Bisiklet etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Bisiklet etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

16 Temmuz 2014 Çarşamba

Yürüyedur Nibali!

Tour başlamadan önceki muhabbetten:

SA: Peki Nibali, Valverde veya bir başkasının kazanma şansı hakkında ne düşünüyorsun?

SG: Fransa Turu'nu Chris Froome veya Alberto Contador dışında biri kazanırsa çok şaşırırım. Bunun gerçekleşmesi için bu ikisinin yarış dışı kalmaları veya ciddi sorunlar yaşamaları gerekiyor. Görünen o ki, şimdilik, diğer tüm iddialılar bu ikilinin bir boy gerisindeler. Vincenzo Nibali –geçen hafta İtalya şampiyonu olmasına karşın- geçen seneki formunda değil. Bir türlü ciddi forma giremedi. Kendi de söylüyor. Bu sene TdF'da hüsran olup takımdan ayrılır gibi haince bir tahminde bulunayım.

Süper şom ağzımın sonuçlarını görüyorsunuz. Froome ve Contador'u bitirdim, Nibali de son günlerini yaşıyor gibi...Valverde'yi de halledersem rahatlayacağım...

Do not eat while riding!!!


Gerçekten çok acaip bir 10 gün geçti değil mi? Kırılan bacaklar, baş favorilerin yarış dışı kalması ve pek de şans verilmeyen Nibali'nin, cebinde iki etap zaferi ve Sarı Mayo'yla Richie Porte'un 2'23" önünde olması... "The race is Nibali's to lose". Hadi Türkçe'ye çevir. "Yarış kendisi kaybedene kadar Nibali'nin" desem? Oldu gibi. Nibali ondan ummadığım kadar formda. İki etap kazanarak müthiş bir özgüven de depoladı. Planche des Belles Filles'de Alberto'dan pek fark yemezdi diye düşünüyorum. Bu saatten sonra Porte ve Valverde'nin Nibali'ye atak yapmaları gerek yarışın sonuna kadar. Bu fark başka türlü erimez. Çok riskli bir plan ama yarışı kazanmak için başka çareleri yok. 

Nibali kazanırsa kimse "Chris ve Alberto yoktu da kazandı" demesin lütfen. Nibali silah çekip vurmadı adamları. Düşerek yarış dışı kalmak, son tahlilde bir hatalar silsilesinin sonucudur, beceriksizlik ve başarısızlıktır. Team Sky ve Tinkoff'un takımca sınıfta kaldıklarını gösterir. Astana, Orta Asya steplerinden gelen sertlik ve İtalyan oportünizmini birleştirmiş olarak canavar gibi gidiyor. Şimdilik :))

Ah-hah-haaaa! Zirvede tek başımayım!!

Sagan'ın Yeşil, Purito'nun da Benekli Mayo'yu bu andan sonra kaybetmeleri zor gözüküyor. Bardet ve Pinot'ya ne dersiniz peki? Dört Fransız ilk 10'da yer alıyorlar. Bayraklar çekmecelerden çıkmaya başladı ama bence Paris'te Romain Bardet ve J-C. Péraud dışında ilk ona girecek kimse yok gibi. Küçük Prens Thibaut Pinot hiç sevmediği yokuşu Pl. des B.F.'yi 2012'den çok daha iyi çıktı. Ama her an bir etapta geri düşüp 3-4 dk. kaybedecekmiş gibi duruyor. Keza Tejay (3'56") ve Van den Broeck da (4'18") "vulnérable" durumdalar (artık açıp bakın, yok bunun Türkçesi). Ayrıca etap için ataklar da başlayacak ve daha çok kaçış göreceğiz. 

Nibali'nin arkasındaki 13 yarışçı üç dakikanın içinde sıralanıyorlar. Bu da, muhteşem bir podyum mücadelesinin bizi beklediğini gösteriyor. Güzelliği en parlak yıldızda veya en yüksek ağaçta aramayın lütfen. Aşağılarda da nefesimizi kesecek şeyler var. Üstelik, mazallah Nibali de yarış dışı kalırsa süper bir yarışa geri döneriz. Ve o zaman Bardet'ye kazandırabilirler işte...

İyi seyirler!!


