. Bu Froome'un dezavantajına gibi gözükse de, Contador'u öncesinde zaman farkı atmak zorunda kalmak gibi bir strese sokabilir mi? Stratejileri nasıl etkiler?

SG: Contador Armstrong gibi "mind games" ustası birini bile alt etti zamanında. Bunu hatırlamak gerek. ITT'de Froome'u geçemeyeceğini tahmin ederek stratejisini kurması gerek. Öncesinde, dağlarda biraz fark atmak ister.

Son Dauphiné TT'sini kıstas alırsak 54km'lik TT'de Froome'un 50 sec fark atacağını düşünebiliriz. Ancak elbette bu "ceteris paribus" durumlar için geçerli. O saate kadar kim ne kadar zaman kaybeder, kim umudunu yitirir veya devam ettirir belli olmaz. Ben Froome'un yerinde olsam ITT'yi daha önce koşmak isterdim. Farkı daha önce açıp Sarı Mayo'yu giyerek yarışın son kısmını koşmak çok daha motive edici bir şey. Ama Contador'un ITT'ye sırtında liderlik mayosuyla başlaması ve bunun getireceği adrenalin 54 km'de kaç saniye kazandırır? Bunlar hep yarışın içinde gelişecek olaylar.  Contador’un çok daha cesur ve risk almaktan çekinmeyen bir yarışçı olduğunu gördük. Bu nedenle ITT öncesinde mutlaka farkı açmak isteyecektir.



Froome ve Contador Dauphiné'de


SA: Contador ile Froome'un takımlarını nasıl buldunuz? Son ITT'ye kadar sarı mayo zorunluluğu olmaması Sky'ı rahatlatabilir mi mesela?

SG: Hayırdır “siz”li “biz”li konuşur olduk Savaşım??? Dauphiné'de Tinkoff'un oldukça yetersiz kaldığı kesin. Ama domestikleri TdSuisse ve Dauphiné olarak ikiye böldüklerini düşünüyorum. Geçen sene Fransa Turu'nda Contador'un en büyük yardımcısı Roman Kreuziger’in biyolojik pasaport soruşturması nedeniyle yarışlardan çekilmesi Contador için büyük bir darbe. Rafa Majka onun yerini ne kadar alabilir emin değilim. Giro'nun yorgunluğunu atamamış olabilir. Kreuziger’i geçen yıldan hatırlarsak Contador’un en önemli kurmayını kayettiğini söyleyebiliriz. M. Rogers gibi süper bir yol kaptanı, S. Paulinho ve J. Hernandez gibi eski kurmaylarına rağmen Tinkoff-Saxo’nun  Team Sky'ın gerisine düştüğünü söyleyebiliriz.


Froome ise hemen hemen tüm takımını Dauphiné'de gösterdi. Porte, Lopez, Kiriyenka geçen sene de onun yanındaydılar. Bu sene Mikel Nieve de var. Team Sky'da soru işareti Bradley Wiggins. Her takımın mutlaka TdF kadrosunda yer vereceği Wiggo'yu Team Sky'ın "takım uyumu" adına kadronun dışında tutacak olması yazık. Wiggo en kötüsünden düz yolda ve yokuşların başında muhteşem bir domestik olabilirdi. Dünyanın en iyi 5 bisikletçisinden birini, üstelik de formunun zirvesindeyken TdF kadrosuna almamak çok büyük bir lüks ve Fransa Turu’nda böyle hovardalıklara bence yer yok.


Wiggo'yu satanı biz de satarız!!


SA: Peki Nibali, Valverde veya bir başkasının kazanma şansı hakkında ne düşünüyorsun?

SG: Fransa Turu'nu Chris Froome veya Alberto Contador dışında biri kazanırsa çok şaşırırım. Bunun gerçekleşmesi için bu ikisinin yarış dışı kalmaları veya ciddi sorunlar yaşamaları gerekiyor. Görünen o ki, şimdilik, diğer tüm iddialılar bu ikilinin bir boy gerisindeler. Vincenzo Nibali –geçen hafta İtalya şampiyonu olmasına karşın- geçen seneki formunda değil. Bir türlü ciddi forma giremedi. Kendi de söylüyor. Bu sene TdF'da hüsran olup takımdan ayrılır gibi haince bir tahminde bulunayım.

