Fausto Coppi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Fausto Coppi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

5 Mayıs 2017 Cuma

Giro100


(Yazının aslı Cyclist Mayıs sayısında yayınlanmıştır) 

İtalya Bisiklet Turu “Giro d’Italia” diğer Büyük Turlar’dan farklı olarak, duygulara daha çok hitap ediyor. Giro’da çıkılan sert bir yokuşu izleyen seyircinin aklından ve gönlünden geçenler Fransa Turu ve İspanya Turu’nda hissettiklerinden değişiktir. En azından bana öyle gelir. Alpe d’Huez çıkılırken içimde bir heyecan ve coşku duyarım; Angliru’da perişan olan bisikletçileri seyrederken onlara acırım ve üzülürüm. Ama Giro’da yokuş çıkılırken içimde huzurlu bir mutluluk hissi belirir, sonra bu duygu sevince dönüşür, dudaklarım belli belirsiz bir gülümsemeyle uzar. Bunu daha çok yarışı yalnız seyrederken duyumsuyorum; sanırım duygularım tek başımayken yüzeye daha kolay çıkıyor.


Bu duygularımda yalnız da değilim, birçok kişiden Giro’ya karşı farklı duygular beslediklerini veya daha çok sevdiklerini duydum (ör. Aydan Çelik bunda ilkbaharın etken olduğunu söyler ve çok haklıdır). Çeşitli yazarlar da Giro için çok daha romantik yazılar kaleme almışlardır. Fransa Turu’nun ihtişamı olmasa da, güneşin açısı, bitki örtüsü, yükseklerdeki karın şaşkınlığı, Dolomitler’in güzelliği ve İtalyanlar’ın köpüren karakterini sonuna kadar kullanan Giro, akıldan çok gönüle seslenen bir yarıştır. Giro’ya böyle bakınca mayıs ayının gelişi daha bir güzel oluyor. İşte Giro d’Italia karşımızda.

Giro 2009’da 100. yılını kutlamış, 2011’de İtalyan Birliği’nin 150. yıldönümü ekmeğini yemişti. Bu sene de yarışın 100. kez koşulması şerefine özel bir takım pazarlama faaliyetleri yapıldı (adımız bir seneliğine “Giro100”). Para harcamak isteyenleri online alışveriş sitesine yönlendirdikten sonra izninizle yarışın parkuruna, havasına ve suyuna, ayrıca katılacak favorilere kısaca değinmek istiyorum.


Parkur Üstüne

Giro100 tasarlanırken Mauro Vegni kurmaylarına “Memleketin her yerinden geçelim çocuklar” demiş olmalı ki, parkur ülkenin iki büyük adasında dolaşıp çizmenin burnuna zıplıyor, sonra yukarıya doğru çıkarak dağları dolaşıyor ve Milano’da bitiyor. 5 Mayıs Cuma (cuma!!) Sardinya Adası’nda sprint etabıyla başlayacak olan yarış üç gün adada kalıp güneye Sicilya’ya geçecek. İkinci gün koşulacak OLBIA-TORTOLI etabı (221km), oldukça yokuşlu, hemen hemen hiç düzlüğü yok. GK sevdalılarının dikkatli olmasını gerektiren bir profil. Sardinya’daki son etap da sprintle bitecek. İki adanın arasındaki mesafe oldukça büyük olduğu için kafile feribotlarla Sicilya’ya geçerken yarışa bir gün ara verilecek. 

Sicilya’da 2 etap koşulacak ama CEFALU-ETNA (181km) arasındaki parkur çok ciddi bir dağ etabı. Son zamanlarda yine harekete geçen volkan izin verirse pembe mayonun peşinde koşanlar için kritik önemde bir etap olacak. Daha 4. Etap’tan böyle zorlu bir yokuş etabı demek favorilerin yarışa tam formda gelmek zorunda olmaları demek. Yarışın ilk haftasını form tutmak için kullanma fırsatı bu sefer yok. Bu nedenle Giro öncesi hazırlıkların takvimi  9 Mayıs’ta maksimum performansa ulaşmak üstüne kurulmalı. Tabii bu seviyeyi yaklaşık üç hafta korumak da lazım. 5. Etap üç Büyük Turu kazanan yeryüzündeki altı kişiden biri olan Vincenzo Nibali’nin doğduğu kent Messina’da bitecek. Nibali bu sene de yarışın en kuvvetli adaylarından biri ama yarış sprintle bitecek. Ancak peloton finişten ilk geçiş sırasında Nibali’nin göstermelik bir atak yapmasına izin verebilir (Messina içinde bir tur atılıyor).

