La Vuelta etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
La Vuelta etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

1 Ekim 2018 Pazartesi

Venga Vale!!!


Alejandro Valverde… 38 yaşında, İspanya’nın Murcia bölgesinde doğmuş. Lakabı “Balaverde” veya sadece Bala, “Mermi”. 11 yaşından beri bisiklet üstünde yarışıyor. İlk mücadelesinde ikinci olmuş. Ondan sonra, 13 yaşına kadar katıldığı elliden fazla yarışta hiç geçilmediği söyleniyor. Doğru mu yoksa bir efsane mi kesin değil ama o dönemden kalma takma ismi daha da etkileyici: “El Imbatido”, yani “Yenilmez”. 

Valverde’nin bisikletçi karakteri çok yönlü. Küçük gruplarla gelinen sprint finişlerinde dünyanın en iyilerinden biri, kısa ve patlayıcı yokuşla biten yarışların vazgeçilmez favorisi. Uzun yokuşlarda, (irtifa 2000 metrelere kadar çıkmıyorsa) dünyanın en iyi yokuşçularıyla boy ölçüşebiliyor. Tek günlük klasiklerin gelmiş geçmiş en büyük uzmanlarından biri. Fleche Walonne’u arka arkaya kazanmaya başlayınca yarışın parkuru değiştirildi ama o kazanmaya devam etti. 

23 yaşında İspanya Bisiklet Turu’nda iki etap kazandı ve genel klasmanı üçüncü sırada bitirdi. Sonrası hep kazanarak geçti. 3 kere ulusal şampiyon, 4 kez Liege-Bastogne-Liege, 5 defa Fleche Wallonne, 2 kez Clasica San Sebastian, 3 kez Katalonya Turu, 1 kere İspanya Turu, 3 defa Dauphiné Libéré. Daha saymadıklarım var tabii. 35 yaşında Fransa Turu’nda üçüncü oldu. Büyük Turlar’da 16 etap zaferi var ve on yedi kez ilk onda yer aldı. Bu seneye kadar 11 Dünya Şampiyonası’na katıldı, 7 kez ilk üçe girdi ama kariyerindeki tek eksik olan gökkuşağı mayoyu hiç kazanamamıştı. 



2006’da Madrid’li spor doktoru Eufemiano Fuentes’in kliniğine yapılan baskında ele geçen plazma örneklerinden birinin üstünde “Valv.piti” yazıyordu.  Piti Valverde’nin köpeğinin adıydı. İspanyol makamları Operacion Puerto diye anılan bu skandalın çok üstüne gitmediler. Çünkü Fuentes, bildiklerini açıklarsa 1992 Barselona Olimpiyatları’nda müthiş başarılı olan İspanyol sporcuların başlarının derde gireceğini ima etti. Bisiklet zaten kirli bir spordu ama uluslararası bir rezalet yaşamayı göze alamayan hükümet ve mahkemeler olayı hafif cezalarla kapattılar, Valverde mahkemeye bile çıkmadı. Fakat İtalyan anti doping kurumu soruşturmayı devam ettirdi. 2008 TdF’ın İtalya’daki dinlenme gününde Valverde’den kan örneği aldı ve “Valv.piti” örneğiyle eşleştirip mahkum etti. WADA da olayın üstüne gitti ve sonuçta Alejandro 2 yıl ceza aldı. 2010’da aldığı tüm dereceler iptal edildi, 2011’de yarışamadı. Valverde her zaman suçsuz olduğunu iddia etti ama olay hakkında da pek konuşmadı.

Cezası Ocak 2012’de bittikten sonra katıldığı ilk yarış Tour Down Under’ın kraliçe etabını kazandı. Bir ay sonra ise Endülüs Turu’nda genel klasman şampiyonu oldu. O günden beri kazanıyor. Tanıyanlar tüm hayatının bisiklet olduğunu söylüyorlar. Geçen sene, Fransa Turu’nun ilk etabında düşüp diz kapağını kırdı. Kariyerinin bittiği konuşulurken bir ay içinde antrenmanlara başladı, yeni sezona fırtına gibi girip kaldığı yerden zaferlerine devam etti. 

Dün Innsbruck’da koşulan Dünya Şampiyonası parkurunun zorluğu biliniyordu. Hiçbir ülke sprinter sporcu getirmemiş kadrolar klasikçi ve yokuşçulardan oluşmuştu. 258,5 km ve toplam 4700 metre irtifalı yarış son 12 km’ye kadar çözülmedi. Son engel 2.9 km ve %11 ortalama eğimi olan Gramartboden yokuşuydu ama halk bu canavarın adını çoktan “Cehennem” koymuştu. Eğim %28’e kadar çıkıyordu. Cehennemin kapılarından geçer geçmez çok büyük bir seçki oldu, tepede sadece üç kişi kalmıştı. Fransız Romain Bardet, Kanadalı Michael Woods ve yokuşta hiç öne geçmeyen ama bu ikiliyi takip eden Alejandro Valverde. Düze inilirken hiç atak yapmadı bekledi. Üçünün içinde en iyi sprinterin kendisi olduğunu biliyordu. Finiş yaklaşırken arkadan gelip gruba katılan Tom Dumoulin’in atağını daha başlamadan sezdi ve nötralize etti. Son kilometre geçilirken en öndeydi ama yoldan çok arkasına bakıyordu. Sprinti açana kadar hep arkaya baktı, finişe 300 metre kala da hızlandı. Yarışı zaten Cehennem’in tepesinde kazanmıştı, gözyaşları finişten sonra başladı. 

Alejandro Valverde için dopingci diyen de var, gelmiş geçmiş en büyük yarışçılardan biri olduğuna inanan da. Ama tüm yaşamını bisiklet sporuna adamış birinin bu başarısını izlemek büyük bir zevk verdi, şüphelerimi, dertlerimi bir süre de olsa unutturdu. Önümüzdeki yıl onu izlemeye devam edeceğiz. Bu kez sırtında beyaz üstüne beş renkli gökkuşağı mayo olacak. Yine yarışacak, yine kazanacak. O kazandıkça hayat sabit kalacak, yaşlanmayacağız, çocuklarımız uzaklaşmayacak, sevdiklerimiz çekip gitmeyecek, nizam ve intizam aynı olacak. Natürmort da olsa... 



23 Ağustos 2013 Cuma

La Vuelta...Alçakgönüllü Münzevi



Vuelta yazısına oturduğuma göre yaz sonu yaklaştı demektir. Gölgeler uzamaya, günler kısalmaya başladı. Bu yaz mevsiminden hiçbir şey anlamadım. Haziran'ı zaten yazdan saymıyorum; bütçeyi tutturduk mı, bebeler sınıfı geçecek mi diye heba olan bir ay. Temmuz'u da Fransa Turu'na kurban verdik. Ağustos'ta da iptal edilen tatil planı yüzünden İstanbul'a takılı (tıkılı) kaldık. Ama Eylül'den umut kesilmez, bir şeyler olur illa ki. Olumlu düşünecek, pozitif olacaksın. Sonbaharın hüznüne kapılmamaya Vuelta yardım edecek. 

1995'e kadar takvim yılının ilk Büyük Tur'u olan Vuelta, o sene Eylül ayına atıldığından beri "multi purpose" bir tur haline geldi. Genç ve istidatlı etap yarışçılarının büyük sahneye ilk çıkışları, Dünya Şampiyonası'na hazırlanan pedalların form tutma yeri, doping cezası veya sakatlıktan dönen şöhretlerin, çok dikkat çekmeden kendilerini tartacakları bir platform özelliği sunuyor. Bu sene, Fransa Turu'nda hüsran olanlardan bazıları da karizmayı toparlamak için katılıyorlar. Eylül ayının hüznü ve Endülüs bozkırlarını da ekleyince, Vuelta 'ya kahvede pişpirikle gününü geçiren bir tekaüt muamelesi yapılıyor ama asla! Son 2-3 yıldır mükemmel mücadelelerin olduğu, şanlı şerefli bir yarış. 






