Veloturk etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Veloturk etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

30 Aralık 2015 Çarşamba

Kızım Eve Dönüyor




35 yaşından sonra yol bisikletiyle ilgilenmeye başlayınca, kaçınılmaz olarak “Yahu artık bisiklete de bineyim” dürtüsü ittirmeye başladı. İlk ve son bisikletim 11 yaşımda hediye edilen, bir gün kömürlükten uçup giden Pinokyo olmuştu. Kırk yaşıma kadar bu isteği erteledim (görmezden geldim) ama artık bisiklet alma zamanı gelmişti. Vasfi’nin kullanmadığı TREK 4300 D’ye el koyarak işe giriştim. Sahilde, ormanda biniyordum ama TV’de ve ara sıra yollarda gördüğüm yarış arabası kıvamındaki yol bisikletleri gözümü almaya devam ediyordu. Dağ bisikleti onların yanında kamyon gibi kalıyordu. 


Uzun yıllardır yol bisikletine binen arkadaşım Can’ın yol göstermesiyle ikinci el eski bir yol bisikleti aldım. Utanılacak şey ki bugün markasını bile hatırlamıyorum. Rengi gülkurusu diye aklımda kalmış ama bir yanılsama olmalı çünkü gülkurusundan nefret ederim. Herneyse... Bir gece, karanlıkta karşıma çıkan bir kadına çarpmamak için aniden yön değiştirip park halindeki bir arabaya kafadan toslayınca gül orta borudan kırıldı ve ilk yarış bisikleti tecrübem aniden bitti. 


Coppi'yle 29 Ekim'i kutluyoruz
Birkaç ay sonra, forumlarda bulduğum, Dura Ace donanımlı sarı Coppi’yi -yine Can’ın danışmanlığında- görüp, beğenip ikinci el olarak satın aldım. Acayip mutluydum. Vitesler yağ gibi geçiyor, hayat hikayesini artık ezberlediğim “Campionissimo”nun adını taşıyan canavarla uçuyordum. Ama “m=n+1” formülü uyarınca Coppi’nin yanına bir de karbon bisiklet ekleme hayalim yoğunlaşmıştı. Bütün sitelere girip çıkıyor, hangi bisikleti daha çok istediğimi düşünüyor, her birini ayrı sevdiğimden bir türlü karar veremiyordum. Sonunda Fabian Cancellara ve Tom Boonen’ın gazıyla, adına da bayılarak Specialized “Roubaix”de karar kıldım. Endurance tipi oluşuyla beni yormayacak, sloping kadrosuyla modern bir görünümü olacak, maşa ve çeki borularındaki vibrasyon emici silikon elastomerlerle mühendis tarafıma hitap edecekti. Ama “Roubaix” deyince iş bitmiyordu. S-Works olanı var, Expert’i var, Pro modeli var. Değişik karbon evsafı ve donanım paketleriyle 4-5 tip arasında gidip geliyordum. Serde itidal de var, daha şurada iki yıldır bisiklete biniyorken en üst modeli almaya utanıyordum. Sonunda “Roubaix Pro”da karar kıldım. Ne en üst, ne en alt modeldi. Yolda milletin yarışma hissini gıcıklamayacak, cüzdanı çok yormayacak, beni de havaya sokmayacaktı. Kardeş kardeş binip gidecektik. 


Roubaixciğim'in artistik bir pozu
Yıl 2008. Türk lirası dolar karşısında 1.30 gibi süper kuvvetli bir durumda. Aktif Pedal’a gittim, bir fiyat verdiler. ABD sitelerine bakıyorum, aynı kadroya Aktif’in avro olarak verdiği fiyatı dolar olarak sunuyorlar. Aradaki fark %10 falan olsa basıp buradan alacağım ama gavurun dölü %30 daha ucuz fiyat veriyor. Birkaç kere daha konuştum ama istediğim indirimi alamadım. Ekim ayında Deniz’le Amerika’ya gideceğimizden New York’taki bayileri taramaya ve yazışmaya başladım. Sonunda NYC’de kalacağımız eve yüz metre mesafedeki TOGA Bikes ile yakınlaştım. Bütün yazı apış aramdan yere olan mesafeyi defalarca ölçerek, kadro boyu tahmini veren her siteye girip çıkarak geçirmiştim. Ne istediğimi biliyordum. 54 kadro, siyah-beyaz Roubaix Pro’da anlaştık. TOGA’ya “Geliyorum kardeş” dedim, “Kadroyu ayırın!”. 

İşi çok iyi biliyorum ya, ful bisiklet almayacağım. Kadro alıp geleceğim, burada toplayacağım. Donanım olarak Shimano ve Campagnolo aklımı kurcalıyor ama o sene SRAM ilk kez “Red” serisiyle yol bisikleti segmentine girmiş. Bütün web siteleri “2 kilonun altındaki ilk grupset” diye yıkılıyor. Boğazdan kesip kilo vereceğime bisikletim çok hafif olsun istiyorum, mümkünse 6.8 kg. Reklam hummasına tutulmuş durumdayım. SRAM Red alacağım. 