4.Etap Profili

Olay Messina’ya gelmişken Nibali’nin lakabıyla ilgili spekülasyonları da bitirmek isterim. Ta gençliğinden beri kendisine “Lo Squalo dello Stretto” veya “Lo Squalo di Messina” deniyor, yani tam Türkçe meali Boğaz veya Messina Köpekbalığı (Messina Boğazı’na ithafen). Ama dilimize çevirince “köpekbalığı” kelimesi bir lakap için hem uzun kalıyor hem de insanda hoş durmayan “köpek” kelimesini barındırıyor, Nibali’ye ayıp oluyor. Necip Türk bisiklet camiasına Nibali’nin takma adının “Camgöz” olmasını teklif ediyorum. Artık “Boğaz Camgözü” mü dersiniz, “Messina Camgözü” mü bilemem, sonuçta sınırlı sorumlu da olsa bir özgürlük ülkesinde yaşıyoruz. “Boğaz”dan ilhamla “Boğaz Lüferi” de çok güzel durur aslında, hırçın ve çok avcı bir balıktır lüfer. Özgürlükleri genişletiyoruz, verdiğim opsiyonlardan birini seçerek siz de hürriyetinizi kullanınız.

Messina Boğazı’ndan hemen karşısı Reggio Calabria’dan başlayacak 6. Etabın son kısmı sürprizlere açık. Son 40 km’ye kadar ciddi bir problem içermeyen etap bu noktadan sonra sürekli çıkıp inecek. Son 2 km %5.7’lik bir yokuş. Etap ya kaçış grubuna yada onlar yakalandıktan sonra oluşacak başka bir gruba göz kırpıyor. 7. Etapta sprint takımları kontrolü kaybetmek istemeseler de parkurun son bölümü oldukça cilveli, sıkıntı yaratabilir. Sekizinci etabın (MOLFETTA-PESCHICI) son 1500mt’si %12’ye varan eğimler içeriyor. D.Ulissi, L.L.Sanchez hatta Rui Costa tarzı puncheur-sprinterlere göz kırpan bir final.

9. Etap ikinci ciddi tırmanışa sahne olacak. MONTENERO DI BISACCIA-BLOCKHAUS arasında 149 km’lik yarışın son 26 km’si ciddi bir yokuş ama son 13 km’deki Blockhaus asıl zorluk olacak. Blockhaus bizim hafızamıza eski Giro yarış direktörü Angelo Zomegnan’ın 2009’da tasarladığı 85 km’lik kıs ve vurucu etapla kazınmıştı. Gerçekten de Büyük Turlar’daki kısa ve sert yokuşlu etapların ortaya çıkışını Blockhaus’a borçluyuz. Hapsburg Hanedanı’nın bölgedeki varlığını yansıtan bir ismi olan Blockhaus on kilometre boyunca stabil şekilde %9’luk bir eğimi tutturup son kısımda %14’lere çıkıyor. Çok önemli bir etap olacak.

9.Etap Profili
Bu sene Giro100’ün genel klasman denklemini çözmesi zor hale getiren şey toplam 69 km’lik iki ITT etabı. Bunlardan ilki 10. Etaptaki 38.9 km’lik inişli çıkışlı parkur. İnişlerin teknik olduğu yazılıyor. Sporcuların parkurdaki iki yokuş için bisiklet değiştirip değiştirmeyecekleri de merak konusu. Bob Jungels ve Rohan Dennis gibi yokuş da çıkabilen tempocuların  GK favorileri arasında adlarının geçmesinin asıl nedeni, bu etap ve son günkü MONZA-MILANO arasındaki 28.3 km’lik düz ITT. Gerçek zamana karşıcıların aslen yokuşçu Quintana ve Nibali gibi favorilere kilometrede 2-3 saniye fark atmaları beklenmelidir. 69 km’de bu yaklaşık üç dakika demek. Indurain usulü “Dağlarda kayıpları minimize et, TT’de kamçıyı vur” formülünü uygulamak mümkün olur mu bilmem ama yarışa farklı bir boyut katacağı kesin gibi (B. Jungels Giro 2016’da Nibali’nin 8:31 gerisinde altıncı olmuştu).