Parkura Şöyle Bir Bakalım



Büyük Turlar'ın bu alçakgönüllü münzevisi bu sene 68. kez koşulacak. La Vuelta ülkenin kuzeybatısındaki Galiçya bölgesinde beş etapla başlayacak. Tour de France'ın sahibi A.S.O., Unipublic'e %50 ortak olduğundan beri, Vuelta'da bazı değişiklikler başladı. Biraz daha pazarlamaya, halkla ilişkilere dikkat ediliyor gibi. Hatta A.S.O., TdF'da yapmayı düşündüğü bazı değişiklikleri önce İspanya'da deniyor sanki. Geçen sene, Vuelta gece yapılan TTT ile başlamıştı hatırlarsanız. Bu sene de Fransa Turu gece (hadi peki "akşam" diyelim) koşulan Paris etabıyla bitti. TdF'ın "Grand Départ" diye adlandırdığı, yarışın seçilen bir bölgedeki 3 etapla başlaması alışkanlığı da bu sene Vuelta'ya ihraç edilmiş. Galiçya, Atlantik kıyıları daha zengin, iç kısımları ise tarıma dayalı bir ekonomi sonucu az gelişmiş, 2.8 milyonluk nüfusa sahip bir bölge. İspanya'nın yaşamakta olduğu derin ekonomik krizden etkilendiği için son zamanlarda pek keyfi yoktu, başkent Santiago de Compostela'daki hızlı tren kazasından sonra tam karalar bağladılar. Beş etaplık bisiklet bayramının bölgenin havasını biraz değiştirmesini umalım. 


Galiçya etapları

İspanya Bisiklet Turu'nda etaplar genelde daha kısa tutuluyor. Buna istisna ilk etaptaki takım saate karşı olacak. Son yıllarda, TTT'lerin daha kısa olmasına alışığız ama toplamda yalnızca iki TT olduğu için ses etmeyin (diğeri 11. Etap'taki 38 km'lik ITT). Takımlar Arousa Halici'nde bir tekneden start alacaklar (TDF/Porto Vecchio takım tanıtımı/podyuma tekneyle gelen sporcular. Çok yaratıcıyız valla!!!). İkinci etapta yarışın ilk zirve finişine tanık olacağız. 10 km ve %6.2 ortalamalı Alto de Monte da Groba in Baiona. Yokuşu çıkana kadar ancak okuruz! İlk 2 günde iki ayrı Kırmızı Mayo göreceğimiz kesin. Galiçya'daki 3. etap da yokuşla bitecek. tam bir sprint etabı gibi gözükmesine karşın sonuna bir Kat. 3 takmışlar. Zaten Vuelta '13, zirve finişi açısından bir rekor kıracak gibi gözüküyor. Toplamda onbir etap yokuşun tepesinde sonlanacak. Sprinterleri kaçıran da bu. 

Dördüncü etap dünyanın sonuna gidiyor! Harbiden... 186 km'lik inişli çıkışlı etap, kısa bir yokuş sonunda Finisterra "Etap Fin del Mundo"da huzura erecek. Bu gerzek Avrupalılar, anakaranın batıdaki her uç noktasına "finis terrae" (yeryüzünün sonu) adını veriyorlar. Fransa'da Finistere var, İngiltere'de Land's End var (hoş İngilizler "Avrupalı" denmesine bozulurlar ama biz işimize bakalım). Halbuki Avrupa'nın en batı noktası Portekiz'de (Cabo da Roca). Kolomb'un Hindistan'ı bulma saçmalığı kadar olmasa da idare eder bence... Bu AB'ye mi gireceğiz yani?? 


Dünyanın sonuna varıp hala bir sprint finiş görmemişsek, 5. Etap'ta muradımıza erebiliriz. Galiçya'dan ayrılıp Zamora bölgesine geçiyoruz. 168 km'lik etapta iki tane Kat 3. yokuş da var. Bir sonraki etap da Extremadura bölgesinin incisi Caceres'de sprintle bitecek. Ertesi gün ise Endülüs'te raks var. 194 km'lik parkur Sevilla'dan geçip Mairena de Aljarefe'de sprintle nihayet bulacak. Arka arkaya 3 etapla sprinterleri sakinleştiren Unipublic, sekizinci etabın sonuna koyduğu duvarla ortalığı bayram yerine çevirecek. 14.5 km'lik Penas Blancas* yokuşu (google "Beyaz Cezalar" diyor Türkçesi'ne?!) 970 mt irtifa kazanıyor. Genel klasmancıların gerçekten itişmeye başlayacakları yer burası. 9. Etap Valdepenas de Jaen'in %30'luk kısa rampasında son buluyor. Ciddi zaman kayıpları olabilir. Dinlenme gününden önceki son etap ise oldukça sert. Önce Kat.1 "Monachil" (8.5km-%7.7), sonra da "Especial" (HC gibi) sınıfında bulunan Alto de Hazallanas (15.5km-%5.5). % 5.5 dediğine kanmayın, son yedi kilometrenin ortalama eğimi %9.2... Muy especial!! 

10. Etap'tan sonra ilk dinlenme günü geliyor. Kafile uçakla Endülüs'den Aragon bölgesine geçecek. Lojistik kolaylığı da göz önüne alarak Tarazona'da yarışın tek ITTsi koşulacak. Kat 3. bir yokuş var, ilk bölüm çıkış, son kısım inişli (38.8 km). Nibali, Purito, Uran, Valverde kozlarını paylaşacaklar. Profil (parkuru tam bilemediğim için) GK'cılara uygun gibi gözüküyor. Ama iniş bölümünde güçlerini ortaya koyabilecekleri uzun düzlükler varsa TT uzmanları da iddialı olabilirler. Ertesi gün, TT'de dinlenmiş sprinterler için düz bir etap konmuş. Keza 13. Etap da yüksek tempolu bir sprint finişe sahne olacak bir profile sahip. 

14. Etap'ta Vuelta Pireneler'e doğru pedal basacak. Parkurun ortalarında Andorra'ya geçilecek. Bir adet ESP yokuş (26 km-%5.2), iki tane Kat.2 ve son olarak da bir kalem Kat.1 olmak üzere ceman dört tırmanışla yarış Collada dela Gallina'da bitecek. 2012'de burada biten etabı A. Valverde kazanmıştı. 15. Etap, İspanya Turu'nun en uzun parkuruna sahip. 232.5 km boyunca dört tane Kat.1 tırmanış var. Bunlardan biri Porte de Bales (evet Fransa'dayız). Andy Schleck'in meş'um "Chaingate" hadisesinin geçtiği yokuş. Etabın finişi Col de Peyragudes'de olacak ve burayı da çok iyi hatırlıyoruz: "Kaçan Valverde'yi kovalayan Chris Froome, ona yetişemeyen Bradley Wiggins'e ters ters bakıyordu" desem? 


Chaingate, TDF 2010
  
Froome ve Wiggins, Peyragudes 2012



Bir etap boyunca Fransa Turu'nun yakın geçmişindeki iki unutulmaz olaya referans veren Vuelta bence ketenpereye geliyor. Kendi yarışına, tarihine referans vermek varken insanlara yılın en büyük yarışını hatırlatmanın nasıl bir pazarlama stratejisinin parçası olduğunu biri açıklarsa çok sevinirim. Ama cep delik, cepken delik olunca, namerdin %50 ortaklıkla koyduğu paranın kölesi oluyorsun. Allah parasızlığın canını almadı ki!! 