Karaburun yollarında...(2013)
New York’a uçtuk, jet lag’imiz geçti, 2 gün sonra TOGA’ya gittik. Kadro boyunu bir daha ölçelim falan, ben bir 54, bir 56 kadro bisiklete binip iniyorum. Dükkanın müdürü sonunda “56 daha iyi dude!” dedi. Bütün yaz kıçına kitap sıkıştırıp 89 kere ölçü alan ben değilmişim gibi, adam “56!” der demez “Peki” diye kabul ettim.

Kadro üç gün sonra geldi. Aman Allahım bu ne güzellik!! İnsan dokunmaya kıyamaz!! Son kat boyanın altında parlayan karbon elyaflarının geometrik şekilleri kadroya sofistike bir ruh katarken yanlardaki beyaz şeritler de asil bir hava veriyordu. Aşk budur! Sadece 54-56 boy farkı yüzünden kafamda bir şüphe var fakat güzel bir kadının çekim alanına girmiş acemi oğlan gibi elimi dokundurur dokundurmaz kuşkularım silinip gitti, kendimi teslim ettim. Bu arada Deniz de kaşla göz arasında kendisine Roubaix’nin giriş seviyesi ful bir bisiklet aldı, hemen adını Carrie koyup Central Park’ta binmeye çıktı. Haliyle kıskançlıktan çatladım. SRAM Red, gidon, pedal, sele derken benimkinin daha bir sürü eksiği var.

Dönüşte, JFK’den Milano aktarmalı İstanbul uçağına bisikletleri teslim ettik. Tembel İtalyanlar aktarmaya yetiştiremezler diye 2 saat beklemeli olan İstanbul uçağını pas geçip Milano'da 6 saat oturmaya karar vermiştik. Yeter ki Carrie ve Roubaix’yle sağ salimen İstanbul’da buluşalım. Yeşilköy’e inip “oversize luggage” önünde beklemeye geçtik. 10 dakika, 15, 20, yarım saat, gelen giden yok. 40 dakika olduğunda ortalığı yıkmaya başladık. Deniz “Ben zaten demiştim, gitti Carrie..” diyor (ona kalsa baş üstü bagaja koymalıydık!!), ben İtalyanlar’ın anasından girip avradınan çıkıyorum. THY görevlileri ise son derece sakin dilekçeyi ve kayıp bagaj formlarını doldurtup bizi sepetlediler. Eve geldik ama cenaze havasındayız.  Yıllardır iş hayatında İtalyanların ketenpere operasyonlarını çok görmüşüm, hiç umudum yok. Hayatta gelmez bu bisikletler diye düşünüyordum. Haksızlık, kadercilik, umut, pişmanlık duygularının devinimiyle içim buruş buruş, yattık uyuduk.

Ertesi sabah THY’den gelen telefonla günümüz aydınlandı. Bisikletler Milano’da bulunmuştu. Öğle uçağına konacak, akşam İstanbul’da olacaklardı. Önceki gün o kadar üzülmüştük ki haber bizi ancak normal ruh halimize döndürebildi. Eve teslimat opsiyonunu kesin dille reddederek havaalanına uzadık. Bisiklet kutularının görünmesiyle yaşadığımız rahatlama hissini hala anımsıyorum. Bisikletleri arabaya yükleyip şen şakrak eve döndük.

Birkaç hafta sonraki doğum günümde Deniz Mavic Ksyrium Equipe jant seti hediye edince (insan Elite alır ya!) ben de SRAM Red’e ve diğer komponentlere giriştim. Sonunda 23 Kasım 2008’de Kaçkar Bisiklet’in Kızıltoprak şubesinde Serkan Yazıcı bisikleti toplamaya başladı. Her adımı yakinen takip ediyor, Serkan orasıyla burasıyla biraz fazla uğraşsa bir sorun çıktı diye geriliyordum. Güneş batıp akşam olduğunda Roubaix hazırdı. 

Salcano XRS001 (Kuma)
Tipi, şekli şemali erkek olmasına rağmen hep “Kızım” diye sevdim Roubaix’yi. Yağmurda düşünce kendimden önce onu kaldırdım, sağında solunda çizik görünce sinir oldum. 54-56 boy konusunda ben haklıydım, bisiklet bayağı büyüktü. Binmeye başladıkça seleyi öne aldım, gidon boğazını kısalttım ama hala büyük. 44 cm’lik gidonla üstüne çıktığımda bayağı salon salomanje bir havası vardır. Çok atak değildir, yön değiştirirken “Bu hıyar yanlış bi şey yapıyor olmasın?” der gibi bir an bekler, sonra döner. Sprinte kalkarken ilk iki pedal karbon elyafların arasında kaybolur, tekerler bilahare devreye girer. Ama hakikaten çok rahattır. Saatlerce binsem de efor dışında bir yorgunluk, rahatsızlık hissettirmez (Coppi perişan eder adamı mesela). Geometrisi gereği (bir de yaştan dolayı) üstüne çok yatamadığımdan grubun en uzun boylusu benmişim gibi olur, herkesi süzerim arkadan. Şimdi 7 yaşında ama bence bisikletlerin yaşını da dört ayaklılar gibi 6-7’yle çarpmak lazım. O hesapla bugün bayağı olgun bir hanım.