10. Etap Profili
Zamana karşının ertesi günü, 11. Etap’ta Apenin Dağları’nda dört ciddi yokuşun çıkılacağı 161 km’lik FLORANSA-BAGNO DI ROMAGNA etabı yer alıyor. Genel klasmanı tehdit etmeyen bir grup kaçarsa peloton yaklamakta çok ısrar etmeyebilir. Son yokuş zirvesinden finişe kadarki 26 km’nin hep iniş oluşu da toplu finiş olmayacağı tahminimi güçlendiriyor. Sonraki iki etap Po Nehri civarında sprinterler için düşünülmüş, önce 12. etap FORLI-REGGIO EMILIA ve Cuma günü de R.EMILIA-TORTONA. Tortona’nın bizi ilgilendiren yanı büyük şampiyon Fausto Coppi’nin 40 yaşında sıtmadan öldüğü kent oluşu, doğum yeri ve 14. Etabın başlayacağı Castellania’nın yanı başında. Zaten bu bölge “Campionissimo”nun antrenman yaptığı yollara ithafen “I Colli di Coppi” diye anılıyor, “Coppi Tepeleri”. 131 km’lik etap dümdüz başlıyor ve 11 km uzunluğundaki %7 eğimli Oropa’da son buluyor. Son bölüm oldukça sert geçmeye aday. Haftanın son etabı 199 km’lik VALDENGO-BERGAMO arasında. İlk yüzelli kilometresi düz ama sonra 2 ciddi tırmanış var. Finişe yaklaşırken de eski Bergamo’ya çıkıp (3.5 km %7) şehre inecekler. Toplu finiş olmayacağı kesin gibi.

16.Etap Profili
Son dinlenme gününden sonra Giro100’ün en zor bölümü, yani dağlar başlayacak. 23 Mayıs’ta 222 km’lik ve hakikaten çok ağır bir 16. etap var. Toplam dikey irtifanın 5.400mt’yi geçeceği üç müthiş yokuş:  Mortirolo, Stelvio ve Umbrail Geçidi. Bazı sprinterler çoktan eve dönmüş olurlar bile ama kalanlara Tanrı kolaylık versin, çok zor bir gün olacak. 17. Etap Aprica ve Passo Tonale yokuşlarını etabın başında çıkıp İtalya’nın en butik kayak merkezlerinden Canazei’de bitecek. Parkurun son 75 km’si sürekli tırmanılacak bir yalancı düzlük. Team Sky’ın bu bölümde müthiş bir tempo tutturup herkesi acılara gark edeceğini hayal ediyorum.

27 Mayıs Perşembe de hani “cep herkülü” tadında bir etap var. MOENA-ORTISEI sadece 137 km ama 4.000mt civarında irtifaya sahip ve şu zirveleri daha evvel duymuşsunuzdur: Passo Pordoi, Valparola, Passo Gardena (Grödnerjoch), Passo di Pinei ve Pontives (son ikisini duymamıştım itiraf edeyim). Üst üste çok zor üç gün var fakat birinde peloton işi yavaşlatma eylemi yapmazsa çok şaşırırım. Bu etap kaçış grubuna bırakılabilir.

20.Etap profili
Geldik son üç güne. Son günkü ITT’den bahsettik yukarıda zaten, kaldı iki dağ etabı. ilki 191 km’lik SAN CANDIDO-PIANCAVALLO’da son yokuşta ciddi bir GK mücadelesi olmasını beklerim. Çünkü  önceki yokuşlara rağmen genelde yokuş aşağı bir parkurdayız ama son 15 km’de 1.100 mt yükselen Piancavallo artık favorilerin (hala birden fazla kaldıysa) kozlarını paylaşacakları son şanslardan bir olacak. Yüzüncü kez eda edilecek Giro d’Italia’nın son iki yokuşu 20. Etap PORDENONE-ASIAGO arasındaki 190 km’de yer alan Monte Grappa ve ilk kez çıkılacak bol virajlı Foza yokuşları. Ama son zirveden sonra finişe 15 km daha var dolayısıyla rahatlamak için erken. Monte Grappa’yı 2014’de Nairo Quintana fethetmişti. Bakalım bu sefer de ona uğurlu gelecek mi?