14 Ağustos 2013 Çarşamba

Kazananlar...Kaybedenler... Fransa Turu 2013




 Ne tembellik ne tembellik.... Şu yazının 3 hafta önce bitmesi gerekiyordu. Aslında çoğu bitmişti ama sıra bazı "kaybedenler"e gelince takıldım. İyiyi, güzeli yazmak daha kolay sanırım. Fransa Turu'nu o kadar yoğun yaşadıktan sonra, bir bezginlik de çöküyor, itiraf etmem gerek. "Her şey oldu bitti işte, ne söylenebilir ki?" kurdu kafaya girince yazı yürümüyor. Neyse, çok geç kaldım ama en azından bir okuyucuya verilmiş sözü tutmam gerekiyordu. 

Bu yazıda Fransa Turu'nun kazanan ve kaybedenlerine bakmaya çalışacağım. Aslında bu yarışı bitirebilmek bile büyük bir başarı olduğundan 169 kişinin hepsini kazananlar tarafına yazmak gerek. Fakat, yarışa belli bir beklentiyle giren, iddiasını yarış öncesi ortaya koyanlar olduğuna göre, onların aldığı sonuçlara göre bir sıralama yapabiliriz sanırım. Elbette tam bir liste olmayacak, süzgeçin üstünde kalanları yazacağım. 

Önce kazananlara bakalım: 




Chris Froome: Fransa Turu fatihinin dedikodusunu daha önce yapmıştım. Ekleyecek fazla şey yok. Froome gerçekten tüm rakiplerinin bir gömlek üstündeydi. Team Sky'ın yarıştaki hata ve zayıflıklarına karşın, kendi gücüyle (R. Porte'un da desteğiyle) tüm atak ve karşı taktiklere direndi. En iyi TT'ci ve yokuşçuydu. Kazanamayacağı bir parkur yok gibi duruyor. Yine de, Sky ve Froome, yarışı seyredenlerin saygısını kazandılar ama sempati kısmından emin değilim. Özellikle takımın hal ve tavırlarından, beni uyuz eden, ukala ve kasıntı titreşimler alıyorum. Froome ise -görünenin arkasına bakıp, kişiliğini daha iyi tanıdıkça- zamanla kalpleri fethedecek gibi duruyor. Halkla ilişkiler konusunda tecrübelenmesi ve bu konuda -Team Sky kanunlarını bypass ederek- bir danışmanla çalışması şart. Önceki yazıda bahsettiğim diğer rezervlerim baki kalmak üzere başını hafifçe okşuyorum... 

Nairo Quintana: Kanımca TDF 2013'ün en büyük "keşfi" Quintana oldu. İşi bilenler 2012'den beri ondan bahsediyorlardı aslında. Yine de, en güçlü performansını Temmuz ayında göstererek yeni bir yıldız oldu. Kolombiyalılar, 1980'lerde de Fransa Turu'nda esip gürlemişlerdi ama bu defa resmen yağdı. 23 yaşında, hem GK ikinciliği, hem Benekli Mayo, hem de Beyaz Mayo kazanmak az buz iş değil. Quintana, yol bisikletinin klasik öyküsüne sahip. Fakir bir ailenin, okula gitmek için bisikletiyle dağlar aşmak zorunda kalan kavruk evladı (İsmail Burak Bal'ın yazısını hatırlayalım). Böyle bir sürü hikaye var aslında duymadığımız. Nairo'nun şansı, potansiyelini gören ve itekleyen babası, bisiklet kültürü zengin bir ülkenin evladı olması, fırsatları kullanacak zeka ve iradeyi göstermesiydi. Aslında TdF'a, Valverde'nin baş domsetiği olarak geldi ama liderinin yaşadığı sorunlardan sonra önü açıldı ve potansiyelini gösterdi. Artık yapması gereken daha çok çalışmak, daha iyi bir TT'ci olmak, İngilizce öğrenmek ve 2-3 yıl sabretmek. Bu duygularla,  Nairo'nun yanaklarını şefkatle sıkıp sıkıp bırakıyorum. 




Peter Sagan: İki yılda iki Yeşil Mayo... Adam bana bile satın aldırdı sonunda fıstık yeşili formayı. Hem sprinter, hem yokuş çıkabiliyor. Öküz gibi güçlü ve fırlama. O da 90'lar kuşağının en iyilerinden olacak. Özellikle Bahar Klasikleri için taktiksel anlamda daha gelişmesi gerekse bile Fransa Turu puan klasmanını uzun yıllar kimseye bırakmayacak gibi duruyor. Tarihe çok büyük bir bisikletçi olarak geçeceği kesin. Fırlamalığını karizmayla tamamlarsa reklamcıların da bir numaralı yıldızı olacak. Onu "Aferin lan Peter!" diyerek ensesine şaplakla ödüllendiriyorum. 