A. Valverde ise Eusebio Unzue'den torpilli olarak katıldığı son Tour'da. Aslında burada Quintana'nın olması gerekiyordu ama Unzue hem Kolombiyalı'yı Giro'da denemek hem de Alejandro'ya bir son bir şans daha vermek istedi bence. Valverde yüksek dağ etaplarında hiçbir zaman ortalığı yıkıp geçemedi. Zaman karşısı da çok üst düzey değil. Ama bu seneki her yarışında ses getirdi. Roma Maxima ve Fleche Wallonne'u kazandı biliyorsun. Valverde birkaç yıl daha götürür ama Vuelta hariç artık Büyük Turlar'da şampiyon olamaz.



İspanyol Üçlemesi'nin diğer iki ayağı: Valverde ve Purito


Valverde gibi artık fırsatı azalan diğer bir İspanyol da Joaquim Rodriguez. Purito bu sene Giro'yu hedeflemişti ama düşüp yarıda bırakınca alıcılarını Tour'a çevirdi. Tek bir ITT olan 3 haftalık turda da kazanamazsa nerede kazanacak değil mi? Ama birkaç yıl önce kendisine ilştirdiğim lanet geçerli olacak. Ardennes pavélerinde düşüp bir yerini kırmasın da kazanmasın ben razıyım. 



SA: Pavéler demişken etaplardan “bu kaçmaz” dediklerin hangileri?
SG: Fransa Turu’nun şanı için elbette açılış etabı demek lazım ama ben 2.Etabın çok ilginç olacağını bekliyorum. Daha doğrusu “umuyorum”. İrili ufaklı 9 kategorize yokuş var ve başka yokuşlar da var. İyi bir kaçış grubu işi götürebilir diyeceğim ama GK favorisi takımlar atmaca gibi olacaklardır. Eğer bu etabı adı konmamış şekilde nötralize etmezler ve kıyasıya yarışırlarsa (Giro’daki İrlanda etaplarının ne kadar yumuşak geçtiğini hatırlayalım) ortalık kan gölüne dönebilir. Tinkoff ve Contador sürprizi sever. Ekrandan gözümü ayırmayacağım. Manzaralar da muhteşem olacak.
Sonra dümdüz bir parkur olmasına karşın 5. Etabı seyretmek gerek. Yaz ortasında Paris-Roubaix seyreder gibi olacağız. Purito pavé üstünde ayakta kalabilir mi göreceğiz. Mutlaka birinin başına bir bela gelecek.
Fransa Turu hep Alpler ve Pireneler üstünden gider ama nadiren uğradığı Vosges Dağları da güzel yarış olanakları sunar. 8. Etabın son kısmında ilk ciddi yokuşlar var, üstelik zirve finişi. Hemen ertesinde de Vosgeslar’ı bitirmek için çok zor bir etap var. Bolca yokuş çıkıp inilecek ama son zirveyle Mulhouse’daki finiş arası 50 km’lik iniş ve düzlük etabın havasını kaçırıyor.
10. Etap’ta ise Planche des Belles Filles var. 2012’de Froome bu yokuş finişinde Wiggo’dan izin alıp etabı kazanmıştı hatırlarsan. 14 Temmuz şerefine çok güzel etap koymuşlar. Ben bile işi kırarım gibi geliyor.
13. Etap Chamrousse yokuşuyla bitecek. 18 km ve %7.3 ortalamalı bir HC. Etabın yarısından itibaren kaçmaz. O cuma işten erken çıkılır. Tabii 14. Etap da, hafta sonu olduğu için, yokuşlu güzel bir şey olmuş. maksat TV reytingleri artsın. 
Son hafta Pireneler'de hepsini seyretmek gerek. Belki 19. Etabı pas geçebiliriz ama geri kalanlar ve ITT mutlaka seyredilmek zorunda.  

SA: Başka kimden bahsedelim? Dark horse adayın var mı?

SG: At yarışı jargonuyla konuşursak Froome ve Contador favori, Nibali, Valverde ve Rodriguez plase, Talansky ve Van Garderen de sürpriz olur diyebiliriz. Ama Fransa Turu at yarışı gibi olmuyor ve genelde iş sürprize pek kalmıyor. Ancak İngiltere etaplarındaki hava ve yol durumu ve Ardennes Ormanı olası sürprizler taşıyorlar. 2010'da Frank Schleck'in düşüp omzunu kırdığını hatırlayalım. Bu olasılığı da dikkate almak gerek.

