1 Ekim 2018 Pazartesi
Venga Vale!!!
23 Ağustos 2013 Cuma
La Vuelta...Alçakgönüllü Münzevi
Vuelta yazısına oturduğuma göre yaz sonu yaklaştı demektir. Gölgeler uzamaya, günler kısalmaya başladı. Bu yaz mevsiminden hiçbir şey anlamadım. Haziran'ı zaten yazdan saymıyorum; bütçeyi tutturduk mı, bebeler sınıfı geçecek mi diye heba olan bir ay. Temmuz'u da Fransa Turu'na kurban verdik. Ağustos'ta da iptal edilen tatil planı yüzünden İstanbul'a takılı (tıkılı) kaldık. Ama Eylül'den umut kesilmez, bir şeyler olur illa ki. Olumlu düşünecek, pozitif olacaksın. Sonbaharın hüznüne kapılmamaya Vuelta yardım edecek.
![]() |
| Galiçya etapları |

![]() |
| Ben de kazandım |
Purito katıldığı son 3 Büyük Tur'da podyumda yer almıştı artık en üst basamağı istiyor. Nibali'den sıyrılırsa bu mümkün fakat acaba Fransa'nın yorgunluğunu atıp forma girdi mi?? Valverde ise Grand Tour zaferleri ve podyumları olan bir isim olmasına karşın aynı soru onun için de geçerli. Üstelik bu kez yanında Quintana da yok. Yokuşlarda Eros Capecchi ve performansı üst düzeyde olması gereken Sylvester Szymyd'in çok iyi çalışmaları gerekecek.
![]() |
| "E bende de var işte!!" "Hadi len Purito..." |
![]() |
| Turuncuya veda ediyoruz... :-( |
![]() |
| Mollema & Ten Dam tandemi! |
![]() |
| Chris Horner & Matthew Busche |
![]() |
*:Peñas Blancas: İspanya uzmanımız @ata_atay "penas"'ın aslında "penyas" okunan o üstünde dalga işaretli N harfiyle (Ñ) yazıldığını ve anlamının da "Beyaz Kayalıklar" olduğunu bildirdi. Google'dan iyi mi bilecek??
7 Ekim 2011 Cuma
La Vuelta - 3. ve Son Bölüm....
Önce bu lanet yokuşa saptığım için pişman olurum. Sonra, yokuşu 160 nabızla çıkmamı engelleyen Akdeniz anemisi için genlerimden, 30 yıllık sigara tiryakiliğimden, daha sık antrenman yapmamış olmaktan. Ardından öfke gelir. Ana babama (anemi), yatılı okula (sigara), aile müessesesine (az antrenman), iş hayatına (içki ve sigara), iradesizliğime... Yokuşun sonu görünüyorsa umudu (oh bitecek!) ve umutsuzluğu (dayanmam mümkün değil!) bir arada duyumsamanın tuhaf ikiliği, paniği… Zırt pırt ortaya çıkan gururumun “Sakın durup da beni rezil etme!!!” ikazına bir boyun eğip, bir aldırmamak… Ama durmamak, gerçekten ölmek üzere olduğuma ikna olup korkmadan durmamak. Gurur, ölüm ihtimali belirene kadar sürdürür hükmünü, sonra geri çekilir. İniş başlayana kadar…
Gerçek bisikletçiler yokuşta
Ben “bisikletçi” değilim. Bir bisikletli sayılabilirim belki. Birkaç tane bisikletim var ve arada sırada onlara biniyorum. Mümkün olduğunca yokuşsuz parkurları seçiyorum. Tutkum bisiklet yarışları… Ama yaşamımda çıplak gözle seyrettiğim yarış sayısı daha iki elin parmaklarını geçmedi. TdF2007, De Ronde2008, ToT2008-9-11, Milano-Sanremo2011, Amstel Gold2011 ve Vuelta 2011.
De Ronde’de Kapelmuur, Amstel Gold’da da Cauberg’de yarış seyrettim. Bunlar meşhur yokuşlar. Ama tek günlük yarış kavramı içindeki 1-1.5 km’lik kısa çıkışlar. Uzun, baba bir yokuşu bugün ilk kez göreceğim. Elbette Urkiola bir L’Alpe d’Huez, bir El Angliru değil ama ağır ağır çıkacağız bu merdivenlerden. Bugün Urkiola, yarın Galibier inşallah.