Vuelta'da bu sene dağlar bitmiyor. Toplam 11 zirve finişi var. Arka arkaya dördüncü dağ etabı 9 Eylül'de koşulacak. Parkur kısa (147km) ama kısa yokuş etapları hareketli geçer. 3 gündür dağlarda helak olan bisikletçiler dinlenme günü öncesi olası ataklara direnmek zorundalar netekim. İkinci dinlenme gününden sonra sprinterlerin alabileceği sakin bir etapla Vuleta'nın kreşendosu başlayacak (Calahorra-Burgos, 189km). 17. Etap'ta yeni bir yokuş var: Pena Cabarga. 6 km ve %9.4 eğimle Angliru'nun küçük kardeşi gibi gözüküyor. Ama oraya gelmeden önce 4 yokuş kapısı daha geçilecek. Bu sene La Vuelta'da doping çıkmazsa çok şaşıracağım. Parkur müthiş sert hazırlanmış. Eylül ayının 13. Cuma'sı çok sert bir etap gibi gözükmese de son kısmında yine Kat.1 zirve finişiyle sonlanacak (Alto del Naranco: 6.1 km/%5.3). 

Ve geliyoruz Angliru'ya. Kendimi aslanların yiyeceği gladyatörleri seyreden Romalılar'a en yakın hissettiğim yerlerden biri bu yokuş. 12.2 km, %10.2. En sert bölümü %24 eğimli. Cehennemin ta kendisi. İlk kez 1999'da kullanıldı. Yağış altında çıkılan 2002 Vuelta'da, takım arabaları kaygan zeminde patinaj yapıp hareket edememişler ve yarışçılar patlak lastiklerle etabı bitirmişlerdi. Bana bu derece sert yokuşlar biraz abartılı geliyor ama seyir zevki açısından güzel olduğu su götürmez. Alto de L'Angliru bitene kadar yarış bitmiş sayılmaz. O 12 km'de insan 3-4 dakika bile fark yiyebilir. Ama yokuşun dikliğinden dolayı atak yapmanın (ve sürdürmenin) çok zor olduğu da bir gerçek. Favorilerden o gün havasında olmayan varsa podyumu bile kaybedebilir. 

Yarış, her zamanki gibi başkentte koşulacak şan ve şeref etabıyla son buluyor. Madrit sokaklarındaki yedi turun bitimiyle beraber Vuelta a Espana'nın yeni şampiyonu tarihe geçmiş olacak.

Kırmızı Mayo'ya Tedirgin Bir Bakış 


Neden tedirgin? E çünkü "aççık seççik" işaret edeceğimiz bir favori/favoriler yok. Üstelik bu kadar dağlık bir yarışta her şey olabilir. Liderlerden birisi kötü bir gün geçirse 2 dakika fark yemesi işten değil. Hesap kitaba gelmez bir durum. Ama ilk ağızda sayabileceklerimiz Vincenzo Nibali, A.Valverde, J.Rodriguez ve Sergio Henao olmalı. Gönül Henao'dan önce Rigoberto Uran'ı yazmak isterdi ama Uran OPQS'e transfer olduğu için Vuelta'da biraz "Judas" muamelesi görecek. Team Sky Sergio Henao'yu lider olarak getiriyor. Uran'ın uysal bir Kolombiyalı portresi çizip çizmeyeceği soru işareti... Ben Henao için çalışsa da -Quintana usulü- zirveyi zorlayacağını hatta etap kazanmak isteyeceğini düşünüyorum. Sky'ın Wiggo-Froome'dan sonra bir de Henao-Uran belirsizliği ile uğraşacak olması gereksiz bir baş ağrısı. 




Vincenzo Nibali çok iyi bir takımla geliyor Vuelta'ya. Ama sanırım Giro'daki form seviyesinin altında başlayacak. Brescia'da Pembe Mayo'yu giydikten sonra iki ay yarışmadı, ardından katıldığı Polonya Turu'nda ise resmen süründü. 2 hafta önce Burgos Turu'nda üçüncü olması bacakların tekrar çalşmaya başladığını gösteriyor fakat İtalya Turu'ndaki kadar motive mi emin değilim. Kesin favori diyemeyiz ama kazanamazsa eleştiri oklarına karşı durması gerek. Nibali'nin yakıcı bir hırsı yok. "Valla denedim olmadı, Fransa Turu'na bakacağım" diye kestirip atabilir de. Üstelik Eylül sonunda Floransa'da Dünya Şampiyonası var, B-planı hesabı onu kazanmaya çalışmak da Vuelta'daki olası bir başarısızlığı önemsiz kılar. Astana ise dağlarda Vincenzo'ya her tür desteği verebilecek kapasitede: Fuglsang, -düşmezse- Brajkoviç, Tiralongo, Vanotti, Kangert.... Daha ne olsun?  


Ben de kazandım
Nibali'nin ardından Fransa Turu gazileri Valverde ve Rodriguez iddialılar. Geçen seneyi 2. ve 3. bitirmişlerdi. Bu yüzden ikisini beraber düşünmek hoşuma gidiyor. Fuentes neslinin son İspanyolları'ndan. Bir nevi kader yoldaşı gibiler. İkisinin sohbetine dikiz atttığım güzel bir anım da var Ajaccio'da. Performanslarının, geçen sene gibi, birbirine yakın olmasını bekliyorum. Valverde ITT'de Rodrigez'den biraz daha iyi ama Purito da sert yokuş sprintlerinde Alejandro'dan üstün. Etap sonlarında zaman bonusu olması da Rodriguez'in lehine bir nokta. Geçen yıl son 150-200 mt'deki eforlarıyla 10'ar saniye kazanarak Contador'u uyuz etmişti. 

Purito katıldığı son 3 Büyük Tur'da podyumda yer almıştı artık en üst basamağı istiyor. Nibali'den sıyrılırsa bu mümkün fakat acaba Fransa'nın yorgunluğunu atıp forma girdi mi?? Valverde ise Grand Tour zaferleri ve podyumları olan bir isim olmasına karşın aynı soru onun için de geçerli. Üstelik bu kez yanında Quintana da yok. Yokuşlarda Eros Capecchi ve performansı üst düzeyde olması gereken Sylvester Szymyd'in çok iyi çalışmaları gerekecek. 


"E bende de var işte!!"
"Hadi len Purito..."


Geliyoruz Kolombiyalılar'a... Dave Brailsford Uran'ı geriye çekip Sergio Henao'yu ortaya sürdü. Anlaşılacak bir karar ama World Tour puanlarının gelecek seneye yansımasını düşünerek Giro ikincisine ket vurulması hoşuma gitmiyor. Uran lider olsaydı yarışı kazanma olasılığı çok yüksekti. Henao da çok iyi bir etap yarışçısı aslında ama sanki Rigo'dan hala bir tık aşağıda. Giro'da Wiggins için kaybettiği zamanlara karşın 16. oldu. Bask Turu'na üçüncü, Polonya'da beşinciliği var. Amstel ve Fleche Wallonne'da da dikkati çeken dereceler yaptı. Uran'ın milli hislerle ona yardım etmesine çok ihtiyacı var. Rigo "adam gibi adam" sıfatını hakeder mi yoksa kendi yarışını mı koşar acaba? Zis iz dı kuesçın! Henao'ya Kiryenka ve Cataldo da yardım edecekler. Bence genel klasmanı kazanamaz. Ama Giro 2014'de Sky'ın lideri olabilecek bir performans ortaya koyacak lakin o noktada da Richie Porte'ye tosluyor. Gelecek Vuelta'ya kadar homurdanacak gibi... 

Performansı merak edilen, hatta memleketimizde küçük ama tutukulu bir hayran kitlesine sahip bir başka "escarabajo" da 24 yaşındaki Carlos Betancur (Ag2R). Giro'daki beşinciliği onu da anmamızı gerektiriyor elbette. Takım desteği konusunda sıkıntısı var. Nocentini ve Pozzovivo'nun kendilerini düşüneceklerini varsayarsak, Carlos rakip trenlere yamanıp "değerli bir yalnızlık"tan iş çıkarmaya çalışacak. Aslan yeleli Betancur öncelikle etap kazanarak üstüne asılmaya çalışılan "Poulidor" etiketinden kurtulmak isteyecektir. 