Son etap Monza yarış pistinden başlayıp Milano’daki Duomo Katedrali’nin hemen yakınında  bitecek 29 km’lik bireysel zaman karşı yarışı olacak. Foza’da hala birinci belli olmamışsa bu son 35-40 dakikalık efor Pembe Mayo’nun bu yılki sahibini belirlemiş olacak.


Favoriler

Yarışın başlamasına iki hafta teslim edilen bu yazı favorilerin tam bir analizini yapmama izin vermiyor. Ama tüm İtalya yarışın Fabio Aru ve Vincenzo Nibali arasında geçmesini, Coppi-Bartali çekişmesinin tekrar yaşanmasını istediğini anlamak zor değil. Ne var ki iki hafta önce Sierra Nevada’da antrenmanda düşen ve dizini sakatlayan Aru’nun yarışa katılamayacağı açıklandı. Hoş Aru hafif antrenmanlara başladı ama yarışa kadar ne duruma geleceği belli değil. Astana patronu Vinokurov genç Sardinyalı’nın Fransa Turu’na gideceğinde ısrarcı. Aru’nun sakatlığı gerçekten büyük hayalkırıklığı. Nibali yeni takımıyla geçen seneki zaferini tekrarlamak istiyor. Ancak Bahrain-Merida’nın yokuş domestik gücü de beni biraz düşündürüyor. Nibali’nin Etna’da hiç zaman kaybetmemesi gerek. Geçen sene gibi Giro’ya yavaş başlarsa toparlandığında rakipleri çok uzaklarda olabilirler. Yine de kariyeri boyunca tüm Büyük Turlar’ı kazanmayı başaran Nibali’nin ünvanını korumak için Sardinya’da startta olması onu ilk üç favoriden biri yapmaya yeter.

Nibali doğa olaylarını kontrol eden melek olan Mikail'i işaret ederken
Bence en büyük ve doğal favori Giro’14 şampiyonu Nairo Quintana. Kolombiyalı, bu yıl,  2015’de Alberto Contador’un yaptığı gibi, hem İtalya hem de Fransa Turu’nu kazanmak istiyor. Oldukça zor bir hedef ama geçen sene hüsran olduğu Fransa Turu’ndan sonra Vuelta’yı kazanması takdire değer bir başarıydı (TdF’da 3. olmuştu). Bu sene hem Valencia hem de Tirreno-Adriatico turlarını kazandı. Eğer ITT’lerde çok zaman kaybetmezse, müthiş yokuş tırmanma yeteneği ile en olası şampiyon adayı Quintana gibi duruyor.

Quintana podyumda
Bir başka favori Team sky’ın lideri Geraint Thomas. Galli sporcu son iki yıldır genel klasmancı olmayı kafaya takmış gibi. Takım takip olimpiyat şampiyonundan daha önce bir Fransa Turu şampiyonu çıkmıştı (B.Wiggins), neden bir daha olmasın diye düşünüyor olmalı. Tirreno-Adriatico’da beşinci oldu ve son hazırlık yarışı Tour of the Alps’i de birinci bitirdi. Yine de Giro’nun çok zorlu yokuşlarında takımının ona çok yardım etmesi gerekecek. Açılan farkı ise Foligno ve Monza’daki zamana karşılarda kapatmaya çalışacak.

Geraint Thomas
G. Thomas’la aynı stratejiyi düşünen biri de BMC’den Rohan Dennis. T-A’yu Quintana’nın ardından ikinci bitirdi. Giro’daki en iyi rouleur kendisi lakin yokuşlarda Thomas kadar iyi değil. Üstelik takım liderliğini Tejay Van Garderen’le paylaşmak durumunda. Çift liderli bir takımın başarılı olduğunu çoktandır görmedik.

Tejay Van Garderen sarı mayolu Ron Dennis'i çekerken..
Fransızlar’ın baskısından sıkılıp kendini İtalya’ya atan Thibaut Pinot da favoriler arasında. Fransa Turu’nda halkın beklentisiyle boğulan ve performans gösteremeyen Pinot bu sene TdF’ı pas geçip şansını İtalya’da denemeye karar verdi. Son haftalarda oldukça formda gözüküyor ama sadece iki yokuş domestiğiyle nereye kadar gieceği belli değil. TT yeteneğini son yıllarda geliştirdiğini de göz önüne alırsak podyumda yer almayı hedeflediği düşünülebilir.