Klasik fotoğraf ritüelinden sonra (2 paragraf aşağıya bakınız), bulunduğumuz yerin pek de cazip bir nokta olmadığına karar verip yokuş yukarı yürümeye başlıyoruz. Aslında istediğimiz yokuşun hepsini görmek. Yukarıdaki insanları merak ediyoruz. Bu yürüyüş zirveye kadar sürüyor. Her 10 saniyede bir, tekli ya da grup halinde bisikletliler Urkiola’yı fethetmenin hesabıyla yanımızdan geçiyor. Bazısı çok acı çekiyor, arada durup dinleniyor. Yol ve dağ bisikletleri bir arada ama herkes bisiklet mayolu ve pedli şort giymiş. Kimse kilosundan dolayı kompleksli değil. Yaklaşık 110 kg’lık bir genç, arkadaşlarının yanında oflaya puflaya tırmanıyor. Onu da görünce ilk defa bir yokuşta “Ulan ben de çıkardım” duygusu geliyor içime. Dura dura çıkmak kesin mümkün gözüküyor ama emin değilim. Yaklaşık 30 dakika o eforu gösterebilir miyim acaba?
Yukarı doğru yürürken, rublesi küçücük (muhtemelen 11-23) bir adamla aynı tempoda çıkıyoruz. O ileride durup dinleniyor, biz ona yetişip yolumuza devam ettikten bir süre sonra yine yavaş yavaş gelip yakalıyor. Ama zirveye ondan önce varıyoruz. Sonunda empatim galip geliyor, adama “Hocam kaset küçük, zorlanman normaldir” gibilerden bir laf ediyorum, sevinçle onaylıyor beni… Kimi bisikletli ise formda olduğunu gözümüze soka soka rahatça tırmanıyor yokuşu. Rahat çıkanlar incecik. Kilolu olup da kolay tırmanabilen elbette yok. Yerçekimi mucizeye izin vermez. Babasının bisikletine halatla bağlı olarak yokuşa sardırmış 8-9 yaşında bir çocuğa Deniz “Bravo!” diye bağırıyor. Babanın cevabı galiba Baskça ama ne dediğini hemen anlıyoruz: “Ona değil bana “Bravo!” diyeceksin hanım! Çocuğu çeken benim!!”
Zirveye ulaşana kadar kısa bir su molası ve mutat fotoğraf çekimleri hariç durmuyoruz. Yabancı birine resim çekmesini rica etmekten hiç hoşlanmam. Deniz bu konuda çok rahattır fakat benim sevmediğimi ve sıkça arıza çıkardığımı bildiğinden zaman içinde bir taktik geliştirdi: Beni uygun bulduğu bir yere dikiyor, kadraj ayarı bahanesiyle bekleyip sağdan soldan geçen “uygun” birini gözüne kestiriyor. Adam yaklaşırken şipşak bir pozumu çekip, itirazıma fırsat vermeden adamdan ricacı oluyor (bir kişi de terslesin şu kadını be!!). Pozu tarif edip yanıma koşturuyor ve beraber resmimiz oluyor. Elbette numarasını yemiyorum fakat bir kadının iradesi karşısında kim durabilir ki? Her ortak resmimiz öncesinde aynı yerde bir single resmim var. Asıl rezalet ise resmi çeken adamın bir iyilik meleğine dönüşerek “Gel bak olmuş mu yenge? Olmamışsa bir daha çekeyim” moduna girişi olur. Karım gider, pozu kontrol eder ve beğenmezse resmen bir daha çektirir. Bir keresinde kadrajı tutturamayan bir beceriksize üç kere poz vermiştik, sonunda sayın eşim bile dayanamayıp adamı kovalamıştı.
<= Kurban yerini alır ve hedefe ulaşılır=>
Zirveye yaklaştıkça insanlar yolu neredeyse kaplamışlar. Polis sayesinde bir şerit açık duruyor. Hafif çakır keyif de olduklarını tahmin ettiğim gençler hala gelen bisikletlilere tezahürat yapıyorlar. İnsanların ellerinde Bask bayrakları ve posterler var. Yerlere “Burası İspanya değil” yazıları her dilden boyanmış. Gerçekten de Bask bölgesinde geçirdiğimiz bir hafta boyunca İspanya bayrağını hiç görmedik. Her yerde sadece Ikurrina ve turuncu renk vardı. Basklı siyasal tutukluların Bask bölgesi dışındaki hapishanelerde tutulmalarını protesto eden posterler var.