Roubaix’yi hala çok seviyorum ama zaman içinde hepsi benden kaynaklanan salaklıklarım yüzünden eskisi kadar binmiyorum. Bir kere çok büyük. 54 ve hatta 52 bile almam mümkünken 56 kadroyla otobüs kullanır gibiyim. Ezik Türk’ün “Siktir lan Johnny, 54 olacak o kadar!” dememesi affedilmez bir zayıflıktı. İkinci hata, Aktif’e Specialized’ın en iyi gidonunu ısmarlarken boy söylememek, bu nedenle de gelen 44 cm genişliğindeki gidonu takmak zorunda kalmaktı. Bisikletin ön tarafı balkon gibi, denize karşı masa kur, demlen. Zaman içinde Roubaix’den soğumama neden olan asıl etken ise yanlış kararlarımdan sonuncusu.  Az bilgi, çok bilgiçlik ve reklama kanmanın sonucu dolduruşa gelip, daha yeni çıkmış bir grupseti hemen almamam gerekirdi. SRAM Red “Double Tap” ile bence devrim yapmış, tek kolla vitesi hem büyütüp hem küçülten süper bir sistem geliştirmişti. Hala en sevdiğim yönüdür ve süper pratiktir. Estetik olarak nefis, hafif bir set olmasının yanında frenleri de harika tutuyor. Şöyle diyebilirim, 2008 model SRAM Red frenlerim 2015 model Dura Ace 9000 frenler kadar iyi neredeyse. Bunu derken birebir bilimsel bir karşılaştırma yapmış değilim, bana verdiği hissi söylüyorum (buna karşılık Coppi’de “Dura-maz- Ace”ler var). Ama Red’in bu ilk modelinde vites ayarları çok sık bozuluyor, vites geçişleri ise takur tukurdu. Bir iki sene sonra SRAM’cılar ve review yazan para yemiş it kopuk da bunu itiraf ettiler zaten. Shimano D-A gibi neredeyse yağlamayı bile unutturan bir setten sonra gürültüyle geçen vitesler ve sık sık vites ayarı yapmak zorunda kalmak (ki vites ayarı yapmayı hala tam öğrenememiş bir moronum) tadımı kaçırmıştı.

“m=n+1” gereği bu 7 yılda iki bisikletim daha oldu. Biri hep beğendiğim, Cippolini dönemi kadrosu Cannondale CAAD4 (2004 model olmalı), diğeri de Veloturk sponsoru Salcano’dan aldığımız takım bisikletimiz XRS001. 2014’de Salcano gelene kadar her yokuşa ve uzun yola Roubaix’yle çıktım (çünkü Coppi-39-53, CAAD4 46-52) fakat takım binişlerinde ve yarışlarda sponsorun bisikletini kullanmak gerektiğinden Roubaix’yi zaman içinde kızağa çektim, evde en arkada durur oldu. 


CAAD4 de az karizma değildir hani!
Geçen sene başında Veloturk olarak crossfit hocamız Umut’a da bisiklet virüsünü bulaştırdık, kendine bisiklet bakmaya başladı. Ona, isterse, geçici olarak Roubaix’yi alıp kullanabileceğini söyledim ve bisikleti Umut’a verdim. Ama verirken de, Roubaix’nin benim için değerini, ilk göz ağrım olduğunu, bisikletten bıkar veya başka bir alet alırsa da geri istediğimi söyledim. Umut bisikletten bıkmadığı gibi bizimle hem Ronde’ye hem de LeMans 24 saat yarışlarına katıldı. Özellikle, daha 300km bisiklet binmişken katıldığı ilk yarışı Ronde’de, zaten o tip parkurlar için üretilmiş Roubaix'ciğim Umut’u finişe çamur içinde getirmeyi başardı. Aslan kızım görevini yaptı. Geçen hafta Umut Hoca kendine bisiklet aldı. Kırmızı-siyah bir “Venge”. Hayırlı olsun, güle güle, kazasız belasız kullansın. Ben ondan daha çok sevinmiş olabilirim bu duruma çünkü Roubaix bir senelik ayrılıktan sonra eve dönüyor (yani… sanırım… Umut??). 


Umut Duygu ve Roubaix. 24hVelo - LeMans, Fransa (2015)
Kızımla ilgili planlarım var. Önce sıkı bir bakımdan geçecek, pırıl pırıl olacak. Sonra, 40 cm’lik yeni gidonu ve Easton’un çok seksi gidon boğazı takılacak. İkisi de hazır, evde bekliyorlar. Ve kusura bakmasın ama Red’e veda zamanı da geldi. Fakat toptan değil. Teknik bir sıkıntı çıkmazsa frenleri tutmak istiyorum çünkü çok güven verdi kullandığım yıllar boyunca. Alt tarafta ise Dura Ace’e geçiyorum. Aynakol 34-50, arkası mümkünse 12-32 olacak. Aydın “illa değiştirmen gerekmez” diyor ama arka attırıcı uzun bacak olacak gibi, sorup soruşturacağım. Tabii bir de ön attırıcı ve yeni vites kabloları gerekecek. Belki bir sele de alabilirim fakat sele seçimi kadar zor iş de yok bu bisiklet mevzuunda. Bakalım. Sonra Çağrı’ya gidecek (ki Rubiş dünyaya gelirken Çağrı da bizimle beraber Kaçkar’daydı), bikefit yapılacak ve yaşlanan dizlerimin yokuşlardaki dostu olacak.