Joaquim Rodriguez: Purito yine kazanamadı ama son üç Büyük Tur'un podyumunda yer almayı başardı. Katusha'ya geçtiğinden beri aldığı paranın karşılığını veriyor. Bu Tour'da da, özellikle son hafta, en kuvvetli kalan 3 kişiden biriydi (Chris, Nairo). ITT'lerde eskiye göre daha az zaman kaybederek, yokuşlarda inat ve güçle karşı koyarak yarışın son gününde de Contador'u geçmeyi başararak Şanzelize'de kürsüye çıktı. Bundan sonra Vuelta'da koşacak. Dinlenmiş ve tekrar forma girmiş bir Rodriguez Kırmızı Mayo adayı olur. Bunu söylediğime inanamayarak elini sıkıyor ve sırtına dostça vuruyorum. 

Marcel Kittel: Geçen sene, ishalden dolayı yol kenarlarını batıra batıra yarıştan çekilen biri için 2013 Fransa Turu'ndan daha iyi bir geri dönüş olamazdı. Kittel sadece 4 etap kazanmadı, Sarı ve Yeşil Mayo'yu da giydi. Ayrıca sevimliliği, nezaketi, anti-doping söylemindeki tavrıyla da yol bisikletinin Almanya'da tekrar yükselişini sağlayacak gibi duruyor. Saçlar bir felaket ama gençliğine vermek gerek. Madem çok Türk arkadaşı var, alışkındır. Seni yanaklarından öpüyorum Marsel! 


Saçlara gel!!!


Roman Kreuziger: Kimileri lider doğar, kimileri liderliğe yükselir. Bazıları da gençken gösterdikleri o parlak ışığı zamanla kaybederler. Kreuziger kendi kuşağının en iyi genç etap yarışçılarından biriydi. 2004'de Gençler Dünya Şampiyonu olmuştu. 2008 ve 2009'da iki önemli tur kazandığında daha 23 yaşındaydı. Ancak Liquigas'da geçen 4 yıl bu iki zafer dışında ona fazla başarı getirmedi. Her zaman iyiydi ama "büyük" olmasını sağlayacak o küçücük kuvantum sıçramasını hiç yapamadı. 2011'de Astana'yla bir Giro Beyaz Mayo başarısı var ama Kazak takımı potansiyelli gençleri heder etmesiyle bilinen bir mecra. Hayal kırıklıklarıyla dolu 2 yıldan sonra "lider" olmaktan vazgeçti ve Contador'un baş domestiği olmayı seçti. Belki liderlik rolünün psikolojik baskısını kaldıramadı, belki antrenman programı yanlıştı. Bir adım geri atarak Contador'un kurmayı olmayı seçince şansı da döndü. Bir başdomestik için harika bir sezon geçiriyor. Amstel Gold gibi bir klasiği son derece akıllıca kazandı, İsviçre Turu'nda 3. oldu. Bence, Fransa Turu'nda, Contador'a defalarca yardım etmek için kendini helak etmese, yarışı beşinci sıra yerine Rodriguez'in önünde bitirebilirdi. Ama "yokuş domestikleri"nin kaderi bu. Çek sporcu bu görevi harika yaptı. Kreuziger eğer 30 yaşına doğru bir performans sıçraması yapıp "Paşa" olmazsa kurmay albaylıktan emekli olur, arada iyi de para kazanır. Militarist olmadığım için kendisine asker selamı vermiyorum, bir Budweiser Budvar ısmarlayıp elini sıkmakla yetiniyorum. 

Kreuziger ve Contador

Rui Costa & Movistar: Tam adı Rui Alberto Faria da Costa. 23 yaşında masmavi gözlü bir Portekizli. Costa da ne zamandır radarın altında uçanlardan. 2011'de Fransa Turu'nda da bir etap kazanmıştı. Son iki yıldır Tour de Suisse'in de GK şampiyonu. Bu sene Valvede ve Quintana'yla beraber TdF2013'e geldiğinde beklentiler, genel klasmandan çok etap peşinde koşacağı yönündeydi. Ancak Valverde'nin jantını kırdığı o meş'um 13. Etap'ta liderini bekleyip 10 dakika kaybetmeseydi klasmanda daha iddialı bir yere gelebilirdi diyenler de var. Ama işte bu noktada katman katman bisiklet sporu bir başka "yin ile yang" ikilemi daha sunuyor bize. Eğer klasmanda iddialı olsaydı iki harika etap kazanmasına izin verilmezdi (16. & 19. Etap). 