Paris'te Sarı Mayo'yu giymese de yarış boyunca dikkat çekecek ve klasmanda önlerde yer almasını beklediğimiz sporcular olacak. Çok isim çok olduğundan hızlıca ve birer cümleyle geçeyim:

Tejay  VanGarderen formunu hala bulamadı, bu seneki Tour performansı onun için çok kritik olacak. Eğer geçen sene gibi bu yıl da şişerse geçmiş ola. İyi bir takımla geliyor, herkes ona çalışacak;  "make or break" senesi.

Ag2R son 3 Büyük Tur boyunca en agresif ve başarılı ekiplerden biri oldu. Burada da Romain Bardet ve J-C. Péraud ile GK, Riblon ile de etap/Puanlı Mayo kovalayacaklar. Bardet burada, Warren Barguil de Vuelta'da dikkatle seyrececeğimiz arkadaşlar.

 FdJ ve mahzun prens Thibaut Pinot için yeni bir deneme daha. Arnaud Demare’ın sprint treni için kaç kişi ayrılacak bilmiyorum ama sprint finişlerin takım için önemi Pinot için hayırlı haber değil. Jeannesson ve Delage dışında pek domestiği kalmıyor. Kendi yağıyla ne kadar kavrulursa artık.



Son Fransız umut: Thibaut Pinot


Trek'te Schleck Kardeşler var. Onlar için öyle çok yazıp konuştum ki bu kez "susma hakkı"mı kullanıyorum. Cancellara ve OPQS'den Tony Martin'in ITT savaşı harika olacak. Haimar Zubeldia "Benim Schlecler'den neyim eksik?!!" diye söylenecek. Bir de Andy Schleck bu sene ilk 20'de bile yer alamayacak bence ;-).

Lampre iki başlı geldi. Dünya Şampiyonu Rui Costa ve Chris Horner. Horner araba çarptıktan sonra formunu kazanmaya çalışıyor. Olmazsa Vuelta'ya kayabilir. Rui Costa ise gökkuşağı mayoyla son derece sessiz bir yıl geçirdi. Kendini göstermesi gerek.

Belkin'de Bauke Mollema'yı söylemeliyiz. Baş sponsorun sezon sonunda ayrılacağını açıklamasıyla Mollema başka takımlarla görüşmeye başladı bile. Özel bir performans yakalarsa en bi “Dark Horse” kendisi olabilir.

Lotto-Belisol'den Jürgen van den Broeck da Dauphiné'de çok iyi gözüktü. Ama üç hafta bu formunu sürdüremiyor oluşu en büyük handikapı. Diğer Belçika takımı OPQS'in genel klasman lideri Michal Kwiatkowski. Ama Kwiatkowski hem tam anlamıyla bir GK koşucusu değil, hem de Klasik sezonundan bu yana formunu geri kazanamadı. Dauphiné'deki kötü sonuçtan sonra virüs taramasından da geçti ama daha sonucunu alamadık. Kwiatkowski'nin muhteşem bir Klasikçi olacağını umuyor, Büyük Turlar'da kendini heba etmemesini naçizane tavsiye ediyorum.



Michal Kwiatkowski


Genel Klasman'la ilgilenmeyen takımlar ise Orica, Giant Shimano, Europcar, Cannondale (Damiano Caruso var ama...). Oturup Sagan, Cavendish ve Kittel’den de bahsetmek lazım ama geç oldu.  Hesabı öde de Belçika-Amerika maçını kaçırmayalım.

14 Ağustos 2013 Çarşamba

Kazananlar...Kaybedenler... Fransa Turu 2013




 Ne tembellik ne tembellik.... Şu yazının 3 hafta önce bitmesi gerekiyordu. Aslında çoğu bitmişti ama sıra bazı "kaybedenler"e gelince takıldım. İyiyi, güzeli yazmak daha kolay sanırım. Fransa Turu'nu o kadar yoğun yaşadıktan sonra, bir bezginlik de çöküyor, itiraf etmem gerek. "Her şey oldu bitti işte, ne söylenebilir ki?" kurdu kafaya girince yazı yürümüyor. Neyse, çok geç kaldım ama en azından bir okuyucuya verilmiş sözü tutmam gerekiyordu. 