Kızım eve dönüyor ve babası çok mutlu…



30 Aralık 2014 Salı

Kalmış Malzemeden Yıl Sonu Yazısı

Aylardir yazmadığım gibi, yazmaya dair bir itki de yok. En son 10 Eylül’de Ray Rice’ın kadın dayağı bahanesiyle yazmışım. Motive eden olaya da bakınız! Üstün dehalar, büyük yazarlar falan kriz zamanlarında çıkarmış ya, ülkenin bu kriz şartlarında dahi üç satır yazamıyorsam, ne büyük, ne de yazar olmadığım anlaşılmıştır. Zaten gelecek vaad etme yaşım da geçti, yaşamın çalkantılarında sallanıp duruyorum (pardon ama "itki" ne demek?). 

Açıkçası, bu kuraklığı, twitter ve instagram’ın “kendimi ifade etme ihtiyacı”mı gidermesine bağlıyorum. Yoksa ellerim düğümlenmiş değil. Evet, son çocuğum da YGS/LYS hazırlık sarmalına girdi, gerginiz. Ekonomi durgun ve şirketin karlılığı düşüyor, tadımız kaçık. Ülkemin içine itildiği ortamdan dolayı aşırı mutsuzum ama bunlar beni durdurmazdı. O 140 karakter veya şipşak çekilen resmin altına attırılmış iki satır, buhar tankına yerleştirilen istim tahliye vanası görevi görüyordu. Bir şeyler biriktikçe, tırt bir tweet’le rahatlayıp atalete geri dönmek hem tembelliği getiriyor hem de o istimi alıyor işte. Üstelik, iki cümleyle rahatladığıma göre çok da birikim oluşmuyormuş. Bir de, bu sene, “Veloturk” projesi çok emek ve zamanımı aldı. Yazı yazacak halim kalmadı çoğu zaman.

Sayın ve sevgili blog partnerim Savaş’ı durduran ise gereksiz bir “sorumlu baba figürü” çizme hevesi oldu. Şubat 2011’de doğan Özgür’ü ataerkil bir Türk babası gibi karısına bırakacağına, modern erkek triplerine girerek, mamasından alt bezine, psikolojisinden, kreşe alıştırma dönemine (kuluçka dönemi gibi oluyor) kadar her şeyiyle ilgilenince o da blogu tavsattı. Zaten tuttuğu takımlar -biri hariç- Kaybedeler Ligi -hatta Konferansı- olduğundan adamı yazmaya motive edecek durum da doğmuyordu. İnsan Jay Cutler’ın ve Cubs'ın (hatta Knicks'in) performansından nasıl motive olabilir ki yani?

Savaş’la bu siteyi kurarken “futbol dışı yazılar” diye konuştuk ve de hiç bozmadık. Çok da iyi olmuş. Aslında, geçen dört yılda, özellikle Türk futbolunda yazılacak bir sürü şey oldu ama çoğu mide bulandıracak kıvamdaydı. Hem zevk için yazı yaz hem öğür, ı-ıh! Boka bulaşmadan, bisiklet, beyzbol, amerikan futbolu, gibi işlere daldık. Ülke meselelerinden uzakta kalmış elitist, beyaz Türk tavrına benzediğini kabul ediyorum ama, spor gibi, aslında hiçbir işe yaramayan bir konuda, keyfe keder işler yapıyoruz. Dolayısıyla canımız isteyince yazdık, istediği halde yazmadığımız, yazamadığımız zamanlar da oldu.  

Savaş’ın ve benim yazılarımızdan hoşlananlar ara ara “Yazsanıza ya..?!”diye sitem ettikçe gerçekten çok utanıyorum. Yazmam gerek ama elim gitmiyor. Yazıyla, bisikletle olduğu gibi bir ilişkim var. Bindikçe daha çok binmek istiyorum ama ayrı kaldıkça uzaklaşıyorum. Yazıların da arası açıldıkça heves azalıyor, yazarken ne kadar eğlendiğimi unutuyorum.

En son, geçen akşam Püzant Bey’in pasına Mustafa Bey’in plasesi utanç bardağımı doldurunca yazının başına oturdum, buraya kadar geldi. Eee buradan ne tarafa?

2014 yol bisikleti sezonunun bir özetini yapmayacağım. Hem bilgiye ulaşmak eskisinden çok daha kolay olduğundan bu tip yazılara olan talep azaldı hem de web üstünde hemen her dilde dilde çok daha iyi yazılar zaten çıktı. Bisiklet veya değil aklımda yer eden, beni heyecanlandıran, üzen, sevindiren sportif olaylara dokunmak istiyorum.