Zaman yaklaştıkça polisler daha bir aksileşiyorlar yola çıkmamamız için. Deniz punduna getirip karşı tarafa, bariyerlerin arkasına geçiyor. Amacı elbette daha yakından resim çekebilmek. Ama 3 tane zıpır da onu takip ediyor. Ikurrina sallayan adamlar resimlerini bozacaklar diye neşesi kaçıyor karımın. O bayrağı yok etmek için General Franco’nun yöntemlerine tevessül etmesi işten değil. Ama o da yumuşadı artık, bu defa susuyor (Fransa Turu'nda son etabı izlerken, yerine göz diken üç küçük çocuğu direk iteklemiş birinden söz ediyoruz).
Barredo’nun biraz arkasından kaçış grubunun arta kalanları geliyorlar. Ana grubun geçmesine daha var. Her seyrettiğim yarıştaki “Bu muydu yani?” duygusu gelip çörekleniyor yine. Geçeceğini biliyorum ama boş bir iş yapmakta olduğumu kemiklerime kadar hissediyorum. TV başında keyifle yarış seyretmek yerine, dağ başında, sıcaktan terlemiş, aç ve susuz üç saat Vuelta’yı neden beklediğime bir cevap bulamıyorum. En sevdiğim bisikletçilerden Carlos Barredo’yu görmek güzeldi ama.... sonra?
2-3 dakika sonra aşağıdan ana grup gözükür gözükmez metamorfoza uğruyorum. 50’den fazla bisikletçinin yola yayılmış halde gelmeleri tüylerimi diken diken ediyor, çok duygulanıyorum. Bas bas bağırmaya başlıyorum, tanıdığım, tanımadığım, yakınımdan geçen her sporcuyu motive etmek için yırtınıyorum. Onlar muhtemelen 6 km’dir herkes onlara bağırdığından bayılmışlardır ama haliyle bunu akıl edemeyecek kadar heyecanlıyım.

Gruptan sonra geride kalanlar teker teker geliyorlar. Bask seyirciler hemen onları iterek 10-15 mt de olsa rahatlatıyorlar. Yarışçıların hiçbiri itiraz etmiyor, hatta belki seviniyorlar bile ama yardım elini farkettiklerine dair en ufak işaret vermiyorlar.

Biraz sonra her şey bitiyor, yarışın son aracı “camion-balai” de geçiyor. Birkaç dakika sonra aşağı, arabaya doğru yürümeye başlıyoruz ama bu işlerdeki acemiliğimiz tekrar ortaya çıkıyor. Seyircilerin çoğu, arabalarına atlayıp yarış kafilesinin arkasına takılıyorlar. Böylece Vitoria’daki finişe zamanında gidebilecekler. Bizim arabamızsa 4 km aşağıda. Yorgunluktan bitmiş halde arabaya varmamız 1 saat sürüyor. Vitoria’ya gidiyoruz ama yarış çoktan bitmiş. Finişe geldiğimzde bariyerler toplanıyordu. Mia dükkanı kapatmış Madrid’e yola çıkmaya hazırlanırken günün son satışını bana yapıyor: Philippe Gilbert’in Belçika şampiyonu mayosu...
Yol bisikleti yarışı seyretmek, bu uğurda saatler harcamak, yorulmak, terlemek doğrusu meşakkatli bir iş. Evimin önünden geçen ToT da bile 2 saat ayakta durunca yorulmuştum. Bizim memleketin “sporu ve sporcuyu sevdirmemek” üstüne kurulu eğitim, sosyal ve medya düzeni, ne kadar spor manyağı da olsam içime işlemiş. Ta ayağımın dibine kadar gelen Dünya Basketbol Şampiyonası, Şampiyonlar Ligi finali, Formula 1 ve Moto GP yarışlarına hemen hiç ilgi göstermedim. Hadi itiraf edeyim, 4 ToT’un ikisinde kıçımı kıpırdatıp Sultanahmet’e dahi gitmedim. Halbuki sporu ve sporcuyu takdir ettiğini göstermenin en anlamlı yolu gidip onları seyretmek olmalı. Olağanüstü işler yapan adamları televizyon camı yerine kanlı canlı görmenin etkisi çok başka. Urkiola yokuşunu oflaya puflaya yürürken, 3.500 km’dir yarışan insanların burayı 20 km/h hızla çıkacaklarına aymak bir başka oluyor.