Vuelta öncesi en üzücü haber Euskaltel Euskadi'nin bu sene sonu kapanacağını öğrenmek oldu. Turuncu mayoları ve ORBEA Orca'larıyla hafızamıza kazınan Bask takımı, sponsor fonlarının suyunu çekmesi sonucu 20 yıl sonra yollardan çekilecek. İki yıl önce, Bilbao'da, Igor Anton'un kazandığı etabı izlerken Basklıklar'ın takımlarını ne kadar sevdiklerine tanık olmuştum. Vuelta '13 onların son büyük turu olacak. Bu nedenle Euskaltel'in çok agresif olmasını beklemeliyiz. Yarışçıların gelecek sene kendilerine takım bulmak için de kişisel olarak çok motive olacakları kesin. Igor Anton kendi topraklarında bir etap daha isterken Mikel Nieve -bir başka Tour gazisi olmasına karşın- yine ilk 10'da olmaya çalışacak. Bisiklete binerken geçmişte kalmış mayoları giymeyi daha çok seviyorum. Gelecek sene için turuncu mayo siparişi kaçınılmaz. Adios Euskaltel!! 



Turuncuya veda ediyoruz... :-(


Belkin de B.Mollema ve L.Ten Dam ikilisiyle iddiasını ortaya koymaya çalışacak. Ancak ikisi için de bazı yokuşların çok sert geleceğini düşünüyorum. Yarışın hep içinde olacaklar ama eğim %10'lara çıktığında yavaş yavaş geriye kayacaklardır. Takımın bir önceliği de Theo Bos'a sprint kazandırmak olacak. Cavendish, Greipel ve Kittel'in gelmedikleri bir yarışta başaltı sprinterlerini ilgiyle izleyeceğiz. 


Mollema & Ten Dam tandemi!



Radio Shack de bu ismiyle son Büyük Tur'unu koşacak. Takım gayet iyi aslında ama lider yok. Cancellara Floransa için antrenman yapacak, Zubeldia, Busche ve Chris Horner da "Yahu bir şey yaparlar mı acaba?" diye yıllardır kesemediğimiz umudumuzu tekrar kaşıyıp geri düşecekler. Tersi olur da genel klasmanda iddialı bir RSLT ile karşılaşırsak gerçekten şaşıracağım.


Chris Horner & Matthew Busche



Eski kurtlardan Ivan Basso ve Michele Scarponi de yarıştalar. Onlardan hala bir Büyük Tur zaferi bekliyor musun derseniz, hayır  beklemiyorum. Ama Ivan Basso'nun mesleğine saygı olarak biraz kendini göstermesi gerek. Yıllardır sıfır "panache" ile devam ediyor. Sıkılmaya başladım. Scarponi ise her zaman atak yapmayı seven kişiliğiyle yarışa renk katar inşallah. Ama artık yaşlandı. 

Bjaerne Riis Contador'u Vuelta'da yarıştırmayı çok istedi ama Alberto oralı bile olmadı. Roman Kreuziger, Nicholas Roche ve Rafal Majka'lı bir ekiple GK yarışına bir yerinden  tutunmaları normaldir. Roche'a çok şans vermesem de Majka ve lider olarak Kreuziger'in ne yapacaklarını merak ediyorum.

Diğer ilginç isimler arasında Daniel Moreno (KAT), Dan Martin (GAR), Jelle Vanendert (LOT) ile Vacansoleil üçlüsü De Gendt, Poels ve Westra bulunuyorlar. De Gendt'i Stelvio 2012'den beri bekliyoruz, hadi artık Thomas! Dan Martin'in etap kovalayacağını, Tour'a katılamayan Vanendert'in de kendini genel klasmanda göstermeye çalışacağını düşünüyorum. Moreno her zaman dikkat edilmesi gereken harika bir bisikletçi. Domestik görevinden kaytarıp zirve finişlerinden birini almaya çalışırsa şaşırmam. Rodriguez erken patlarsa Katusha'nın ikinci kozu olarak öne çıkacaktır (geçen sene beşinci oldu, boru değil!!). 

Son olarak Thibaut Pinot için bir parantez açalım. TdF'de moralman çöken Fransız yokuşçunun toparlanması için bu yarış çok önemli. Kafasından iniş korkusunu atmış bir Pinot yarışa zevk katar. Ama bu yarışta da beynindeki şeytanlara yenilirse korkarım içinden çıkması zor bir kısır döngüye girip kariyerini tehlikeye atabilir... Aman diyeyim. 

Siz bakmayın Vuelta'nın ciddiye alınmadığına. Sporcuların en sevdiği Büyük Tur'dur. Stresi az, sade, etap başlangıç saatleri uygun, halk ilgisinin insanı ezmediği, dediğim gibi, alçakgönüllü bir yarıştır. Hatırlayacaksınız, 2012'nin en güzel mücadelesini İspanya'da gördük. Bu sene de farklı olmayacak. Çok favorili açık bir yarış, biz izleyicilerin arayıp da bulamadığı şey. Cumartesi akşam başlıyor. İlgi ve bilginize sunarım!! 









*:Peñas Blancas: İspanya uzmanımız @ata_atay  "penas"'ın aslında "penyas" okunan o üstünde dalga işaretli N harfiyle (Ñ) yazıldığını ve anlamının da "Beyaz Kayalıklar" olduğunu bildirdi. Google'dan iyi mi bilecek??








7 Ekim 2011 Cuma

La Vuelta - 3. ve Son Bölüm....

Bisikletle yokuş çıkmaktan nefret ederim… Kalbimin her an duracağından tedirgin, daha sık ve derin nefes alamadığım için çaresiz, bacaklarımdaki laktik asidin acısıyla ızdırap dolu... Pedalları mümkün olan en ekonomik şekilde çevirmeye çalışırken, nabzım 190’ı geçmesin diye içimdeki makineye ve topografyaya sürekli yalvarırım. Harcadığım çabayla gidonun etrafında kasılan parmaklarımı gevşetmek için yolladığım bilinçli mesajlar nefes alma ritmimi bozar. Nefesime yeniden yoğunlaşırsam parmaklarım panik moduna geri döner. Akut pişmanlık hissi ve doğuştan sporcu olmayışın öfkesiyle içim acır. Boğazımda bir metalik tat, karnımda baskı, her pişmanlığıma eşlik eden “acil mucize ihtiyacı” çarpa çarpa dolaşırlar içimde.

Önce bu lanet yokuşa saptığım için pişman olurum. Sonra, yokuşu 160 nabızla çıkmamı engelleyen Akdeniz anemisi için genlerimden, 30 yıllık sigara tiryakiliğimden, daha sık antrenman yapmamış olmaktan. Ardından öfke gelir. Ana babama (anemi), yatılı okula (sigara), aile müessesesine (az antrenman), iş hayatına (içki ve sigara), iradesizliğime... Yokuşun sonu görünüyorsa umudu (oh bitecek!) ve umutsuzluğu (dayanmam mümkün değil!) bir arada duyumsamanın tuhaf ikiliği, paniği… Zırt pırt ortaya çıkan gururumun “Sakın durup da beni rezil etme!!!” ikazına bir boyun eğip, bir aldırmamak… Ama durmamak, gerçekten ölmek üzere olduğuma ikna olup korkmadan durmamak. Gurur, ölüm ihtimali belirene kadar sürdürür hükmünü, sonra geri çekilir. İniş başlayana kadar…


Gerçek bisikletçiler yokuşta


Ben “bisikletçi” değilim. Bir bisikletli sayılabilirim belki. Birkaç tane bisikletim var ve arada sırada onlara biniyorum. Mümkün olduğunca yokuşsuz parkurları seçiyorum. Tutkum bisiklet yarışları… Ama yaşamımda çıplak gözle seyrettiğim yarış sayısı daha iki elin parmaklarını geçmedi. TdF2007, De Ronde2008, ToT2008-9-11, Milano-Sanremo2011, Amstel Gold2011 ve Vuelta 2011.