DEUTSCHLAND, DEUTSCHLAND UBER ALLES!! 


7 gol yenir mi ya?



Bence yılın spor olayı Almanya’nın Brezilya’ya Dünya Kupası yarı finalinde 7 atması oldu. Cidden. Futbol yazmıyoruz tamam ama bu başka bir şey. Tsunami, deprem, adına ne dersen. Ağzım açık seyrettim. İki golü içkime buz koyarken kaçırdım düşünün. Karım salonda çığlık çığlığa “Yine attılaaar!!” diye bağırdıkça koşarak salona gelip golün tekrarını görüyor, cin ve toniğin hassas dengesini bir kimyager titizliğiyle ayarlamak için mutfağa döndüğümde yine çığlıklar atıyordu “Goool!” diye. Hayatta bir kere yaşanacak bir şeydi bu. 1950’de Maracana’da, Uruguay’a yenilince saatlerce statta çakılı kalan bir ülke, tarihinin en acı yenilgisini yine kendi evinde aldı. Maçın sonuna doğru eşimin acıma hissi öne çıktı. Bana dönüp “Atmasınlar artık Sarper yaaa!!” diye Almanlar’a müdahale etmemi istemeye başladı. Kadınlarda merhamet duygusu, erkeklerde ise –en azından bende- dramın daha inanılmaz ve büyük olması isteğini uyandıran bir maçtı (“10-0 olsun anasını satiim, bir daha nerede görürüm bu skoru?” gibi).

NFL

Bisiklete gelmeden önce Amerikan futbol ligi NFL’e dalayım. Yasaklanmadan (veya evrim geçirmeden) önce ne kadar seyredebilirsem kendimi şanslı sayacağım bir show. Tam bir takım sporu. %99 pozisyonel taktiğe dayalı, rakibi yanıltmaya yönelik hamlelerle dolu, gladyatörler tarafından oynanan bir satranç maçı (bisiklet sporu da tekerlek üstünde satranç diye tanımlanır bilirsiniz). Oyunun hala anlamadığım onyüzmilyonbin kuralı ve inceliği var ama gittikçe daha çok bağlanıyorum. Elbete bisiklet sevgimi geçemez çünkü kar ve pazarlama üstüne inşa edilmiş suni bir spor. Halkın ve basının tepkisine göre zırt pırt kuralları değişen, sürekli bir hikaye, karşıtlık, rekabet (artık malı ne sattıracaksa) yaratmaya yönelik, tek elden yönetilen bir gösteri. Tüm bunların farkındayım. Ama "bilinçli naiflik" dediğim bir ruh hali içinde merak ve heyecanımı besleyen bir sürü öge bulabiliyorum. 

Önceki hayatımı geçirdiğim Boston kentinin takımı, canımız ciğerimiz New England Patriots hastasıyım (1700'lerde Kırmızı Urbalılar'a karşı savaştım buna eminim). Bu sezon (yani geçen sezon:2013-2014), yine AFC Finali’ne çıkmayı başardık. Zaten son 15 yılın en başarılı takımıyız. Beş kez Super Bowl oynadık, 3 defa kazandık. Ama bu sene, SB öncesi yarı final demek olan AFC Şampiyonluk maçında, elleri kırılasıca, boynu altında kalasıca Peyton Manning’e boyun eğdik (herif dört kere boyun ameliyatı olduğundan mecazi bir dilek değildir). Tabii çok üzüldüm. Tom Brady ve coach Belichick şu ahir ömürlerinde beraberce 2-3 sene daha mücadele edecekler. Bir Super Bowl oynamak daha haklarıydı. Ama olmadı, olamadı. Savunmamız, hele "secondary" denen arka taraf kötüydü. Denver akıllı bir oyun ve Brady’nin kötü performansıyla finale çıktı.
Kaybedince teselli olarak evde böyle bir olay var.
Ama çıktıklarına pişman oldular. Sezonun en iyi hücum takımı olan Broncos, Pete Carroll’un başında olduğu Seattle Seahawks’a 43-8 gibi bir hezimetle yenildi (Carroll hem USC hem de Pats’in eski hocasıdır, ben sevmeyeyim kim sevsin). Daha maçın ilk oyununda, Broncos center’ının yanlış snap’i sonucu, top Manning’in başının üstünden uçtu gitti. Denverlılar topa end zone’da anca yetişip tutabildiler. Kurallarda bu olayın adı “safety” ve karşı takıma 2 puan yazar. Ne Manning ne de takımın geri kalanı bu ilk şoktan kurtulamadılar. Manning 1 TD/2 INT ve 280 yd ile kariyerinin kötü günlerinden birindeyken, daha iki yıllık Seahawks QB’i Russell Wilson yaşından umulmayacak bir olgunlukla 2 TD attı. Manning beter olsun derim başka bir şey demem. Schadenfreude’den sarhoş oldum. 