Elbette bisikletçilere saygılarımı sunmaya gitmedim Bask Ülkesi’ne. İlk bisiklet yarışını 4 yıl önce seyretmiştim. Her anı aklımda. O gün hissettiklerim hala içimde yankılanıyor, Rue Rivoli dendiğinde yüzüme gülümseme yayılıyor. Karımla turizm, ayyaşlık ve yarışı bir araya getiren gezilerimize bayılıyorum, mutad seyahat kavgalarımız bile canımı sıkmıyor fazla. Sevgili arkadaşım Pier’le seyrettiğimiz Milano-Sanremo’da 2 gün sadece yarış, taktik ve bisiklet (ve futbol ve karılarımız ve diğerleri) konuşmanın ruhumu nasıl dinlendirdiğini unutmuyorum.
Vuelta’nın pazarlama minibüsünden aldığım ıvır zıvırın içinde 4 tane Livestrong özentisi bileklik var. Genelde kırmızıyı takıyorum. “Anılar konacak dal arar” demiş şair. Vuelta hep bileğimde...
23 Eylül 2011 Cuma
Guggenheim Bahane, Vuelta Şahane... -2-
Deniz’le, koca bir oyuncak dükkanında nereye saldıracağına karar veremeyen çocuklar gibiyiz. Bir o otobüse bir diğerine koşturuyoruz. Halk Euskaltel otobüsünü çevrelemiş, o taraf bir turuncu yumağı. Biz daha Anglosakson takımları yeğliyoruz. Sky, Garmin, Radio Shack… Ama otobüsler park eder etmez, soigneurler perdeleri çekip, değerli yolcularını gözlerden saklıyorlar. Sky’in Pinarello bisikletlerine yakından bakmak, jantlarını, SRM güç ölçerlerini seyretmek nefesimi kesiyor. Ekip elemanları yavaş yavaş bariyer bantlarını çekip yarışçıların bisikletlerini dizmeye başlıyorlar. Her biri 6-7000 avroluk makinelere bu derece yakın olmak kendimi çok özel hissetmeme neden oluyor.
Ara ara bir iki yarışçı otobüsten inip tekrar içeri giriyorlar ama bunlar domestik tayfa. Bunca yıldır TV’de yarış anlatmama karşın, kasksız ve gözlüksüzken hiçbirini direk tanıyamamak beni şok ediyor, utanıyorum. Sepp Vanmarcke’yi Johann van Summeren sanıp fırçayı yiyorum. Andreas Klöden zannedip peşinden koştuğum RSH’li Markel Irizar çıkıyor, onu da “Markel!!” bağırışlarından anlıyorum (yarım saat sonra Irizar’ı startta yine Klöden sanıyorum, kafayı yiyecem!!!). Sonunda “Aaaa, Xandio!!” diye bağırışım yerini buluyor, Tanrı Sky mayosunu tasarlayandan razı olsun, hepsinin adı mayolarında yazıyor. Bu başarıdan sonra kimin kim olduğunu soruşturmayı bırakıyorum, Liquigas otobüsünün yanına konuşlanıp Cannondale Super Evo ve Super Six’leri seyrediyorum.
Bu arada karşıda bir kalabalık hoplayıp zıplıyor. Yaklaşınca Sky otobüsünün yanında matara kapışı yapıldığını görüp sinir oluyorum. Soigneurlerden biri havaya yeşil renkli makaraları atıyor, ahali de hoplaya zıplaya bunları kapmaya çalışıyor.
Ribaunt mücadelesine girmeye gururum elvermiyor ama içimdeki çocuk/koleksiyoncu/özenti insan seken mataralardan birinin kucağına düşmesini istemiyor değil. Sonunda bir kıçı kırık matara için alçalmak istemediğimi düşünüp uzaklaşıyorum (ama, yaklaşık 4 saat sonra, başımın arkasına ve yükseğe doğru atılmış bir dandik şapkayı Mirsad Türkcan’ı kıskandıracak şekilde zıplayıp yakalayacağım!).