Rui Costa Movistar'da ikinci keman olmaya devam edecek mi?

Movistar takımı da Valverde'nin şanssızlığına fazla üzülmedi açıkçası. Giro'da 4 etap kazanmışlardı. Fransa'da da Rui Costa ve Nairo Quintana ile 3 etap zaferi, 2 mayo ve Genel Klasman ikinciliğini kazandılar. Takımın genlerinde bu var aslında. Banesto <=> Indurain desek sanırım yeterli olur. Caisse d'Epargne zamanında da siyah-kırmızı mayolarıyla az zafer kazanmadılar. 2008'den beri takımın başındaki Eusebio Unzué'nin önümüzde bir amacı daha olacak. Valverde'nin son döneminden bir Vuelta, Rui Costa'dan hem klasikçi hem genel klasmancı, Quintana'dan da bir Fransa turu şampiyonu çıkarmak... Rui Costa'yı tutabilirse elbette.

Orica GreenEdge: Yarışın daha ilk haftasında iki etap zaferi kazanan, 2 ayrı sporcusu dört gün boyunca Sarı Mayo'yu taşıyan kangurular yarışın bir başka kazananı oldu. İlk etaptaki otobüs faciası ve yarışın geri kalan bölümlerinde ortalarda gözükmemeleri methiyenin düzeyini daha da artırmama imkan vermiyor. Takım hala bir GK sporcusuna sahip değil, bu eksiklik hissediliyor. Simon Gerrans'ın, Calvi'de Sagan'ı sprintte geçmesi ne kadar iyi, güçlü ve "multi-disipliner" bir yarışçı olduğunu gösteriyor. Milano-Sanremo'da yeteneğini görmüştük zaten. Takımın şimdilik en büyük sıkıntısı ise sprinter Matthew Goss'un sessiz olması. Tüm takıma parmak arası terlik hediye ederek sıcakkanlılıklarına gönderme yapıyorum. 


Happy Aussies!!!



Mansiyonlar... Genelde resim ve öykü yarışmalarında "mansiyon kazananlar" olarak geçen "mansiyon", Fransızca'daki "mention honorable" lafından dilimize geçmiş. Aslen "[Adı] şerefle anılanlar" anlamına gelir ki bu daha güzel duruyor. Önce Richie Porte'u yazmak gerekir elbette. Çoğu yokuş etabında Froome'u tek başına çekti. İki etapta zaafiyet gösterdi ama L'Alpe d'Huez'de takım arabasına gidip, aldığı enerji jelleriyle liderini beslemesi bence Froome'a yarışı kazandırdı... 32 yaşındaki Cristophe Riblon yarışın en güzel, en mitik yokuşunu kazanırken son derece akıllı bir atak yaptı. Riblon -Polonya Turu'ndaki performansını da göz önüne alarak- yokuş etaplarında girdiği kaçış gruplarının korkulan ismi oldu artık. Sarı Mavic ayakkabılarından tanımaya gerek kalmadı artık, tüm seyredenler geniş omuzlu, kirli sakallı Riblon'u hemen ayırt ediyorlar... Jan Bakelants da RSLT'nin ışığı oldu. Ajaccio etabındaki zeki ve riskli kaçışı ona etap zaferi ve Sarı Mayo getirirken, yarış boyunca hep aktifti. Seneye Klasikler'de ona daha çok dikkat etmek gerekir... Matteo Trentin (OPQS) ve Dan Martin de (Garmin Sharp) kazandıkları etaplarla yarışa tat kattılar. Son bir mansiyon daha var ama o en aşağıda... 