"Yine kaybettim ve evdeki Gisele değil..."

Aslında bu maç elbette 2013 sezonunun finaliydi ama Şubat ayında oynandığı için bu seneye girmiş oldu. Bu hafta da 2014-2015 normal sezonun ilk playoff maçları oynanacak ve gözüken yeni bir Broncos-Patriots yarı finali. Yürek yemiş Vatanseverlerimiz’den bizi yine Super Bowl’a taşımalarını diliyoruz. Peyton’u geçeriz, bu aralar iyi oynamıyor ama Seattle (finale kalırsa) yine müthiş maalesef. İşimiz zor.

VELOTURK 




2014’ün kişisel olarak en önemli spor olayı ise ”Veloturk” oldu. Aslında bu bir sosyal sorumluluk projesi, spor tarafı ikinci plandaydı. Beş arkadaş, “1000 çocuğa 1000 bisiklet” parolasıyla, Anadolu’nun gelir düzeyi düşük illerindeki çocuklara bisiklet hediye etme amacıyla bir işe soyunduk. Avrupa’daki amatör bisiklet yarışlarına katılıp dikkat çekmeyi, böylelikle bulacağımız sponsorlar ve halka satacağımız tişörtlerden elde edilecek gelirle de bisikletlerin maliyetlerini karşılamak üstüne bir plan gerçekleştirdik.  Sabahları 06:00’da kalkıp fitness antrenmanları yaptık, bol bol bisiklete bindik, diyet yaptık. Avrupa’da dört yarışa katıldık, biri hariç hepsini bitirdim (Kopenhag’da 60. km'de düşüp yarışı bırakışımın acı hikayesi burada). 


Vélo 24h - LeMans

Sonuçta Van, Tatvan, Bitlis ve Soma’da 500 bisiklet dağıtık. Daha 170 bisikletlik fonumuz var. 1000 bisiklete ulaşamadık ama projeyi daha da büyütmeye karar verdik (çünkü rahat kıçımıza batıyor). Sırada inşallah daha çok çocuğa bisiklet hediye etmek ve lise öğrencileriyle bir yol bisikleti takımı kurma projesi var. Dikkat çekip fon oluşturmak için de yine yarışlara katılacağız. Bir başka sürprizimiz daha var ama onu şimdi yazmayacağım. Bu projedeki takım arkadaşlarım Arda Türkmen, Okan Can Yantır, Aydın Diricanlı ve Berkem Ceylan'a sevgilerimi, tüm sponsorlarımıza teşekkürlerimi, para verip Veloturk tişörtü alan yüzlerce hayırsevere de da şükranlarımı sunarım. 


YOL BİSİKLETİ

Bu yılki Fransa Turu’ndan beklentimiz çoktu. Froome ve Contador savaşacak, Nibali onları zorlayacak, çok çekişmeli ve güzel etaplar izleyecektik. Daha ikinci etapta Nibali’nin Sarı Mayo için yaptığı atak Sicilyalı’nın vuruşmadan teslim olmayacağını düşündürdü. Ama Fransa Turu’nda ne zaman parkura Paris-Roubaix esintileri gelse birileri dağılır (Frank Schleck, Lance Armstrong). Bu sene ilk giden Chris Froome oldu. Favori olma gerginliği mi yoksa takımın koruma kollama görevini tam yapamaması mıdır nedir, Froome daha İngiltere’deki Grand Départ etaplarında düşmeye başladı. Ama en kötüsü ve ipini çeken 5. Etap Ypres-Arenberg’de arka arkaya iki kez düşerek yarışa veda etmesi oldu. Aynı etapta Contador da Nibali’ye zaman kaybetti ama sonradan bu kaybın da anekdot olarak kaldığını gördük. Contador 10. Etap’ta kötü bir kaza geçirerek yarış dışı kaldı. Bacağının kırıldığı açıklandı ama bir ay sonraki Vuelta performansı o kadar iyiydi ki kırığın niteliği bayağı tartışıldı.



Vincenzo Nibali’nin, iki büyük rakibi daha yarış dışı kalmadan fark atmaya başladığını hatırlıyoruz. Dolayısıyla Froome ve Contador’un yokluğunda Le Tour’u kazandığı için kendisine Abdurrahman Çelebi muamelesi yapmaya gerek yok. Bu yılın en önemli yarışını bileğinin hakkıyla, en yakın rakibine 7’37” fark atarak kazandı. 




Contador Vuelta’yı Froome’un 1’10” önünde kazanırken son dere akıllı bir yarış koştuğunu hatırlıyorum. Ama yılın Nibali’yle beraber en güzel performansı Giro galibi Nairo Quintana’dan geldi. 2013’te TdF’da ikinci olmasına rağmen Movistar onu bu sene Giro’da değerlendirmeyi seçti. Movistar patronu Eusebio Unzue, Nairo’nun TdF’da kazanma baskısı yaşamadan, kendi karakterine daha uygun Giro yokuşlarında başarılı olacağını hesap etmişti. Arada Valevrde’yi kayırma niyeti olmasa daha da zevkle onaylayacağım bir karardı bu. Sonuçta Quintana daha 25 yaşını bile bitirmedi. Önünde nereden baksak 10 yıllık fırsat penceresi var. Nitekim 2015’de onu Fransa Turu’nda göreceğiz mutlaka. Üstelik Vuelta 2014’de yaşadığı kazayla daha da olgunlaşmış olarak. 