De Ronde’de Kapelmuur, Amstel Gold’da da Cauberg’de yarış seyrettim. Bunlar meşhur yokuşlar. Ama tek günlük yarış kavramı içindeki 1-1.5 km’lik kısa çıkışlar. Uzun, baba bir yokuşu bugün ilk kez göreceğim. Elbette Urkiola bir L’Alpe d’Huez, bir El Angliru değil ama ağır ağır çıkacağız bu merdivenlerden. Bugün Urkiola, yarın Galibier inşallah.


Arabadaki navigatöre Urkiola’ya en yakın yerleşim yeri Manaria’yı girip yola çıkıyoruz. Bilbao-San Sebastian otoyolunda biraz gidip çıkışı alıyoruz, o andan sonra navigatöre de gerek kalmıyor. Bisikletlileri izlemek yeterli. Her yaş, cins ve kiloda Basklı aynı yöne doğru pedal çeviriyorlar. Arabaların iki şeritli, çift yönlü yolda bisikletlileri sollarken gösterdikleri dikkat ve özen ülkedeki bisiklet kültürünün bir göstergesi. Bir süre devam ettikten sonra solda “Urkiola” sapağıyla beraber yokuş başlıyor. Saat daha erken ama arabalar, motorlar ve bisikletliler hep aynı yere sapıyoruz. Döne döne tırmanıyoruz. Asfaltın yeni döküldüğü belli, simsiyah ve pürüzsüz. Deniz her uygun yerde “Yukarıda ya yer bulamazsak?!” diye endişelenip park etmemizi istiyor ama 6 km’lik yokuşu yürüyerek tırmanmaya hiç niyetim yok. Ama sonunda ben de pes ediyorum ve uygun olduğunu düşündüğümüz bir yere, arabanın burnu yokuş aşağı gelecek şekilde park ediyoruz. Hesapta peloton önümüzden geçer geçmez Vitoria’ya gazlayıp finişi seyredeceğiz.

Klasik fotoğraf ritüelinden sonra (2 paragraf aşağıya bakınız), bulunduğumuz yerin pek de cazip bir nokta olmadığına karar verip yokuş yukarı yürümeye başlıyoruz. Aslında istediğimiz yokuşun hepsini görmek. Yukarıdaki insanları merak ediyoruz. Bu yürüyüş zirveye kadar sürüyor. Her 10 saniyede bir, tekli ya da grup halinde bisikletliler Urkiola’yı fethetmenin hesabıyla yanımızdan geçiyor. Bazısı çok acı çekiyor, arada durup dinleniyor. Yol ve dağ bisikletleri bir arada ama herkes bisiklet mayolu ve pedli şort giymiş. Kimse kilosundan dolayı kompleksli değil. Yaklaşık 110 kg’lık bir genç, arkadaşlarının yanında oflaya puflaya tırmanıyor. Onu da görünce ilk defa bir yokuşta “Ulan ben de çıkardım” duygusu geliyor içime. Dura dura çıkmak kesin mümkün gözüküyor ama emin değilim. Yaklaşık 30 dakika o eforu gösterebilir miyim acaba?



Yukarı doğru yürürken, rublesi küçücük (muhtemelen 11-23) bir adamla aynı tempoda çıkıyoruz. O ileride durup dinleniyor, biz ona yetişip yolumuza devam ettikten bir süre sonra yine yavaş yavaş gelip yakalıyor. Ama zirveye ondan önce varıyoruz. Sonunda empatim galip geliyor, adama “Hocam kaset küçük, zorlanman normaldir” gibilerden bir laf ediyorum, sevinçle onaylıyor beni… Kimi bisikletli ise formda olduğunu gözümüze soka soka rahatça tırmanıyor yokuşu. Rahat çıkanlar incecik. Kilolu olup da kolay tırmanabilen elbette yok. Yerçekimi mucizeye izin vermez. Babasının bisikletine halatla bağlı olarak yokuşa sardırmış 8-9 yaşında bir çocuğa Deniz “Bravo!” diye bağırıyor. Babanın cevabı galiba Baskça ama ne dediğini hemen anlıyoruz: “Ona değil bana “Bravo!” diyeceksin hanım! Çocuğu çeken benim!!”


Zirveye ulaşana kadar kısa bir su molası ve mutat fotoğraf çekimleri hariç durmuyoruz. Yabancı birine resim çekmesini rica etmekten hiç hoşlanmam. Deniz bu konuda çok rahattır fakat benim sevmediğimi ve sıkça arıza çıkardığımı bildiğinden zaman içinde bir taktik geliştirdi: Beni uygun bulduğu bir yere dikiyor, kadraj ayarı bahanesiyle bekleyip sağdan soldan geçen “uygun” birini gözüne kestiriyor. Adam yaklaşırken şipşak bir pozumu çekip, itirazıma fırsat vermeden adamdan ricacı oluyor (bir kişi de terslesin şu kadını be!!). Pozu tarif edip yanıma koşturuyor ve beraber resmimiz oluyor. Elbette numarasını yemiyorum fakat bir kadının iradesi karşısında kim durabilir ki? Her ortak resmimiz öncesinde aynı yerde bir single resmim var. Asıl rezalet ise resmi çeken adamın bir iyilik meleğine dönüşerek “Gel bak olmuş mu yenge? Olmamışsa bir daha çekeyim” moduna girişi olur. Karım gider, pozu kontrol eder ve beğenmezse resmen bir daha çektirir. Bir keresinde kadrajı tutturamayan bir beceriksize üç kere poz vermiştik, sonunda sayın eşim bile dayanamayıp adamı kovalamıştı.







<= Kurban yerini alır ve hedefe ulaşılır=>









Zirveye yaklaştıkça insanlar yolu neredeyse kaplamışlar. Polis sayesinde bir şerit açık duruyor. Hafif çakır keyif de olduklarını tahmin ettiğim gençler hala gelen bisikletlilere tezahürat yapıyorlar. İnsanların ellerinde Bask bayrakları ve posterler var. Yerlere “Burası İspanya değil” yazıları her dilden boyanmış. Gerçekten de Bask bölgesinde geçirdiğimiz bir hafta boyunca İspanya bayrağını hiç görmedik. Her yerde sadece Ikurrina ve turuncu renk vardı. Basklı siyasal tutukluların Bask bölgesi dışındaki hapishanelerde tutulmalarını protesto eden posterler var.



Zaman yaklaştıkça polisler daha bir aksileşiyorlar yola çıkmamamız için. Deniz punduna getirip karşı tarafa, bariyerlerin arkasına geçiyor. Amacı elbette daha yakından resim çekebilmek. Ama 3 tane zıpır da onu takip ediyor. Ikurrina sallayan adamlar resimlerini bozacaklar diye neşesi kaçıyor karımın. O bayrağı yok etmek için General Franco’nun yöntemlerine tevessül etmesi işten değil. Ama o da yumuşadı artık, bu defa susuyor (Fransa Turu'nda son etabı izlerken, yerine göz diken üç küçük çocuğu direk iteklemiş birinden söz ediyoruz).



Sonra organizasyonun kırmızı arabaları, motorlar, basın fotoğrafçıları, ambülans, yine arabalar ve motosikletler derken helikopter de tepemize gelip yerleşiyor. Son bir motor da geçince bir sessizlik çöküyor etrafa. Beklentinin büyüklüğü sessizlikte somutlaşıyor… 20-30 kişilik bir kaçış grubu olduğunu biliyorum. Aralarından birisinin atak yapması kaçınılmaz. Alt virajda bekleyenlerin debelenmeleri ve bağırışlarından gelmekte olduklarını anlıyorum. Haykırışlar Meksika dalgası gibi bana doğru yaklaşırken, gölgelerin içinden bir Rabobank forması, minyon bir tip fark ediyorum. Deniz’in olduğu taraftaki bariyerlerin dibinden çıkıyor… Sabah o kadar bisikletçiyi tanıyamamış olmamın utancını azaltmıyor belki ama bunu hemen tanıyorum… Carlos Barrrrrrredoooo!!!