Cristophe Riblon L'Alpe d'Huez'de kazandı ama Fransızlar'ın şerefini kurtaramadı


"Tamam hadi!! Kaybedenlere geçelim artık..." sesleri duyuyorum. İnsanoğlu böyle işte... Başarı yerine başarısızlığın hikayesini dinlemeyi tercih eder, kendine ait olmadığı sürece. Unutmayın ki, aşağıdaki isimler dünyanın en zor yarışını bitirmeyi becermiş süpermenlerdir. Herhangi bir Türk'ün Fransa Turu'nu, değil bitirmek, katılmayı bile daha başaramadığını hatırlatmak isterim. Ona göre okuyun, insaflı olun ;-)) 

Alberto Contador: Yarışın en büyük kaybedeni elbette. İkisi geri alınmış da olsa 7 Büyük Tur kazanmış bir sporcunun bu derece "ortalama" bir Fransa Turu geçirmesi herkesi şaşırttı. Contador'un, yokuşlarda alıştığımız hızlanışını hiç  göremedik. Hatta Mont Ventoux'da Froome'a sadece 30 metre dayanabildi. Dağlarda farkını koyamayan El Pistolero, ITT'lerde de eski formunda değildi (bu arada "Silahşör" lakabı ortadan yok oldu farkındaysanız, ama arka arkaya "Contador" yazmak istemeyen muharrir tabancanın ipine sarılmaya devam ediyor). Alberto, antrenörleri ve Riis, şapkayı önlerine koyup iflas eden paradigmayı nasıl değiştirecekleri düşünmek zorundalar. Şimdiki kadarki çalışma yöntemleriyle Froome'u geçmeleri mümkün değil. Yeni antrenman metotları mı geliştirirler, farklı performans artırıcı önlemleri mi uygulamaya alırlar bilemem (valla doping ironisi yapmıyorum). 

Aslında Alberto hala yarışlara büyük heyecan katmaya devam ediyor. 13. Etap'ta Froome'u tuzağa düşürmesi, Col de Sarenne inişinde atak yapması, yarışı ne kadar istediğini gösteren işaretlerdi. Ama yokuş yukarı değil de yokuş aşağı atak yapmaya başlamışsa sorun büyük demektir! Movistar'ın, Froome'u hedef almak yerine, Contador'u geçmeyi düşünerek Saxo ile ittifaktan kaçması da İspanyol sporcunun iyi bir derece almasını engelledi. Son olarak, "Büyük Turlar'ın son haftalarında daha formda olurum" diyen Alberto'ya biraz dudak kıvırmak gerek. Yarışın son yokuşu Semnoz'da Quintana ve Rodriguez onu perişan ettiler. Bunu da düşünmesini tavsiye ederek onun elini okşuyor ve soran bakışlarla bakıyorum... 




Alejandro Valverde: Aslında Valverde kariyerinin en iyi TdF'ını koştu demek hata olmaz. Ama bir bahtsızlığı var bu yarış özelinde. Mutlaka ve mutlaka başına bir şeyler geliyor. Bu defa da son derece anlamsız bir etapta jantını kırıp 9:54 kaybetti. Valverde, yaşı ve yeteneği itibarıyla artık Fransa Turu genel klasmanını kovalamayı bıraksa iyi olur. Yokuşlu klasikler, belki Vuelta ona daha uygun gibi gözüküyor. Zaten Vuelta 2013'e katılacak ama formunu tekrar kazanabilecek mi emin değilim. Purito'yla beraber yanyana çıkarlar yokuşları. Bir zamanlar çok sevdiğim bir yarışçıydı. Sonra o da doping batağına daldı, 2 yıl ceza aldı. Ama hiç özür dilemedi, suçlu olduğunu hep reddetti. İnanıyor muyuz? Nayır! O yüzden biraz buruğum kendisine. Zaten Ajaccio'da da suratıma bakmadı imza verirken. "Sana karşı eski hislerim yok artık Alejandro!!" Bu duygularla, ona bir tüp enerji jeli verip arkamı dönüyor ve uzaklaşıyorum. Anlayana...

La République Française: TdF'12'yi beş etap zaferi, Benekli Mayo ve ilk 10'da bir sporcuyla başı dik bitiren Fransızlar bu sene tek kelimeyle döküldüler. Ergenliği Fransız hocaların elinde heba olmuş biri olarak umurumda bile değil, beter olsunlar elbette, ama şaşırdığımı itiraf edeyim. Cristophe Riblon hariç hiçbirinden ciddi bir ışık göremedik. Sojasun, FdJeux ve Europcar yok hükmündeydiler. Teselli olarak söylenebilecek şey, gençler klasmanının ilk on sırasında 4 Fransız'ın oluşu ama en iyisi Quintana'nın 22 dakika gerisinde... Pierre Rolland'ın genel klasman hedefi balonmuş, kandırıldık. İki zamana karşı etapta toplam 11 dakika fark yiyen adam "Classement Genéral de Mon Cul"de yer bulabilir ancak. Thomas Voeckler ise bu sene "kontenjan senatörü" olarak yarıştı. Bol şov, sıfır netice. Ne bir atak, ne bir "panache", hiçbir şey görmedik. 