UCI Dünya Şampiyonası oldukça sönük bir parkurda ve fazla heyecan yaratmadan geçti. Fakat sezonun en dikkat çeken sporcularından Michal Kwiatkowski’nin, son kilometrelerdeki risk dolu atağı ona zaferi getirdi. Bisikleti bunun için çok seviyoruz. Zafer için küçücük bir umut için varken bile her şeyi göze alıp atak yapanlar olduğu için. Elbette bu zaferde Dünya Şampiyonları’nda taktik IQ’su 20 civarında seyreden Valverde ve İspanyol takımının da etkisi büyüktü. ITT’de Wiggins’in Panzerwagen’ı geçişi ise yılın zamana karşı olayıydı bence.

ITT demişken Jens Voigt’un Saat Rekoru’na da değinmek gerek. UCI Başkanı Brian Cookson’un Saat Rekoru kurallarında yaptığı değişimle tekrar canlanan rekor denemelerinin ilkini, emekli olan Voigt denedi ve kırdı. Hemen arkasından birçok saata karşıcı da olaya sarıldı ama Voigt kadar ilgi ve sempati kazanmaları zor gözüküyor (Wiggo, Fabian ve Panzer denerlerse olay büyür elbette). 




Yıl boyunca koşulan Klasikler de ilginçti. Valverde’nin Fleche Wallonne, Simon Gerrans’ın L-B-L’i kazanırkenki fırsatçılıkları hatırlanmaya değer ama Fabian Cancellara’nın, üç Belçikalı’yı sprintte geçerek kazandığı De Ronde hala aklımda. Son 2 km’lik dümdüz yol şeridinde üç rakibini de tartıp, arkadan sprinti kendi açıp sonuna kadar gitmesi nefes kesiciydi. Yani, yıl içinde odur, budur, bir sürü yarışçıyı beğeniyoruz ama Cancellara başka bir olay. 1960 ve 70’lerde yarışsaydı adına ne kitaplar yazılırdı kimbilir. Modern zamanların ruhu efsane yaratmamıza izin vermiyor artık.

VOLVO OCEAN RACE          

Hemen hemen hiç yazmasam da çok hayranlıkla takip ettiğim bir spor da açık deniz yat yarışları. Vendée Globe, La Route de Rhum, Barcelona World Race, The Transat, Velux 5 Oceans ve Volvo Ocean Race bunların en önemlileri. Şu aralar Volvo Ocean Race sürüyor, 31 Aralık’ta da Barcelona World Race başlayacak. Bu yarışların içinde en zoru dünya etrafında, tek başına, yardım almadan non-stop koşulan Vendée Globe. Ama maalesef onun için 2016 Kasım’ını beklememiz gerekiyor.




Bu seneki Volvo Ocean Race’e 7 tekne, dokuzar kişilik tayfayla katılıyor. Tekneler “one design” yani tek elden çıkma, Farr tasarımı. Yarış 9 ayak üstünden koşuluyor. Halen 2. ayak bitti ve yelkenciler Abu Dhabi’de. Yarışın ilk etabı (Alicante-Cape Town) sonunda birinci ve ikinci arasındaki fark sadece 12 dakikaydı. İnanılmaz!! 25 gün ve 6,500 mil yarışıp sadece 12 dakika farkla yarış kazanmak veya kaybetmek…  

Cape Town-Abu Dhabi arasındaki 2. ayakta ise inanılmaz bir şey oldu. Danimarka teknesi Team Vestas Wind, her türlü navigasyon cihazı ve detaylı haritaya rağmen, Mauritius Adası’nin 200 mil uzağında, okyanusun ortasında, gecenin bir yarısı karaya oturdu!!! Rota üstündeki mercan resifini fark etmeyen ekip kayalıklara kafadan daldı. Video çok dramatik.




Gece boyu dalgaların tekneyi habire kayalara vurması sonucu sabaha karşı tayfa dağılmakta olan gemiyi terk etti.  Birkaç saat sonra sahil koruma botu (kıçtan takma küçük bir motor) onları kurtardı ama tekne kullanılmaz hale gelmişti bile. Olayın arkasında büyük bir ihmal ve hatalar zinciri var ama soruşturma komisyonu daha raporunu açıklamadı. Fakat kaza navigasyon cihazlarındaki bir sorundan kaynaklanmamışsa, kaptan Chris Nicholson ve navigatör Wouter Verbraak’ın  profesyonel spor hayatları bitmiş olabilir.

Ha bu arada, yarışta Alaton Ailesi’nin şirketi Alvimedica’nın sponsor olduğu bir tekne de var. Türk tayfa yok ama Türk bayrağı geminin kıçında yerini almış durumda. Team Alvimedica  halen 10 puanla dördüncü durumda.