Bu yazıda Fransa Turu'nun kazanan ve kaybedenlerine bakmaya çalışacağım. Aslında bu yarışı bitirebilmek bile büyük bir başarı olduğundan 169 kişinin hepsini kazananlar tarafına yazmak gerek. Fakat, yarışa belli bir beklentiyle giren, iddiasını yarış öncesi ortaya koyanlar olduğuna göre, onların aldığı sonuçlara göre bir sıralama yapabiliriz sanırım. Elbette tam bir liste olmayacak, süzgeçin üstünde kalanları yazacağım. 

Önce kazananlara bakalım: 




Chris Froome: Fransa Turu fatihinin dedikodusunu daha önce yapmıştım. Ekleyecek fazla şey yok. Froome gerçekten tüm rakiplerinin bir gömlek üstündeydi. Team Sky'ın yarıştaki hata ve zayıflıklarına karşın, kendi gücüyle (R. Porte'un da desteğiyle) tüm atak ve karşı taktiklere direndi. En iyi TT'ci ve yokuşçuydu. Kazanamayacağı bir parkur yok gibi duruyor. Yine de, Sky ve Froome, yarışı seyredenlerin saygısını kazandılar ama sempati kısmından emin değilim. Özellikle takımın hal ve tavırlarından, beni uyuz eden, ukala ve kasıntı titreşimler alıyorum. Froome ise -görünenin arkasına bakıp, kişiliğini daha iyi tanıdıkça- zamanla kalpleri fethedecek gibi duruyor. Halkla ilişkiler konusunda tecrübelenmesi ve bu konuda -Team Sky kanunlarını bypass ederek- bir danışmanla çalışması şart. Önceki yazıda bahsettiğim diğer rezervlerim baki kalmak üzere başını hafifçe okşuyorum... 

Nairo Quintana: Kanımca TDF 2013'ün en büyük "keşfi" Quintana oldu. İşi bilenler 2012'den beri ondan bahsediyorlardı aslında. Yine de, en güçlü performansını Temmuz ayında göstererek yeni bir yıldız oldu. Kolombiyalılar, 1980'lerde de Fransa Turu'nda esip gürlemişlerdi ama bu defa resmen yağdı. 23 yaşında, hem GK ikinciliği, hem Benekli Mayo, hem de Beyaz Mayo kazanmak az buz iş değil. Quintana, yol bisikletinin klasik öyküsüne sahip. Fakir bir ailenin, okula gitmek için bisikletiyle dağlar aşmak zorunda kalan kavruk evladı (İsmail Burak Bal'ın yazısını hatırlayalım). Böyle bir sürü hikaye var aslında duymadığımız. Nairo'nun şansı, potansiyelini gören ve itekleyen babası, bisiklet kültürü zengin bir ülkenin evladı olması, fırsatları kullanacak zeka ve iradeyi göstermesiydi. Aslında TdF'a, Valverde'nin baş domsetiği olarak geldi ama liderinin yaşadığı sorunlardan sonra önü açıldı ve potansiyelini gösterdi. Artık yapması gereken daha çok çalışmak, daha iyi bir TT'ci olmak, İngilizce öğrenmek ve 2-3 yıl sabretmek. Bu duygularla,  Nairo'nun yanaklarını şefkatle sıkıp sıkıp bırakıyorum. 




Peter Sagan: İki yılda iki Yeşil Mayo... Adam bana bile satın aldırdı sonunda fıstık yeşili formayı. Hem sprinter, hem yokuş çıkabiliyor. Öküz gibi güçlü ve fırlama. O da 90'lar kuşağının en iyilerinden olacak. Özellikle Bahar Klasikleri için taktiksel anlamda daha gelişmesi gerekse bile Fransa Turu puan klasmanını uzun yıllar kimseye bırakmayacak gibi duruyor. Tarihe çok büyük bir bisikletçi olarak geçeceği kesin. Fırlamalığını karizmayla tamamlarsa reklamcıların da bir numaralı yıldızı olacak. Onu "Aferin lan Peter!" diyerek ensesine şaplakla ödüllendiriyorum. 