Bisikletin üstünde dev gibi gözüken adamlar, vücutlarının o mütemmim cüzünden uzaktayken, küçücük adamlar olup çıkıyorlar. Bu beni hep şaşırtıyor. Sadece Van Summeren (sonunda gerçeğini gördüm) hakikaten çok uzun boylu. Bisikletinin sele borusu bayrak direği gibi. Liquigas’ın tüm İtalyanlar’ı sıskacık çocuklar. Fakat seleye oturdukları anda sanki bir sihir oluyor, o tıfıl çocukların hepsi yine koca koca adamlara, yetişkin insanlara dönüşüp dünyanın en zor sporunu yapmak için uzaklaşıyorlar.
Deniz bir önceki gün çektiği Vuelta + Guggenheim resimlerinden pek tatmin olmadığı için starttan 20 dakika önce yine meşhur köprüye doğru yollanıyor. Şansını bir kez daha deneyecek ama gerçek Nikon’u evde bırakıp benim dandik aletle geldiğimizden şansı az. Ben Javier Gullien’in arkasından start noktasına gidiyorum. Kendime gayet uygun bir yer seçip sporcuların gelişini bekliyorum.
Sıra sıra geliyorlar. Kırmızı mayosuyla Juan Jose Cobo, yeşil mayosuyla da Rodriguez gelip öndeki yerlerini alıyorlar. Tarihte Cobo kadar kask yakışmayan bir bisikletçi oldu mu acaba? Bu kadar kötü görünebilir bir insan. 2008’de Antalya’da tanışmıştık. O zamanlar Saunier Duval forması vardı üstünde, şakacı rahat bir hali vardı. Bu defa biraz daha düşünceli. Moncoutie ortalarda yok.
2011 Vuelta'nın sürprizi elbette Juan Jose Cobo oldu...22 Eylül 2011 Perşembe
Guggenheim Bahane, Vuelta Şahane... -1-
Noja-Bilbao
Karım, baba mesleğini seçmemiş olmanın kefaretini, mimariye ve resme düşkünlükle ödüyor. Ben de ruhunun bir bölümünü bisiklet yarışları için şeytana satmış biriyim. Bu amaçla zaman ve para harcamayı, yol tepmeyi, saatlerce beklemeyi seviyorum. Bunca yıllık beraberliğin sonunda benim tutkum Deniz’e, onun mimari ve estetik sevgisi de bana bulaştı artık. Bilbao’da La Vuelta ve Frank Gehry’nin buluşmasına tanıklık etmeye geldik. 1980’lerde ekonomisi bozulup, ciddi nüfus kaybetmeye başlayan Bilbao, yeni bir müzenin etrafında kenti yeniden tanımlayan akıllı insanların şehri. Çılgın bir mimara müze yaptırıp şehrin kaderini değiştirmeyi hangi ortak zeka akıl edebildi acaba? Bu değişimin öyküsünü mutlaka bulup okumam gerek. Otelimiz müzeye 200 metre. Yazarken kafamı çevirdiğimde, pencereden, geometrik bir tarifi olmayan tuhaf binayı seyredebiliyorum. Herkes gemiye benzetiyor ama bana dalgalar ve akarken bir anda donmuş cam formalarını düşündürüyor. Titanyum paneller gün boyu ışığı her türlü kullandığından olsa gerek, binanın gece ışıklandırmasını abartmamışlar. Sade, alçakgönüllü. Gün boyu parıl parıl parlayan bina gece makyajını siliyor sanki. Hem kendine hem Bilbaolular’a bir nefes alma olanağı veriyor bence.
Hızlı geçen Şeker Bayramı haftası, valiz hazırlamayı bile son saatlere bıraktırdığından, 1-2 saatlik uykuyla geldik Bilbao’ya. İlk gün, enerjimiz bitmeden Guggenheim Müzesi’ni dört saat gezdik. Müzelerdeki klasik yanlışımı bu defa yapmadım. Genelde giriş katlarında çok zaman harcayıp kondisyonumu tüketir, en güzel eserlere geldiğimde bel ağrısı ve yorgunlukla pes ederim. Bu defa doğrudan üçüncü kata, en görmek istediğim sergi olan “Painterly Abstraction”a çıktık. 1949-69 arasında, çoğu Peggy Guggenheim’ın kendi koleksiyonu olan soyut dışavurumculuk örneklerini gördük, hayran olduk. Yaşamımda ilk defa bir “Jackson Pollock” gördüm, batı resminde pek adları anılmasa da Çinli ve Japon dışavurumcuların ne kadar güzel şeyler yapmış olduklarını fark ettim. En sevdiğim, kendime en yakın gelen resim akımının adının da “soyut dışavurumculuk” olduğunu bu sayede öğrenmiş oldum. Bazı şeyleri adını bilmeden de severiz netekim.