Thibaut Pinot
Geçen sene İtalya Turu’nu altıncı bitiren Quick-Step Floors sporcusu Bob Jungels’i de yazmak gerekiyor sanırım. Beyaz Mayo’nun bu sene de güçlü adaylarından biri. Eğer bu yıl da ilk 10’da bitirirse kariyerini tamamen “a la Indurain" bir genel klasmancıya çevirebilir. 69 km2lik zamana karşı onun en büyük avantajı olacak.

Bob Jungels
Bunlar dışında hemen her takımın bir lideri var. Geçen sene Giro’yu tam kazanacak derken düşüp dördüncü olan Lotto NL-Jumbo’dan Stefan Kruijswijk, Trek Segafredo’da ilk on sırayı kovalayacak Bauke Mollema, Orica-Scott’ta geçen seneki Fransa Turu dördüncüsü Adam Yates ilk akla gelenler. Ayrıca geçen seneki yarışta ölümden dönen Katushalı Ilnur Zakarin, Ag2R’in Giro gediklisi Domenico Pozzovivo, Beyaz Mayo klasmanında Jungels’i zorlamasını beklediğim Cannondale-Drapac sporcusu Davide Formolo da anılması gereken isimler.

Kruijswijk'in kara çakılarak Giro 2016'yı kaybettiği anlar
Eğer tüm bu isimler hala formda ve iddialı olarak yarışın son haftasına gelebilirlerse tarihin en güzel yarışlarından birini seyrederiz. Lakin her hal-ü şartta, Giro d’Italia bence bu yılın en görkemli büyük turu olacak. Umarım haklı çıkarım. İyi seyirler.







 


30 Aralık 2015 Çarşamba

Kızım Eve Dönüyor




35 yaşından sonra yol bisikletiyle ilgilenmeye başlayınca, kaçınılmaz olarak “Yahu artık bisiklete de bineyim” dürtüsü ittirmeye başladı. İlk ve son bisikletim 11 yaşımda hediye edilen, bir gün kömürlükten uçup giden Pinokyo olmuştu. Kırk yaşıma kadar bu isteği erteledim (görmezden geldim) ama artık bisiklet alma zamanı gelmişti. Vasfi’nin kullanmadığı TREK 4300 D’ye el koyarak işe giriştim. Sahilde, ormanda biniyordum ama TV’de ve ara sıra yollarda gördüğüm yarış arabası kıvamındaki yol bisikletleri gözümü almaya devam ediyordu. Dağ bisikleti onların yanında kamyon gibi kalıyordu. 


Uzun yıllardır yol bisikletine binen arkadaşım Can’ın yol göstermesiyle ikinci el eski bir yol bisikleti aldım. Utanılacak şey ki bugün markasını bile hatırlamıyorum. Rengi gülkurusu diye aklımda kalmış ama bir yanılsama olmalı çünkü gülkurusundan nefret ederim. Herneyse... Bir gece, karanlıkta karşıma çıkan bir kadına çarpmamak için aniden yön değiştirip park halindeki bir arabaya kafadan toslayınca gül orta borudan kırıldı ve ilk yarış bisikleti tecrübem aniden bitti. 


Coppi'yle 29 Ekim'i kutluyoruz
Birkaç ay sonra, forumlarda bulduğum, Dura Ace donanımlı sarı Coppi’yi -yine Can’ın danışmanlığında- görüp, beğenip ikinci el olarak satın aldım. Acayip mutluydum. Vitesler yağ gibi geçiyor, hayat hikayesini artık ezberlediğim “Campionissimo”nun adını taşıyan canavarla uçuyordum. Ama “m=n+1” formülü uyarınca Coppi’nin yanına bir de karbon bisiklet ekleme hayalim yoğunlaşmıştı. Bütün sitelere girip çıkıyor, hangi bisikleti daha çok istediğimi düşünüyor, her birini ayrı sevdiğimden bir türlü karar veremiyordum. Sonunda Fabian Cancellara ve Tom Boonen’ın gazıyla, adına da bayılarak Specialized “Roubaix”de karar kıldım. Endurance tipi oluşuyla beni yormayacak, sloping kadrosuyla modern bir görünümü olacak, maşa ve çeki borularındaki vibrasyon emici silikon elastomerlerle mühendis tarafıma hitap edecekti. Ama “Roubaix” deyince iş bitmiyordu. S-Works olanı var, Expert’i var, Pro modeli var. Değişik karbon evsafı ve donanım paketleriyle 4-5 tip arasında gidip geliyordum. Serde itidal de var, daha şurada iki yıldır bisiklete biniyorken en üst modeli almaya utanıyordum. Sonunda “Roubaix Pro”da karar kıldım. Ne en üst, ne en alt modeldi. Yolda milletin yarışma hissini gıcıklamayacak, cüzdanı çok yormayacak, beni de havaya sokmayacaktı. Kardeş kardeş binip gidecektik. 