Thibaut Pinot, geride kalmış, ümitsiz


Tabii Europcar'ın durumu, FdJeux ve Thibaut Pinot'nun spektaküler çöküşü karşısında geri planda kaldı. Pinot geçen sene güzel bir etap kazanıp yarışı ilk 10'da bitirince Rolland ile beraber "Yeni Fransız umudu" olarak lanse edilmişti. Fransız basını her sene birini gazlıyor böyle. 2014'de yemem artık. Neyse... Pinot meğerse yokuş inemiyormuş, onu öğrendik. Tam olarak böyle değil aslında. Öğrendiğimiz "kırılgan" bir mental yapısı oldu. "Bazıları örümcek veya yılandan korkar, ben süratten korkuyorum, bu bir fobi" diye demeç verdi, aklım almadı. E geçen sene her yerden indin monşer? Gençken geçirdiği bir kazadan dolayı inişlerde hep gergin olduğunu söylüyor. Kafamızdaki şeytanlar bir zayıf anımızı kollar zaten. Pinot, Col de Pailheres inişinde mental olarak bloke olduğunu ve inemediğini söyledi. Gerisi de çorap söküğü gibi geldi. Bu psikolojik sorundan acilen kurtulması gerek. Yokuş çıkamazsan da bisikletçi olursun ama inemezsen?? Kendisine benim psikoloğun telefon numarasını verirken "Seneye halledersin, hiçbir şey için geç değil" diyorum... 

Cadel, Tejay ve BMC: BMC ve liderleri Tour'da öyle patladılar ki, toz bulutunda Andy Schleck'in 20.'liği bile dikkati çekmedi. Evans'ın, bu yaşında, Giro'yu da koştuktan sonra Fransa Turu'nda çok rekabetçi olması mucize olurdu, olmadı. Ama geçen senenin beşincisi VanGarderen'e ne olduğu büyük muamma. Mayıs ayında Kaliforniya Turu'nu kazanan Tejay'in, daha Pireneler'de liderin yarım saat gerisine düşmesi bana gizli bir virüsü düşündürdü ama daha bir açıklama yapılmış değil. Philippe Gilbert de kendinden beklenenleri gösteremedi. 


Evans bulanıktı ama asıl Tejay şaşırttı...

BMC, bu haliyle, birkaç yıl öncesinin Manchester City'si yada bu senenin Monaco'su gibi, çok para harcayıp fazla bir başarı elde edemeyen futbol takımlarına benziyor. Andy Rihs parasını istediği gibi saçabilir elbette, benim tavsiyeme ihtiyacı yok. Lakin takımda bir hedef eksikliği olduğu gözüküyor. John Lelangue'ın kovulmasına şaşırmamak gerek. Önemli olan yerine kimin geleceği ve BMC'nin nasıl bir takımla yoluna devam edeceği. Andy Rihs'ın elinden purosunu alıp küllükte sertçe söndürürken "Herr Rihs, was machen Sie allahaşkına?"diye kestirip atıyorum.  


Son mansiyonu sayın eşime ve kendime veriyorum. Kasım'da planladık, Temmuz'da gerçekleştirdik. Türk gibi başladık, İngiliz gibi bitirdik yeminlen. Programımız hiç aksamadı. Bütün etapları seyrettik. Karga sekmez, keçi geçmez virajlı yollardan, gece yarısı kafalar binbeşyüz (abart!) dönmeyi becerdik. Her akşam muntazaman içki içtik ama otele dönüp blogumuzu da yazdık. Fransız navigasyon aletine rağmen bir kere bile kaybolmadık. Akreditasyon kartlarını alamadığımızda kavga etmedik (program aksadı evet ama olur o kadar), güzel restoranlarda yemekler yedik. Yalnızca, son sabah, kiralık arabayı bırakacak park girişini bulamadık. Bizim gibi havaalanı parkını dolanıp duran bir salak daha vardı. Baktık ki adam İngiliz, sevindik. Standartı tutturmuşuz...   