Carlos Barredo

Barredo’nun biraz arkasından kaçış grubunun arta kalanları geliyorlar. Ana grubun geçmesine daha var. Her seyrettiğim yarıştaki “Bu muydu yani?” duygusu gelip çörekleniyor yine. Geçeceğini biliyorum ama boş bir iş yapmakta olduğumu kemiklerime kadar hissediyorum. TV başında keyifle yarış seyretmek yerine, dağ başında, sıcaktan terlemiş, aç ve susuz üç saat Vuelta’yı neden beklediğime bir cevap bulamıyorum. En sevdiğim bisikletçilerden Carlos Barredo’yu görmek güzeldi ama.... sonra?

2-3 dakika sonra aşağıdan ana grup gözükür gözükmez metamorfoza uğruyorum. 50’den fazla bisikletçinin yola yayılmış halde gelmeleri tüylerimi diken diken ediyor, çok duygulanıyorum. Bas bas bağırmaya başlıyorum, tanıdığım, tanımadığım, yakınımdan geçen her sporcuyu motive etmek için yırtınıyorum. Onlar muhtemelen 6 km’dir herkes onlara bağırdığından bayılmışlardır ama haliyle bunu akıl edemeyecek kadar heyecanlıyım.


Gruptan sonra geride kalanlar teker teker geliyorlar. Bask seyirciler hemen onları iterek 10-15 mt de olsa rahatlatıyorlar. Yarışçıların hiçbiri itiraz etmiyor, hatta belki seviniyorlar bile ama yardım elini farkettiklerine dair en ufak işaret vermiyorlar.




Biraz sonra her şey bitiyor, yarışın son aracı “camion-balai” de geçiyor. Birkaç dakika sonra aşağı, arabaya doğru yürümeye başlıyoruz ama bu işlerdeki acemiliğimiz tekrar ortaya çıkıyor. Seyircilerin çoğu, arabalarına atlayıp yarış kafilesinin arkasına takılıyorlar. Böylece Vitoria’daki finişe zamanında gidebilecekler. Bizim arabamızsa 4 km aşağıda. Yorgunluktan bitmiş halde arabaya varmamız 1 saat sürüyor. Vitoria’ya gidiyoruz ama yarış çoktan bitmiş. Finişe geldiğimzde bariyerler toplanıyordu. Mia dükkanı kapatmış Madrid’e yola çıkmaya hazırlanırken günün son satışını bana yapıyor: Philippe Gilbert’in Belçika şampiyonu mayosu...

Yol bisikleti yarışı seyretmek, bu uğurda saatler harcamak, yorulmak, terlemek doğrusu meşakkatli bir iş. Evimin önünden geçen ToT da bile 2 saat ayakta durunca yorulmuştum. Bizim memleketin “sporu ve sporcuyu sevdirmemek” üstüne kurulu eğitim, sosyal ve medya düzeni, ne kadar spor manyağı da olsam içime işlemiş. Ta ayağımın dibine kadar gelen Dünya Basketbol Şampiyonası, Şampiyonlar Ligi finali, Formula 1 ve Moto GP yarışlarına hemen hiç ilgi göstermedim. Hadi itiraf edeyim, 4 ToT’un ikisinde kıçımı kıpırdatıp Sultanahmet’e dahi gitmedim. Halbuki sporu ve sporcuyu takdir ettiğini göstermenin en anlamlı yolu gidip onları seyretmek olmalı. Olağanüstü işler yapan adamları televizyon camı yerine kanlı canlı görmenin etkisi çok başka. Urkiola yokuşunu oflaya puflaya yürürken, 3.500 km’dir yarışan insanların burayı 20 km/h hızla çıkacaklarına aymak bir başka oluyor.

Elbette bisikletçilere saygılarımı sunmaya gitmedim Bask Ülkesi’ne. İlk bisiklet yarışını 4 yıl önce seyretmiştim. Her anı aklımda. O gün hissettiklerim hala içimde yankılanıyor, Rue Rivoli dendiğinde yüzüme gülümseme yayılıyor. Karımla turizm, ayyaşlık ve yarışı bir araya getiren gezilerimize bayılıyorum, mutad seyahat kavgalarımız bile canımı sıkmıyor fazla. Sevgili arkadaşım Pier’le seyrettiğimiz Milano-Sanremo’da 2 gün sadece yarış, taktik ve bisiklet (ve futbol ve karılarımız ve diğerleri) konuşmanın ruhumu nasıl dinlendirdiğini unutmuyorum.

Vuelta’nın pazarlama minibüsünden aldığım ıvır zıvırın içinde 4 tane Livestrong özentisi bileklik var. Genelde kırmızıyı takıyorum. “Anılar konacak dal arar” demiş şair. Vuelta hep bileğimde...

23 Eylül 2011 Cuma

Guggenheim Bahane, Vuelta Şahane... -2-



Bilbao'da bir etap başlangıcı



Cumartesi sabah, etabın başlangıcını görmek üzere Euskalduna köprüsünün altındaki eski doklara gidiyoruz. Hava yine sıcak. Etrafımız, her tür bisikletle start alanına doğru giden insanla dolu. Biz alana yaklaşırken takım otobüs ve arabaları da geliyorlar. Giriş çıkış kısıtlı olur diye korkuyordum ama VIP’lere ayırdıkları (ve yarışsevere hitap eden hiçbir şeyin olmadığı) bölge dışında her yer halka açık. Otobüsler koca park alanına karşılıklı olarak yanaşıyorlar. Arabalar da etraflarına yerleşiyorlar. Team Sky otobüsünün önünde Bradley Wiggins oturuyor. Yüzü yorgun ve düşünceli. Bir an için Wiggo’nun yaşlanınca neye benzeyeceğini yüzünde çok net görüyorum. Alt dudağı sarkacak, burnu büyüyecek, kilo alsa da ince uzun ve yere dönük bir yüzü olacak. Sonra otobüs gidiyor.




Öndeki arkadaşın tişörtü çok havalı


Deniz’le, koca bir oyuncak dükkanında nereye saldıracağına karar veremeyen çocuklar gibiyiz. Bir o otobüse bir diğerine koşturuyoruz. Halk Euskaltel otobüsünü çevrelemiş, o taraf bir turuncu yumağı. Biz daha Anglosakson takımları yeğliyoruz. Sky, Garmin, Radio Shack… Ama otobüsler park eder etmez, soigneurler perdeleri çekip, değerli yolcularını gözlerden saklıyorlar. Sky’in Pinarello bisikletlerine yakından bakmak, jantlarını, SRM güç ölçerlerini seyretmek nefesimi kesiyor. Ekip elemanları yavaş yavaş bariyer bantlarını çekip yarışçıların bisikletlerini dizmeye başlıyorlar. Her biri 6-7000 avroluk makinelere bu derece yakın olmak kendimi çok özel hissetmeme neden oluyor.

Team Sky Pinarello Dogma 60.1...

Ara ara bir iki yarışçı otobüsten inip tekrar içeri giriyorlar ama bunlar domestik tayfa. Bunca yıldır TV’de yarış anlatmama karşın, kasksız ve gözlüksüzken hiçbirini direk tanıyamamak beni şok ediyor, utanıyorum. Sepp Vanmarcke’yi Johann van Summeren sanıp fırçayı yiyorum. Andreas Klöden zannedip peşinden koştuğum RSH’li Markel Irizar çıkıyor, onu da “Markel!!” bağırışlarından anlıyorum (yarım saat sonra Irizar’ı startta yine Klöden sanıyorum, kafayı yiyecem!!!). Sonunda “Aaaa, Xandio!!” diye bağırışım yerini buluyor, Tanrı Sky mayosunu tasarlayandan razı olsun, hepsinin adı mayolarında yazıyor. Bu başarıdan sonra kimin kim olduğunu soruşturmayı bırakıyorum, Liquigas otobüsünün yanına konuşlanıp Cannondale Super Evo ve Super Six’leri seyrediyorum.

Sagan'a ait Cannondale'in gidon boğazına tikkat!!