Joaquim Rodriguez: Purito yine kazanamadı ama son üç Büyük Tur'un podyumunda yer almayı başardı. Katusha'ya geçtiğinden beri aldığı paranın karşılığını veriyor. Bu Tour'da da, özellikle son hafta, en kuvvetli kalan 3 kişiden biriydi (Chris, Nairo). ITT'lerde eskiye göre daha az zaman kaybederek, yokuşlarda inat ve güçle karşı koyarak yarışın son gününde de Contador'u geçmeyi başararak Şanzelize'de kürsüye çıktı. Bundan sonra Vuelta'da koşacak. Dinlenmiş ve tekrar forma girmiş bir Rodriguez Kırmızı Mayo adayı olur. Bunu söylediğime inanamayarak elini sıkıyor ve sırtına dostça vuruyorum. 

Marcel Kittel: Geçen sene, ishalden dolayı yol kenarlarını batıra batıra yarıştan çekilen biri için 2013 Fransa Turu'ndan daha iyi bir geri dönüş olamazdı. Kittel sadece 4 etap kazanmadı, Sarı ve Yeşil Mayo'yu da giydi. Ayrıca sevimliliği, nezaketi, anti-doping söylemindeki tavrıyla da yol bisikletinin Almanya'da tekrar yükselişini sağlayacak gibi duruyor. Saçlar bir felaket ama gençliğine vermek gerek. Madem çok Türk arkadaşı var, alışkındır. Seni yanaklarından öpüyorum Marsel! 


Saçlara gel!!!


Roman Kreuziger: Kimileri lider doğar, kimileri liderliğe yükselir. Bazıları da gençken gösterdikleri o parlak ışığı zamanla kaybederler. Kreuziger kendi kuşağının en iyi genç etap yarışçılarından biriydi. 2004'de Gençler Dünya Şampiyonu olmuştu. 2008 ve 2009'da iki önemli tur kazandığında daha 23 yaşındaydı. Ancak Liquigas'da geçen 4 yıl bu iki zafer dışında ona fazla başarı getirmedi. Her zaman iyiydi ama "büyük" olmasını sağlayacak o küçücük kuvantum sıçramasını hiç yapamadı. 2011'de Astana'yla bir Giro Beyaz Mayo başarısı var ama Kazak takımı potansiyelli gençleri heder etmesiyle bilinen bir mecra. Hayal kırıklıklarıyla dolu 2 yıldan sonra "lider" olmaktan vazgeçti ve Contador'un baş domestiği olmayı seçti. Belki liderlik rolünün psikolojik baskısını kaldıramadı, belki antrenman programı yanlıştı. Bir adım geri atarak Contador'un kurmayı olmayı seçince şansı da döndü. Bir başdomestik için harika bir sezon geçiriyor. Amstel Gold gibi bir klasiği son derece akıllıca kazandı, İsviçre Turu'nda 3. oldu. Bence, Fransa Turu'nda, Contador'a defalarca yardım etmek için kendini helak etmese, yarışı beşinci sıra yerine Rodriguez'in önünde bitirebilirdi. Ama "yokuş domestikleri"nin kaderi bu. Çek sporcu bu görevi harika yaptı. Kreuziger eğer 30 yaşına doğru bir performans sıçraması yapıp "Paşa" olmazsa kurmay albaylıktan emekli olur, arada iyi de para kazanır. Militarist olmadığım için kendisine asker selamı vermiyorum, bir Budweiser Budvar ısmarlayıp elini sıkmakla yetiniyorum. 

Kreuziger ve Contador

Rui Costa & Movistar: Tam adı Rui Alberto Faria da Costa. 23 yaşında masmavi gözlü bir Portekizli. Costa da ne zamandır radarın altında uçanlardan. 2011'de Fransa Turu'nda da bir etap kazanmıştı. Son iki yıldır Tour de Suisse'in de GK şampiyonu. Bu sene Valvede ve Quintana'yla beraber TdF2013'e geldiğinde beklentiler, genel klasmandan çok etap peşinde koşacağı yönündeydi. Ancak Valverde'nin jantını kırdığı o meş'um 13. Etap'ta liderini bekleyip 10 dakika kaybetmeseydi klasmanda daha iddialı bir yere gelebilirdi diyenler de var. Ama işte bu noktada katman katman bisiklet sporu bir başka "yin ile yang" ikilemi daha sunuyor bize. Eğer klasmanda iddialı olsaydı iki harika etap kazanmasına izin verilmezdi (16. & 19. Etap). 