Bask Ülkesi’ndeki son 2 günümüzü La Vuelta’ya ayırdık. Aslında 3 etap seyretmeyi planlamıştık. Ancak San Sebastian, Biarritz, Hondarribia, St. Jean de Luz gibi şehirlerin güzellikleri, günde yaklaşık 8-9 saat yürümek, tadımlık güzel pintxoslar ve yanında götürdüğümüz Txakoli (Txakolin miydi yoksa?) şarabı benim bile azmimi törpüledi. Hedonizm ve yorgunluğa yenik düştük, Noja’daki 18. Etap finişine gitmekten vazgeçtik. Yeni karar Noja-Bilbao etabını Bilbao’da karşılamak, ertesi gün de, pelotonu yolcu ettikten sonra arabaya atlayıp yakındaki Urkiola’ya giderek yokuşta onları tekrar yakalamak. Urkiola bizi heyecanlandırıyor. İlk kez gerçek bir yokuş seyredeceğiz. Aslında Klasikler’in Cauberg ve Kappelmuur gibi meşhur yokuşlarını gördük ama onlar birer kilometre uzunluğundaydı sadece. Urkiola hem 6 km’lik bir Kat.1, hem de yarışın son yokuşu. La Vuelta a Espana’nın son yokuşunu seyretme şerefini haiz olacağız. Tırmanış sonrası Vitoria’daki finişe daha bir 50 km var, o yüzden klasmanı etkilemesi beklenmeyen bir yokuş olacak Urkiola ama, daha önce böyle bir deneyim yaşamadığımızdan merak ediyoruz. Hatta Vitoria’daki finişi yakalamayı bile umuyoruz. Aynı günde 3 ayrı yerde etap izlemeye kalkışmak! Cahil cesareti işte (burada vurgu “cahil”e).
Bilbao’daki etabın parkurunu önceki akşam otelde sıkıca çalıştık. Kafile Noja’dan gelecek, şehrin içinden geçecek ve 8-9 km ötedeki El Vivero yokuşu çıkılacak. Aynı parkur bir kez daha geçildikten sonra şehrin en büyük caddesi Gran Via Don Haro’da finiş yapılacak. İspanya’ya gelmeden yaptığım incelemede yarışı El Vivero’da seyretmeyi planlamıştım. Ama şehirden 3 kez geçecek olmaları ve Guggenheim’in güzelliği planımızı değiştirmeye zorladı. Bisikletçileri bu harikulade binanın önünden geçerken görüp resimleme fikri daha heyecan vericiydi.
Deniz’le uzun süre nereden seyretmemiz gerektiğini konuşuyoruz. Uzun pazarlıklar sonucu (onun önceliği estetik, benimki sportif olduğu için itişiyoruz) Guggenheim’da iki açı ve Don Haro’da karar kılıyoruz. Geldiğimiz gün 19-20 oC olan sıcaklık yarış günü +35 oC’e kadar çıkıyor. Çok sıcak ve yaprak kımıldamıyor. Bütün sabah güneş altında yer arıyoruz. Sonunda sprint finişin çok kalabalık olacağına karar verip Don Haro’dan vazgeçiyoruz. İlk geçişte Euskalduna köprüsü, diğer iki geçişte de Salve Köprüsü’nde durma kararı alıyoruz. Bu arada Amstel Gold’da zengin ettiğimiz bisiklet mayosu satıcısı Mia, Bilbao’da da dükkanı kurmuş. Onunla sohbete dalıyoruz. İki kadın, sayemizde aldıkları minibüsle ta Oostende’den buralara gelmişler. 3 haftadır Vuelta’yı kovalıyorlar, daha önce de Temmuz ayını Fransa Turu’nun peşinde geçirmişler. Onları ToT’a da davet ediyoruz (zaten TBF de çağırmış), İstanbul’a gelirlerse bayağı mal satabileceklerini söylüyorum. Ama forma fiyatlarının Türkler’e pahalı gelip gelmeyeceğinden emin değiller. Gittikleri yerde satışların çoğunu turistlere yaptıklarını söylüyor. Biraz şaşırıyorum buna ama sonuçta cüzdanı (takımın adının değişmesi şerefine) bir Leopard Trek mayosu ve bir Garmin şapkası şerefine boşaltıyorum. Mia “turiste satış” konusunda haklı çıkıyor!