Bu arada karşıda bir kalabalık hoplayıp zıplıyor. Yaklaşınca Sky otobüsünün yanında matara kapışı yapıldığını görüp sinir oluyorum. Soigneurlerden biri havaya yeşil renkli makaraları atıyor, ahali de hoplaya zıplaya bunları kapmaya çalışıyor.

Kapıış??!

Ribaunt mücadelesine girmeye gururum elvermiyor ama içimdeki çocuk/koleksiyoncu/özenti insan seken mataralardan birinin kucağına düşmesini istemiyor değil. Sonunda bir kıçı kırık matara için alçalmak istemediğimi düşünüp uzaklaşıyorum (ama, yaklaşık 4 saat sonra, başımın arkasına ve yükseğe doğru atılmış bir dandik şapkayı Mirsad Türkcan’ı kıskandıracak şekilde zıplayıp yakalayacağım!).

Rabobank'ın minimum 58 kadro Giantlar'i

Bisikletin üstünde dev gibi gözüken adamlar, vücutlarının o mütemmim cüzünden uzaktayken, küçücük adamlar olup çıkıyorlar. Bu beni hep şaşırtıyor. Sadece Van Summeren (sonunda gerçeğini gördüm) hakikaten çok uzun boylu. Bisikletinin sele borusu bayrak direği gibi. Liquigas’ın tüm İtalyanlar’ı sıskacık çocuklar. Fakat seleye oturdukları anda sanki bir sihir oluyor, o tıfıl çocukların hepsi yine koca koca adamlara, yetişkin insanlara dönüşüp dünyanın en zor sporunu yapmak için uzaklaşıyorlar.

Igor Anton ve etraftaki turuncu yumağı

Deniz bir önceki gün çektiği Vuelta + Guggenheim resimlerinden pek tatmin olmadığı için starttan 20 dakika önce yine meşhur köprüye doğru yollanıyor. Şansını bir kez daha deneyecek ama gerçek Nikon’u evde bırakıp benim dandik aletle geldiğimizden şansı az. Ben Javier Gullien’in arkasından start noktasına gidiyorum. Kendime gayet uygun bir yer seçip sporcuların gelişini bekliyorum.

Sıra sıra geliyorlar. Kırmızı mayosuyla Juan Jose Cobo, yeşil mayosuyla da Rodriguez gelip öndeki yerlerini alıyorlar. Tarihte Cobo kadar kask yakışmayan bir bisikletçi oldu mu acaba? Bu kadar kötü görünebilir bir insan. 2008’de Antalya’da tanışmıştık. O zamanlar Saunier Duval forması vardı üstünde, şakacı rahat bir hali vardı. Bu defa biraz daha düşünceli. Moncoutie ortalarda yok.

2011 Vuelta'nın sürprizi elbette Juan Jose Cobo oldu...

Nibali’yi de tüm çabama karşın seçemiyorum. Basklı bir dansör hafif “yumuşak” ama akrobatik bir yerel dansı yaptıktan sonra şehrin kodamanlarına yine bir sürü plaket veriliyor ve yarış başlıyor. Herkes gittikten 30 saniye sonra Chris Froome da start çizgisini geçip gidiyor. Tüm takım arabaları ve otobüsler hareket ederken ben de Deniz’le buluşmak üzere otele doğru yürümeye başlıyorum. Urkiola’ya yola çıkacağız.






22 Eylül 2011 Perşembe

Guggenheim Bahane, Vuelta Şahane... -1-







(Bu yazı serisinin bir bölümü Bilbao’da, gerisi İstanbul’da yazıldı-SG)



Noja-Bilbao



Bilbao’dayız. Yıllardır hep gelmek istedik, olmadı. Geçen sene Tourmalet’yle beraber görelim diye düşünmüştük ama beceremedik. Şehrin kendisi zaten sapa bir coğrafyada, “geçerken uğradım” demek zor. Pireneler’i aşıp gelmek lazımdı ama Oscar Lapize’deki sebatın %10’u bizde olmadığından başka bir bahara bırakmıştık. Ama 33 yıl aradan sonra La Vuelta Bilbao’ya tekrar uğramaya karar verince bizim için de yıldızlar sıraya girmiş oldu. Vuelta ve Bilbao 1978’e kadar uzun yıllar elele kolkola olmuşlar ama o yıldan beri ETA’nın tehditleri nedeniyle yarış Bask Ülkesi’nden geçmiyordu. ETA’nın koşulsuz silah bırakma kararı sonrası organizasyon ve Bask hükümeti yarışın eski merkezine geri dönmesinde anlaştılar. Böylece parkurun 3 günü Bask topraklarından geçecek şekilde düzenlendi.

Guggenheim Müzesi ve önde Louise Bourgeois'nin devasa heykeli "Maman" (Anne)

Karım, baba mesleğini seçmemiş olmanın kefaretini, mimariye ve resme düşkünlükle ödüyor. Ben de ruhunun bir bölümünü bisiklet yarışları için şeytana satmış biriyim. Bu amaçla zaman ve para harcamayı, yol tepmeyi, saatlerce beklemeyi seviyorum. Bunca yıllık beraberliğin sonunda benim tutkum Deniz’e, onun mimari ve estetik sevgisi de bana bulaştı artık. Bilbao’da La Vuelta ve Frank Gehry’nin buluşmasına tanıklık etmeye geldik. 1980’lerde ekonomisi bozulup, ciddi nüfus kaybetmeye başlayan Bilbao, yeni bir müzenin etrafında kenti yeniden tanımlayan akıllı insanların şehri. Çılgın bir mimara müze yaptırıp şehrin kaderini değiştirmeyi hangi ortak zeka akıl edebildi acaba? Bu değişimin öyküsünü mutlaka bulup okumam gerek. Otelimiz müzeye 200 metre. Yazarken kafamı çevirdiğimde, pencereden, geometrik bir tarifi olmayan tuhaf binayı seyredebiliyorum. Herkes gemiye benzetiyor ama bana dalgalar ve akarken bir anda donmuş cam formalarını düşündürüyor. Titanyum paneller gün boyu ışığı her türlü kullandığından olsa gerek, binanın gece ışıklandırmasını abartmamışlar. Sade, alçakgönüllü. Gün boyu parıl parıl parlayan bina gece makyajını siliyor sanki. Hem kendine hem Bilbaolular’a bir nefes alma olanağı veriyor bence.

Otel penceresinden gece vakti Guggenheim


Hızlı geçen Şeker Bayramı haftası, valiz hazırlamayı bile son saatlere bıraktırdığından, 1-2 saatlik uykuyla geldik Bilbao’ya. İlk gün, enerjimiz bitmeden Guggenheim Müzesi’ni dört saat gezdik. Müzelerdeki klasik yanlışımı bu defa yapmadım. Genelde giriş katlarında çok zaman harcayıp kondisyonumu tüketir, en güzel eserlere geldiğimde bel ağrısı ve yorgunlukla pes ederim. Bu defa doğrudan üçüncü kata, en görmek istediğim sergi olan “Painterly Abstraction”a çıktık. 1949-69 arasında, çoğu Peggy Guggenheim’ın kendi koleksiyonu olan soyut dışavurumculuk örneklerini gördük, hayran olduk. Yaşamımda ilk defa bir “Jackson Pollock” gördüm, batı resminde pek adları anılmasa da Çinli ve Japon dışavurumcuların ne kadar güzel şeyler yapmış olduklarını fark ettim. En sevdiğim, kendime en yakın gelen resim akımının adının da “soyut dışavurumculuk” olduğunu bu sayede öğrenmiş oldum. Bazı şeyleri adını bilmeden de severiz netekim.