Rui Costa Movistar'da ikinci keman olmaya devam edecek mi?

Movistar takımı da Valverde'nin şanssızlığına fazla üzülmedi açıkçası. Giro'da 4 etap kazanmışlardı. Fransa'da da Rui Costa ve Nairo Quintana ile 3 etap zaferi, 2 mayo ve Genel Klasman ikinciliğini kazandılar. Takımın genlerinde bu var aslında. Banesto <=> Indurain desek sanırım yeterli olur. Caisse d'Epargne zamanında da siyah-kırmızı mayolarıyla az zafer kazanmadılar. 2008'den beri takımın başındaki Eusebio Unzué'nin önümüzde bir amacı daha olacak. Valverde'nin son döneminden bir Vuelta, Rui Costa'dan hem klasikçi hem genel klasmancı, Quintana'dan da bir Fransa turu şampiyonu çıkarmak... Rui Costa'yı tutabilirse elbette.

Orica GreenEdge: Yarışın daha ilk haftasında iki etap zaferi kazanan, 2 ayrı sporcusu dört gün boyunca Sarı Mayo'yu taşıyan kangurular yarışın bir başka kazananı oldu. İlk etaptaki otobüs faciası ve yarışın geri kalan bölümlerinde ortalarda gözükmemeleri methiyenin düzeyini daha da artırmama imkan vermiyor. Takım hala bir GK sporcusuna sahip değil, bu eksiklik hissediliyor. Simon Gerrans'ın, Calvi'de Sagan'ı sprintte geçmesi ne kadar iyi, güçlü ve "multi-disipliner" bir yarışçı olduğunu gösteriyor. Milano-Sanremo'da yeteneğini görmüştük zaten. Takımın şimdilik en büyük sıkıntısı ise sprinter Matthew Goss'un sessiz olması. Tüm takıma parmak arası terlik hediye ederek sıcakkanlılıklarına gönderme yapıyorum. 


Happy Aussies!!!



Mansiyonlar... Genelde resim ve öykü yarışmalarında "mansiyon kazananlar" olarak geçen "mansiyon", Fransızca'daki "mention honorable" lafından dilimize geçmiş. Aslen "[Adı] şerefle anılanlar" anlamına gelir ki bu daha güzel duruyor. Önce Richie Porte'u yazmak gerekir elbette. Çoğu yokuş etabında Froome'u tek başına çekti. İki etapta zaafiyet gösterdi ama L'Alpe d'Huez'de takım arabasına gidip, aldığı enerji jelleriyle liderini beslemesi bence Froome'a yarışı kazandırdı... 32 yaşındaki Cristophe Riblon yarışın en güzel, en mitik yokuşunu kazanırken son derece akıllı bir atak yaptı. Riblon -Polonya Turu'ndaki performansını da göz önüne alarak- yokuş etaplarında girdiği kaçış gruplarının korkulan ismi oldu artık. Sarı Mavic ayakkabılarından tanımaya gerek kalmadı artık, tüm seyredenler geniş omuzlu, kirli sakallı Riblon'u hemen ayırt ediyorlar... Jan Bakelants da RSLT'nin ışığı oldu. Ajaccio etabındaki zeki ve riskli kaçışı ona etap zaferi ve Sarı Mayo getirirken, yarış boyunca hep aktifti. Seneye Klasikler'de ona daha çok dikkat etmek gerekir... Matteo Trentin (OPQS) ve Dan Martin de (Garmin Sharp) kazandıkları etaplarla yarışa tat kattılar. Son bir mansiyon daha var ama o en aşağıda... 