Roubaixciğim'in artistik bir pozu
Yıl 2008. Türk lirası dolar karşısında 1.30 gibi süper kuvvetli bir durumda. Aktif Pedal’a gittim, bir fiyat verdiler. ABD sitelerine bakıyorum, aynı kadroya Aktif’in avro olarak verdiği fiyatı dolar olarak sunuyorlar. Aradaki fark %10 falan olsa basıp buradan alacağım ama gavurun dölü %30 daha ucuz fiyat veriyor. Birkaç kere daha konuştum ama istediğim indirimi alamadım. Ekim ayında Deniz’le Amerika’ya gideceğimizden New York’taki bayileri taramaya ve yazışmaya başladım. Sonunda NYC’de kalacağımız eve yüz metre mesafedeki TOGA Bikes ile yakınlaştım. Bütün yazı apış aramdan yere olan mesafeyi defalarca ölçerek, kadro boyu tahmini veren her siteye girip çıkarak geçirmiştim. Ne istediğimi biliyordum. 54 kadro, siyah-beyaz Roubaix Pro’da anlaştık. TOGA’ya “Geliyorum kardeş” dedim, “Kadroyu ayırın!”. 

İşi çok iyi biliyorum ya, ful bisiklet almayacağım. Kadro alıp geleceğim, burada toplayacağım. Donanım olarak Shimano ve Campagnolo aklımı kurcalıyor ama o sene SRAM ilk kez “Red” serisiyle yol bisikleti segmentine girmiş. Bütün web siteleri “2 kilonun altındaki ilk grupset” diye yıkılıyor. Boğazdan kesip kilo vereceğime bisikletim çok hafif olsun istiyorum, mümkünse 6.8 kg. Reklam hummasına tutulmuş durumdayım. SRAM Red alacağım. 


Karaburun yollarında...(2013)
New York’a uçtuk, jet lag’imiz geçti, 2 gün sonra TOGA’ya gittik. Kadro boyunu bir daha ölçelim falan, ben bir 54, bir 56 kadro bisiklete binip iniyorum. Dükkanın müdürü sonunda “56 daha iyi dude!” dedi. Bütün yaz kıçına kitap sıkıştırıp 89 kere ölçü alan ben değilmişim gibi, adam “56!” der demez “Peki” diye kabul ettim.

Kadro üç gün sonra geldi. Aman Allahım bu ne güzellik!! İnsan dokunmaya kıyamaz!! Son kat boyanın altında parlayan karbon elyaflarının geometrik şekilleri kadroya sofistike bir ruh katarken yanlardaki beyaz şeritler de asil bir hava veriyordu. Aşk budur! Sadece 54-56 boy farkı yüzünden kafamda bir şüphe var fakat güzel bir kadının çekim alanına girmiş acemi oğlan gibi elimi dokundurur dokundurmaz kuşkularım silinip gitti, kendimi teslim ettim. Bu arada Deniz de kaşla göz arasında kendisine Roubaix’nin giriş seviyesi ful bir bisiklet aldı, hemen adını Carrie koyup Central Park’ta binmeye çıktı. Haliyle kıskançlıktan çatladım. SRAM Red, gidon, pedal, sele derken benimkinin daha bir sürü eksiği var.