Hava çok sıcak… Yine su içmeyi unuttuk ve fotoğraf çekeceğiz diye durduğumuz yer güneşin altı. Kendi kendime pelotonun gelişine daha çok olduğunu söylesem de Deniz’in heyecanı bulaşıyor, gölgeden çıkıp sokağın kenarında kafileyi beklemeye başlıyorum. Elbette gelmiyorlar. Her defasında “helikopter”i atlıyorum. TV’nin verdiği yarışlarda helikopter tepenize gelmeden yerinizden kıpırdamayın. Ne zaman helikopterin uğultusu en üst noktaya çıkar, 5 dakika içinde elemanlar karşıdan gözükür. Her seyrettiğim yarışta bunu unuttuğum için bir gün sıcaktan bayılıp kalacağım.
Herbirinin geçişinde heveslendiğimiz 88 tane basın/organizasyon/VIP arabasından sonra 3 kişilik kaçış grubu polis motosikletinin arkasından gözüküyor. Bir Euskaltel, bir Astana ve bir de Movistar sporcusu seçiyorum. Etraf yıkılıyor. Öndeki Euskaltelli Igor Anton’muş. Genel Klasman şansını daha ilk hafta yitiren Igor kendi şehrine gelen etabı almaya kararlı gibi. Ama daha 2 yokuş var. Kaçakların arkasından Liquigas ve Sky takımları geçiyorlar. Ben Baskçasını bilmesem de hepsine İspanyolca “Venga! Venga!” diye bağırıyorum: “Hadi!Hadi!” Deniz bu özenti halime uyuz oluyor ama yerel racona uymak gerek bayan!! Kafile geçtikten sonra hızlı bir yürüyüşle Salve Köprüsü’ne yollanıyoruz. Sabah, iki nokta arasını kaç dakikada yürüdüğümüzü ölçmüştük, rahat rahat yetişecek vakit olmasına rağmen telaştan neredeyse koşturuyoruz. Guggenheim Müzesi’nin tam karşısına konuşlanıyoruz (doğru açıyı 2 gündür test ediyorduk). Ben bulunduğumuz noktayı sportif açıdan beğenmiyorum ve Deniz’den uzak, yarışçılara yakın bir noktaya yerleşiyorum. Güneş altında bir 20 dakika daha bekledikten sonra kaçış 2 kişiye düşmüş olarak geliyor (Igor Anton ve Marzio Bruseghin). Peloton da yokuştan dolayı parçalara bölünmüş olarak arkadan geliyor. Kaçakların oldukça şanslı olduklarını düşünüyorum.

Tekrar önümüzden geçmeleri için bir yarım saat var. Benim pilim bitmek üzere. Fakat Deniz, kadınlara özgü, dayanıklı ve vazifeperver haliyle hala açı arıyor, polisi önünden çekilmeye ikna ediyor. Yakında bir yerden su ve kola almak için seyirtiyorum. Bir kafenin önünden geçerken içerisinin tıklım tıklım TV’den yarış seyredenlerle dolu olduğunu görünce bir kez daha kafamı taşlara vuruyorum. Yarış seyretme konusundaki acemiliğimin sonu yok. E be akılsız adam! Parkur üstünde bir bara yanla, suyunu, biranı yudumla, pintxosunu ye, mahaleliyle “Ya ne olacak bu Basklar’ın hali?” muhabbeti yap. Yarış gelirken de çık sokağa “Venga Venga!” diye bağır di mi? Beş ay önce aynı bu şekilde seyretmedin mi Milano-SanRemo’yu?? Laz fıkrasındaki gibi “Ha bu bana ders olsun da!”
Su ve gerekli malzemeyle Deniz’in yanına dönüp Igor Anton’un solo etap zaferini finişe 1500mt kala görüntüledikten sonra karımla her yolculuktaki olağan kavgamızı edip rahatlıyoruz. Hayatımı kurtarıp moralimi düzelten şey, susuzluktan lıkır lıkır içtiğim yarım kilo cin tonik ve El Globo barının pintxosları oluyor…
