Cristophe Riblon L'Alpe d'Huez'de kazandı ama Fransızlar'ın şerefini kurtaramadı


"Tamam hadi!! Kaybedenlere geçelim artık..." sesleri duyuyorum. İnsanoğlu böyle işte... Başarı yerine başarısızlığın hikayesini dinlemeyi tercih eder, kendine ait olmadığı sürece. Unutmayın ki, aşağıdaki isimler dünyanın en zor yarışını bitirmeyi becermiş süpermenlerdir. Herhangi bir Türk'ün Fransa Turu'nu, değil bitirmek, katılmayı bile daha başaramadığını hatırlatmak isterim. Ona göre okuyun, insaflı olun ;-)) 

Alberto Contador: Yarışın en büyük kaybedeni elbette. İkisi geri alınmış da olsa 7 Büyük Tur kazanmış bir sporcunun bu derece "ortalama" bir Fransa Turu geçirmesi herkesi şaşırttı. Contador'un, yokuşlarda alıştığımız hızlanışını hiç  göremedik. Hatta Mont Ventoux'da Froome'a sadece 30 metre dayanabildi. Dağlarda farkını koyamayan El Pistolero, ITT'lerde de eski formunda değildi (bu arada "Silahşör" lakabı ortadan yok oldu farkındaysanız, ama arka arkaya "Contador" yazmak istemeyen muharrir tabancanın ipine sarılmaya devam ediyor). Alberto, antrenörleri ve Riis, şapkayı önlerine koyup iflas eden paradigmayı nasıl değiştirecekleri düşünmek zorundalar. Şimdiki kadarki çalışma yöntemleriyle Froome'u geçmeleri mümkün değil. Yeni antrenman metotları mı geliştirirler, farklı performans artırıcı önlemleri mi uygulamaya alırlar bilemem (valla doping ironisi yapmıyorum). 

Aslında Alberto hala yarışlara büyük heyecan katmaya devam ediyor. 13. Etap'ta Froome'u tuzağa düşürmesi, Col de Sarenne inişinde atak yapması, yarışı ne kadar istediğini gösteren işaretlerdi. Ama yokuş yukarı değil de yokuş aşağı atak yapmaya başlamışsa sorun büyük demektir! Movistar'ın, Froome'u hedef almak yerine, Contador'u geçmeyi düşünerek Saxo ile ittifaktan kaçması da İspanyol sporcunun iyi bir derece almasını engelledi. Son olarak, "Büyük Turlar'ın son haftalarında daha formda olurum" diyen Alberto'ya biraz dudak kıvırmak gerek. Yarışın son yokuşu Semnoz'da Quintana ve Rodriguez onu perişan ettiler. Bunu da düşünmesini tavsiye ederek onun elini okşuyor ve soran bakışlarla bakıyorum... 




Alejandro Valverde: Aslında Valverde kariyerinin en iyi TdF'ını koştu demek hata olmaz. Ama bir bahtsızlığı var bu yarış özelinde. Mutlaka ve mutlaka başına bir şeyler geliyor. Bu defa da son derece anlamsız bir etapta jantını kırıp 9:54 kaybetti. Valverde, yaşı ve yeteneği itibarıyla artık Fransa Turu genel klasmanını kovalamayı bıraksa iyi olur. Yokuşlu klasikler, belki Vuelta ona daha uygun gibi gözüküyor. Zaten Vuelta 2013'e katılacak ama formunu tekrar kazanabilecek mi emin değilim. Purito'yla beraber yanyana çıkarlar yokuşları. Bir zamanlar çok sevdiğim bir yarışçıydı. Sonra o da doping batağına daldı, 2 yıl ceza aldı. Ama hiç özür dilemedi, suçlu olduğunu hep reddetti. İnanıyor muyuz? Nayır! O yüzden biraz buruğum kendisine. Zaten Ajaccio'da da suratıma bakmadı imza verirken. "Sana karşı eski hislerim yok artık Alejandro!!" Bu duygularla, ona bir tüp enerji jeli verip arkamı dönüyor ve uzaklaşıyorum. Anlayana...

La République Française: TdF'12'yi beş etap zaferi, Benekli Mayo ve ilk 10'da bir sporcuyla başı dik bitiren Fransızlar bu sene tek kelimeyle döküldüler. Ergenliği Fransız hocaların elinde heba olmuş biri olarak umurumda bile değil, beter olsunlar elbette, ama şaşırdığımı itiraf edeyim. Cristophe Riblon hariç hiçbirinden ciddi bir ışık göremedik. Sojasun, FdJeux ve Europcar yok hükmündeydiler. Teselli olarak söylenebilecek şey, gençler klasmanının ilk on sırasında 4 Fransız'ın oluşu ama en iyisi Quintana'nın 22 dakika gerisinde... Pierre Rolland'ın genel klasman hedefi balonmuş, kandırıldık. İki zamana karşı etapta toplam 11 dakika fark yiyen adam "Classement Genéral de Mon Cul"de yer bulabilir ancak. Thomas Voeckler ise bu sene "kontenjan senatörü" olarak yarıştı. Bol şov, sıfır netice. Ne bir atak, ne bir "panache", hiçbir şey görmedik. 