Dönüşte, JFK’den Milano aktarmalı İstanbul uçağına bisikletleri teslim ettik. Tembel İtalyanlar aktarmaya yetiştiremezler diye 2 saat beklemeli olan İstanbul uçağını pas geçip Milano'da 6 saat oturmaya karar vermiştik. Yeter ki Carrie ve Roubaix’yle sağ salimen İstanbul’da buluşalım. Yeşilköy’e inip “oversize luggage” önünde beklemeye geçtik. 10 dakika, 15, 20, yarım saat, gelen giden yok. 40 dakika olduğunda ortalığı yıkmaya başladık. Deniz “Ben zaten demiştim, gitti Carrie..” diyor (ona kalsa baş üstü bagaja koymalıydık!!), ben İtalyanlar’ın anasından girip avradınan çıkıyorum. THY görevlileri ise son derece sakin dilekçeyi ve kayıp bagaj formlarını doldurtup bizi sepetlediler. Eve geldik ama cenaze havasındayız.  Yıllardır iş hayatında İtalyanların ketenpere operasyonlarını çok görmüşüm, hiç umudum yok. Hayatta gelmez bu bisikletler diye düşünüyordum. Haksızlık, kadercilik, umut, pişmanlık duygularının devinimiyle içim buruş buruş, yattık uyuduk.

Ertesi sabah THY’den gelen telefonla günümüz aydınlandı. Bisikletler Milano’da bulunmuştu. Öğle uçağına konacak, akşam İstanbul’da olacaklardı. Önceki gün o kadar üzülmüştük ki haber bizi ancak normal ruh halimize döndürebildi. Eve teslimat opsiyonunu kesin dille reddederek havaalanına uzadık. Bisiklet kutularının görünmesiyle yaşadığımız rahatlama hissini hala anımsıyorum. Bisikletleri arabaya yükleyip şen şakrak eve döndük.

Birkaç hafta sonraki doğum günümde Deniz Mavic Ksyrium Equipe jant seti hediye edince (insan Elite alır ya!) ben de SRAM Red’e ve diğer komponentlere giriştim. Sonunda 23 Kasım 2008’de Kaçkar Bisiklet’in Kızıltoprak şubesinde Serkan Yazıcı bisikleti toplamaya başladı. Her adımı yakinen takip ediyor, Serkan orasıyla burasıyla biraz fazla uğraşsa bir sorun çıktı diye geriliyordum. Güneş batıp akşam olduğunda Roubaix hazırdı. 

Salcano XRS001 (Kuma)
Tipi, şekli şemali erkek olmasına rağmen hep “Kızım” diye sevdim Roubaix’yi. Yağmurda düşünce kendimden önce onu kaldırdım, sağında solunda çizik görünce sinir oldum. 54-56 boy konusunda ben haklıydım, bisiklet bayağı büyüktü. Binmeye başladıkça seleyi öne aldım, gidon boğazını kısalttım ama hala büyük. 44 cm’lik gidonla üstüne çıktığımda bayağı salon salomanje bir havası vardır. Çok atak değildir, yön değiştirirken “Bu hıyar yanlış bi şey yapıyor olmasın?” der gibi bir an bekler, sonra döner. Sprinte kalkarken ilk iki pedal karbon elyafların arasında kaybolur, tekerler bilahare devreye girer. Ama hakikaten çok rahattır. Saatlerce binsem de efor dışında bir yorgunluk, rahatsızlık hissettirmez (Coppi perişan eder adamı mesela). Geometrisi gereği (bir de yaştan dolayı) üstüne çok yatamadığımdan grubun en uzun boylusu benmişim gibi olur, herkesi süzerim arkadan. Şimdi 7 yaşında ama bence bisikletlerin yaşını da dört ayaklılar gibi 6-7’yle çarpmak lazım. O hesapla bugün bayağı olgun bir hanım.

Roubaix’yi hala çok seviyorum ama zaman içinde hepsi benden kaynaklanan salaklıklarım yüzünden eskisi kadar binmiyorum. Bir kere çok büyük. 54 ve hatta 52 bile almam mümkünken 56 kadroyla otobüs kullanır gibiyim. Ezik Türk’ün “Siktir lan Johnny, 54 olacak o kadar!” dememesi affedilmez bir zayıflıktı. İkinci hata, Aktif’e Specialized’ın en iyi gidonunu ısmarlarken boy söylememek, bu nedenle de gelen 44 cm genişliğindeki gidonu takmak zorunda kalmaktı. Bisikletin ön tarafı balkon gibi, denize karşı masa kur, demlen. Zaman içinde Roubaix’den soğumama neden olan asıl etken ise yanlış kararlarımdan sonuncusu.  Az bilgi, çok bilgiçlik ve reklama kanmanın sonucu dolduruşa gelip, daha yeni çıkmış bir grupseti hemen almamam gerekirdi. SRAM Red “Double Tap” ile bence devrim yapmış, tek kolla vitesi hem büyütüp hem küçülten süper bir sistem geliştirmişti. Hala en sevdiğim yönüdür ve süper pratiktir. Estetik olarak nefis, hafif bir set olmasının yanında frenleri de harika tutuyor. Şöyle diyebilirim, 2008 model SRAM Red frenlerim 2015 model Dura Ace 9000 frenler kadar iyi neredeyse. Bunu derken birebir bilimsel bir karşılaştırma yapmış değilim, bana verdiği hissi söylüyorum (buna karşılık Coppi’de “Dura-maz- Ace”ler var). Ama Red’in bu ilk modelinde vites ayarları çok sık bozuluyor, vites geçişleri ise takur tukurdu. Bir iki sene sonra SRAM’cılar ve review yazan para yemiş it kopuk da bunu itiraf ettiler zaten. Shimano D-A gibi neredeyse yağlamayı bile unutturan bir setten sonra gürültüyle geçen vitesler ve sık sık vites ayarı yapmak zorunda kalmak (ki vites ayarı yapmayı hala tam öğrenememiş bir moronum) tadımı kaçırmıştı.