NBA

Basketbol çok deli divane olduğum bir spor değil. Bir kere bizim takım(lar) oynarken çok heyecanlanıyorum ve seyredemiyorum. Sonra tüm yaz antrenman yaptığım halde boyumun 2 metre olmayacağı belli olunca 13 yaşında kenara itilip sigara ve politikaya itilmiş bir ergenliğin acısı var. Üstelik yeteneksizim de. Nasıl seveyim ki!!

NBA’de maç özetleri hoşuma gidiyor ama tüm bir maçı izlemeye sabrım yetmiyor. Jordan emekli olduğundan beri tüm bir maçı seyretmiş değilim. Genelde özetlere alınan artistik hareketlerde pek yer bulamayan, Texas’ın itilmiş kakılmış kenti San Antonio’nun takımı Spurs, basit, efektif ve gerçek basketbol oynayarak bir kez daha şampiyon oldu. Yaşlı adamların gençlere geçirmesine bayılıyorum ya, işte Parker-Ginobili-Duncan üçlüsü, başlarında huysuz, aksi, basını sevmeyen, eski hava subayı Greg Popovich ile beraber başarıya ulaşınca yüreğimin yağları eridi. Hem de LeBron’lu Miami’yi tokatlayarak. Spurs’ün oyununa herkes sıkıcı diyor ama işte o sıkıcılıkta muhteşem bir kalite var aslında. Takım hep boş adamı arıyor, kimse bencillik yapmıyor, sabırla top çeviriyorlar ve sonunda boş şutu buluyorlar. 



Sıkıcı diye eleştirilen Popovich neyse ki sadece takımın sahibi Peter Holt'a hesap veriyor. Holt da aynı yollarda bir adam. 1993’de takım San Antonio’yu terk etmesin diye para koyup takımı satın almış. Popovich’i 18 yıldır takımın başında tutuyor. Sosyal projelere hep önem veren, takımın her zaman şehir için de yararlı olmasını isteyen biri. Zengin ve Cumhuriyetçi elbette ama o kadar kusur olsun. 


Popovich gözükmüyor ama patron öndeki amca..
Holt’un değerleri ister istemez takıma yansıyor elbette. David “Amiral” Robinson’dan bayrağı devralan Tim Duncan ve Parker, deli paralar isteyerek takımın bütçesini zorlamak yerine, daha azını kabul ediyorlar. 30 sayı atmak için zorlamak yerine 14 sayı, 12 ribaund, 7 asist daha değerli onlar için. Zaten Duncan havalı tavalı işleri sevmeyen, özel hayatını büyük bir mahremiyet içinde saklayan, basınla falan çok konuşmayan biri. Malum tanımlamayla “leads by example”. Yani konuşup bağırarak değil iş yaparak örnek oluyor. O az parayı kabul edince diğerleri de evet diyorlar. Takım “lüks vergisi” ödemeden yıllardır başa güreşiyor. Bu sayede diğer pozisyonlara da iyi oyuncular alınabiliyor. Popovich de oyuncularını kolluyor. Yaşlı kurtlarını yorgunlarsa deplasmanlara götürmüyor. 

Velhasıl NBA’de Jordan ve başkentim Boston faktörü nedeniyle uzun yıllar göz ucuyla seyrettiğim San Antonio Spurs, hala göz ucuyla seyrediyor olsam da, bu sene kalbimde bir yer edindi. Alçakgönüllü, fedakar, az konuşan, tüm maharetini sadece sahada gösteren bir takım. “Profesyonel sporcu olsaydım…” adlı çocukluk hayallerimin vücut bulmuş hali.

Beyzboldan bahsetmedim. 2013'de şampiyon olan canım Red Sox'umun felaket sezonundan, bir atıcının (Madison Bumgarner- SF Giants) tek başına 2.5 maç kazanarak takımını şampiyon yapmasından, NY Yankees'in bayrak ismi, kaptanı, düşmanımız Derek Jeter'ın emekli oluşundan dalıp çıkabilirdim (beni deli etmek için gitti bir de Players' Tribune diye yayıncılık işine girdi). Sonra kriket yazıp okuyucunun çürük domateslerini tutmaya çalışabilirdim; kafasına gelen kriket topuyla ölen 2 sporcu oldu geçen iki ay içinde. Tenis gibi epik karakterlerle dolu bir sporda D.F. Wallace gibi olmasa da bu senenin şerefine bir "Federer Anı" yazabilirdim. Ama durmam lazım. Çünkü, çoğunu okuyamadığım harika kitapların büyük yazarı Haruki Murakami, günlük yazı emekçiliğini, hala yazacak bir şeyleri varken durdurduğunu söyler. Böylce ertesi güne yazma isteğiyle başlarmış. Ben de bu yılı, hala yazacak bir sürü konu varken bırakayım. Umarım seneye daha çok yazarım.

Spora fazla önem vermeyin ama spor yapın. Sevdiklerinizle beraber mutlu, sağlıklı bir yeni yıl dilerim.