Thibaut Pinot, geride kalmış, ümitsiz


Tabii Europcar'ın durumu, FdJeux ve Thibaut Pinot'nun spektaküler çöküşü karşısında geri planda kaldı. Pinot geçen sene güzel bir etap kazanıp yarışı ilk 10'da bitirince Rolland ile beraber "Yeni Fransız umudu" olarak lanse edilmişti. Fransız basını her sene birini gazlıyor böyle. 2014'de yemem artık. Neyse... Pinot meğerse yokuş inemiyormuş, onu öğrendik. Tam olarak böyle değil aslında. Öğrendiğimiz "kırılgan" bir mental yapısı oldu. "Bazıları örümcek veya yılandan korkar, ben süratten korkuyorum, bu bir fobi" diye demeç verdi, aklım almadı. E geçen sene her yerden indin monşer? Gençken geçirdiği bir kazadan dolayı inişlerde hep gergin olduğunu söylüyor. Kafamızdaki şeytanlar bir zayıf anımızı kollar zaten. Pinot, Col de Pailheres inişinde mental olarak bloke olduğunu ve inemediğini söyledi. Gerisi de çorap söküğü gibi geldi. Bu psikolojik sorundan acilen kurtulması gerek. Yokuş çıkamazsan da bisikletçi olursun ama inemezsen?? Kendisine benim psikoloğun telefon numarasını verirken "Seneye halledersin, hiçbir şey için geç değil" diyorum... 

Cadel, Tejay ve BMC: BMC ve liderleri Tour'da öyle patladılar ki, toz bulutunda Andy Schleck'in 20.'liği bile dikkati çekmedi. Evans'ın, bu yaşında, Giro'yu da koştuktan sonra Fransa Turu'nda çok rekabetçi olması mucize olurdu, olmadı. Ama geçen senenin beşincisi VanGarderen'e ne olduğu büyük muamma. Mayıs ayında Kaliforniya Turu'nu kazanan Tejay'in, daha Pireneler'de liderin yarım saat gerisine düşmesi bana gizli bir virüsü düşündürdü ama daha bir açıklama yapılmış değil. Philippe Gilbert de kendinden beklenenleri gösteremedi. 


Evans bulanıktı ama asıl Tejay şaşırttı...

BMC, bu haliyle, birkaç yıl öncesinin Manchester City'si yada bu senenin Monaco'su gibi, çok para harcayıp fazla bir başarı elde edemeyen futbol takımlarına benziyor. Andy Rihs parasını istediği gibi saçabilir elbette, benim tavsiyeme ihtiyacı yok. Lakin takımda bir hedef eksikliği olduğu gözüküyor. John Lelangue'ın kovulmasına şaşırmamak gerek. Önemli olan yerine kimin geleceği ve BMC'nin nasıl bir takımla yoluna devam edeceği. Andy Rihs'ın elinden purosunu alıp küllükte sertçe söndürürken "Herr Rihs, was machen Sie allahaşkına?"diye kestirip atıyorum.  


Son mansiyonu sayın eşime ve kendime veriyorum. Kasım'da planladık, Temmuz'da gerçekleştirdik. Türk gibi başladık, İngiliz gibi bitirdik yeminlen. Programımız hiç aksamadı. Bütün etapları seyrettik. Karga sekmez, keçi geçmez virajlı yollardan, gece yarısı kafalar binbeşyüz (abart!) dönmeyi becerdik. Her akşam muntazaman içki içtik ama otele dönüp blogumuzu da yazdık. Fransız navigasyon aletine rağmen bir kere bile kaybolmadık. Akreditasyon kartlarını alamadığımızda kavga etmedik (program aksadı evet ama olur o kadar), güzel restoranlarda yemekler yedik. Yalnızca, son sabah, kiralık arabayı bırakacak park girişini bulamadık. Bizim gibi havaalanı parkını dolanıp duran bir salak daha vardı. Baktık ki adam İngiliz, sevindik. Standartı tutturmuşuz...