“m=n+1” gereği bu 7 yılda iki bisikletim daha oldu. Biri hep beğendiğim, Cippolini dönemi kadrosu Cannondale CAAD4 (2004 model olmalı), diğeri de Veloturk sponsoru Salcano’dan aldığımız takım bisikletimiz XRS001. 2014’de Salcano gelene kadar her yokuşa ve uzun yola Roubaix’yle çıktım (çünkü Coppi-39-53, CAAD4 46-52) fakat takım binişlerinde ve yarışlarda sponsorun bisikletini kullanmak gerektiğinden Roubaix’yi zaman içinde kızağa çektim, evde en arkada durur oldu. 


CAAD4 de az karizma değildir hani!
Geçen sene başında Veloturk olarak crossfit hocamız Umut’a da bisiklet virüsünü bulaştırdık, kendine bisiklet bakmaya başladı. Ona, isterse, geçici olarak Roubaix’yi alıp kullanabileceğini söyledim ve bisikleti Umut’a verdim. Ama verirken de, Roubaix’nin benim için değerini, ilk göz ağrım olduğunu, bisikletten bıkar veya başka bir alet alırsa da geri istediğimi söyledim. Umut bisikletten bıkmadığı gibi bizimle hem Ronde’ye hem de LeMans 24 saat yarışlarına katıldı. Özellikle, daha 300km bisiklet binmişken katıldığı ilk yarışı Ronde’de, zaten o tip parkurlar için üretilmiş Roubaix'ciğim Umut’u finişe çamur içinde getirmeyi başardı. Aslan kızım görevini yaptı. Geçen hafta Umut Hoca kendine bisiklet aldı. Kırmızı-siyah bir “Venge”. Hayırlı olsun, güle güle, kazasız belasız kullansın. Ben ondan daha çok sevinmiş olabilirim bu duruma çünkü Roubaix bir senelik ayrılıktan sonra eve dönüyor (yani… sanırım… Umut??). 


Umut Duygu ve Roubaix. 24hVelo - LeMans, Fransa (2015)
Kızımla ilgili planlarım var. Önce sıkı bir bakımdan geçecek, pırıl pırıl olacak. Sonra, 40 cm’lik yeni gidonu ve Easton’un çok seksi gidon boğazı takılacak. İkisi de hazır, evde bekliyorlar. Ve kusura bakmasın ama Red’e veda zamanı da geldi. Fakat toptan değil. Teknik bir sıkıntı çıkmazsa frenleri tutmak istiyorum çünkü çok güven verdi kullandığım yıllar boyunca. Alt tarafta ise Dura Ace’e geçiyorum. Aynakol 34-50, arkası mümkünse 12-32 olacak. Aydın “illa değiştirmen gerekmez” diyor ama arka attırıcı uzun bacak olacak gibi, sorup soruşturacağım. Tabii bir de ön attırıcı ve yeni vites kabloları gerekecek. Belki bir sele de alabilirim fakat sele seçimi kadar zor iş de yok bu bisiklet mevzuunda. Bakalım. Sonra Çağrı’ya gidecek (ki Rubiş dünyaya gelirken Çağrı da bizimle beraber Kaçkar’daydı), bikefit yapılacak ve yaşlanan dizlerimin yokuşlardaki dostu olacak.

Kızım eve dönüyor ve babası çok mutlu…