Bask Ülkesi’ndeki son 2 günümüzü La Vuelta’ya ayırdık. Aslında 3 etap seyretmeyi planlamıştık. Ancak San Sebastian, Biarritz, Hondarribia, St. Jean de Luz gibi şehirlerin güzellikleri, günde yaklaşık 8-9 saat yürümek, tadımlık güzel pintxoslar ve yanında götürdüğümüz Txakoli (Txakolin miydi yoksa?) şarabı benim bile azmimi törpüledi. Hedonizm ve yorgunluğa yenik düştük, Noja’daki 18. Etap finişine gitmekten vazgeçtik. Yeni karar Noja-Bilbao etabını Bilbao’da karşılamak, ertesi gün de, pelotonu yolcu ettikten sonra arabaya atlayıp yakındaki Urkiola’ya giderek yokuşta onları tekrar yakalamak. Urkiola bizi heyecanlandırıyor. İlk kez gerçek bir yokuş seyredeceğiz. Aslında Klasikler’in Cauberg ve Kappelmuur gibi meşhur yokuşlarını gördük ama onlar birer kilometre uzunluğundaydı sadece. Urkiola hem 6 km’lik bir Kat.1, hem de yarışın son yokuşu. La Vuelta a Espana’nın son yokuşunu seyretme şerefini haiz olacağız. Tırmanış sonrası Vitoria’daki finişe daha bir 50 km var, o yüzden klasmanı etkilemesi beklenmeyen bir yokuş olacak Urkiola ama, daha önce böyle bir deneyim yaşamadığımızdan merak ediyoruz. Hatta Vitoria’daki finişi yakalamayı bile umuyoruz. Aynı günde 3 ayrı yerde etap izlemeye kalkışmak! Cahil cesareti işte (burada vurgu “cahil”e).


San Sebastian'daki her Orbea hayalinizdeki bisiklet olmayabilir



Bilbao’daki etabın parkurunu önceki akşam otelde sıkıca çalıştık. Kafile Noja’dan gelecek, şehrin içinden geçecek ve 8-9 km ötedeki El Vivero yokuşu çıkılacak. Aynı parkur bir kez daha geçildikten sonra şehrin en büyük caddesi Gran Via Don Haro’da finiş yapılacak. İspanya’ya gelmeden yaptığım incelemede yarışı El Vivero’da seyretmeyi planlamıştım. Ama şehirden 3 kez geçecek olmaları ve Guggenheim’in güzelliği planımızı değiştirmeye zorladı. Bisikletçileri bu harikulade binanın önünden geçerken görüp resimleme fikri daha heyecan vericiydi.

Deniz’le uzun süre nereden seyretmemiz gerektiğini konuşuyoruz. Uzun pazarlıklar sonucu (onun önceliği estetik, benimki sportif olduğu için itişiyoruz) Guggenheim’da iki açı ve Don Haro’da karar kılıyoruz. Geldiğimiz gün 19-20 oC olan sıcaklık yarış günü +35 oC’e kadar çıkıyor. Çok sıcak ve yaprak kımıldamıyor. Bütün sabah güneş altında yer arıyoruz. Sonunda sprint finişin çok kalabalık olacağına karar verip Don Haro’dan vazgeçiyoruz. İlk geçişte Euskalduna köprüsü, diğer iki geçişte de Salve Köprüsü’nde durma kararı alıyoruz. Bu arada Amstel Gold’da zengin ettiğimiz bisiklet mayosu satıcısı Mia, Bilbao’da da dükkanı kurmuş. Onunla sohbete dalıyoruz. İki kadın, sayemizde aldıkları minibüsle ta Oostende’den buralara gelmişler. 3 haftadır Vuelta’yı kovalıyorlar, daha önce de Temmuz ayını Fransa Turu’nun peşinde geçirmişler. Onları ToT’a da davet ediyoruz (zaten TBF de çağırmış), İstanbul’a gelirlerse bayağı mal satabileceklerini söylüyorum. Ama forma fiyatlarının Türkler’e pahalı gelip gelmeyeceğinden emin değiller. Gittikleri yerde satışların çoğunu turistlere yaptıklarını söylüyor. Biraz şaşırıyorum buna ama sonuçta cüzdanı (takımın adının değişmesi şerefine) bir Leopard Trek mayosu ve bir Garmin şapkası şerefine boşaltıyorum. Mia “turiste satış” konusunda haklı çıkıyor!



Mia'nın dükkanı

Hava çok sıcak… Yine su içmeyi unuttuk ve fotoğraf çekeceğiz diye durduğumuz yer güneşin altı. Kendi kendime pelotonun gelişine daha çok olduğunu söylesem de Deniz’in heyecanı bulaşıyor, gölgeden çıkıp sokağın kenarında kafileyi beklemeye başlıyorum. Elbette gelmiyorlar. Her defasında “helikopter”i atlıyorum. TV’nin verdiği yarışlarda helikopter tepenize gelmeden yerinizden kıpırdamayın. Ne zaman helikopterin uğultusu en üst noktaya çıkar, 5 dakika içinde elemanlar karşıdan gözükür. Her seyrettiğim yarışta bunu unuttuğum için bir gün sıcaktan bayılıp kalacağım.


Kaçaklar geliyor


Herbirinin geçişinde heveslendiğimiz 88 tane basın/organizasyon/VIP arabasından sonra 3 kişilik kaçış grubu polis motosikletinin arkasından gözüküyor. Bir Euskaltel, bir Astana ve bir de Movistar sporcusu seçiyorum. Etraf yıkılıyor. Öndeki Euskaltelli Igor Anton’muş. Genel Klasman şansını daha ilk hafta yitiren Igor kendi şehrine gelen etabı almaya kararlı gibi. Ama daha 2 yokuş var. Kaçakların arkasından Liquigas ve Sky takımları geçiyorlar. Ben Baskçasını bilmesem de hepsine İspanyolca “Venga! Venga!” diye bağırıyorum: “Hadi!Hadi!” Deniz bu özenti halime uyuz oluyor ama yerel racona uymak gerek bayan!! Kafile geçtikten sonra hızlı bir yürüyüşle Salve Köprüsü’ne yollanıyoruz. Sabah, iki nokta arasını kaç dakikada yürüdüğümüzü ölçmüştük, rahat rahat yetişecek vakit olmasına rağmen telaştan neredeyse koşturuyoruz. Guggenheim Müzesi’nin tam karşısına konuşlanıyoruz (doğru açıyı 2 gündür test ediyorduk). Ben bulunduğumuz noktayı sportif açıdan beğenmiyorum ve Deniz’den uzak, yarışçılara yakın bir noktaya yerleşiyorum. Güneş altında bir 20 dakika daha bekledikten sonra kaçış 2 kişiye düşmüş olarak geliyor (Igor Anton ve Marzio Bruseghin). Peloton da yokuştan dolayı parçalara bölünmüş olarak arkadan geliyor. Kaçakların oldukça şanslı olduklarını düşünüyorum.






Tekrar önümüzden geçmeleri için bir yarım saat var. Benim pilim bitmek üzere. Fakat Deniz, kadınlara özgü, dayanıklı ve vazifeperver haliyle hala açı arıyor, polisi önünden çekilmeye ikna ediyor. Yakında bir yerden su ve kola almak için seyirtiyorum. Bir kafenin önünden geçerken içerisinin tıklım tıklım TV’den yarış seyredenlerle dolu olduğunu görünce bir kez daha kafamı taşlara vuruyorum. Yarış seyretme konusundaki acemiliğimin sonu yok. E be akılsız adam! Parkur üstünde bir bara yanla, suyunu, biranı yudumla, pintxosunu ye, mahaleliyle “Ya ne olacak bu Basklar’ın hali?” muhabbeti yap. Yarış gelirken de çık sokağa “Venga Venga!” diye bağır di mi? Beş ay önce aynı bu şekilde seyretmedin mi Milano-SanRemo’yu?? Laz fıkrasındaki gibi “Ha bu bana ders olsun da!”

Acar muhabir

Su ve gerekli malzemeyle Deniz’in yanına dönüp Igor Anton’un solo etap zaferini finişe 1500mt kala görüntüledikten sonra karımla her yolculuktaki olağan kavgamızı edip rahatlıyoruz. Hayatımı kurtarıp moralimi düzelten şey, susuzluktan lıkır lıkır içtiğim yarım kilo cin tonik ve El Globo barının pintxosları oluyor…