12 Ağustos 2013 Pazartesi

Rakiple İşbirliği

(11 Ağustos 2013 tarihli Evrensel Gazetesi Pazar Eki'nde bir bisiklet dosyası vardı. İçinde güzel yazılar vardı. Aşağıda benim yazım bulunuyor.)




Bisiklet denince, matruşka bebekleri gibi, açıldıkça içinden farklı şeyler çıkan, işe yarayan bir “araç” olmanın çok ötesinde, bir kavramlar kümesi aklıma geliyor. Silsilenin en başında karne hediyesi olarak başlayan bisiklet, diğer uçta çevresel bilincin sembolüne dönüşür. Bu iki uç arasındaysa,  spor olarak yapıldığında, insana dair her türlü güzellik ve çirkinliği bir arada barındıran, oturup tefekküre dalınca, yaşama dair –kimisi uçuk kaçık- çıkarsamalara bile varmayı sağlayan bir değerler zinciri bulunur. İki tekerlek, bir sele, gidon ve bir çekiş sistemiyle bu kadar geniş bir tayfa ulaşmak başka araçlar için pek mümkün değildir. Reklamcıların her tür çabasına rağmen, buzdolabı tek bir işe yarar. Çamaşır makinesinin dönen tamburuna bakarak felsefi açılımlara varmak için bayağı bir promil gerekir. Otomobil bile, “bir yaşam biçimi” diye pompalanan 888 değişik modele karşın, sonuçta insanı bir yerden bir yere götürür, o kadar. 

Çeşitlilik konusunda bisikletle yarışan tek araç “sanat eseri”dir. Sadece bir kitap/resim/müzik/heykel insana asıl amacından farklı şeyler hissettirir, başka mahallere, farklı ruh hallerine götürür. Ama sanat eserinin yaratıcısı bir başkasıdır. Elbette bisikleti de yapan biri vardır ama “bisiklete binme hali”nin tek sorumlusu insanın kendisidir. 

Bisiklet de bir sanat eseri olarak görülebilir


Bisikletin bu kadar katmanlı hale gelmesindeki en önemli neden, insan gücüyle çalışmasıdır. Yürüme hızının çok daha üstüne bisikletle çıkarken zaman ve mekan algısı değişir. Saatte 40 kilometre hızla yokuştan inerken, manzara, rüzgar ve sesler alışılanın çok dışındadır. Arabayla bir dakikada çıkılan herhangi bir yokuş, bisiklet üstünde, kendi ağırlığını oflaya poflaya yukarı taşırken, farklı bir şeye dönüşür. O yokuş bazen ulaşılması gereken bir amaç, bazen savaşılan bir düşman, formsuz bir günde ise lanetli bir şeytan olur.
İşin güzel tarafı, bu farklı duygulara ulaşmak için bisiklete binmek de gerekmez. Televizyonu açıp bir bisiklet yarışının karşısına geçince de –biraz empati yardımıyla- değişik boyutlara gidip gelmek mümkündür. Konuya “Yahu saatlerce pedal çeviren adamları seyretmekten ne zevk alıyorsun?” diye giren çok insan, çekimlerin güzelliğini gördükten, yarışın inceliklerini öğrendikten sonra, yaz sıcağında TV başında 3 hafta Fransa Turu’nu seyreden yarı asosyal birine dönüşebilir. 

Bisiklet yarışının incelikleri dedik ama aslında tüm yol bisikleti yarışlarında ilk ve en önemli şey, hayatın da en önemli parçasıdır: Hava. Daha doğrusu bisiklet sporunda buna “hava direnci” diyoruz. Tüm yarış taktiklerinin temelinde hava direncini yenmek, bunu da en az yorularak yapmak vardır. Sporcular kuşları taklit edercesine grup halinde giderler. Büyük bir grubun ortasında giden yarışçı, tek başına harcayacağından daha az enerji tüketir (%40’a kadar). Böyle bir avantaj söz konusu olunca, haliyle tüm yarışçılar bunu kullanmak ister. İşte zurnanın zırt dediği, bisikletin diğer sporlardan ayrıldığı yer de burasıdır: Bisikletçi rakiple işbirliği yapar.  


Televizyonda görürsünüz. Farklı takımlardan 5-10 bisikletçi küçük bir grup olarak önde yol alırlar. Grubun önündeki kişi sürekli değişir. Öndeki sporcu bir süre rüzgarı göğüsledikten sonra (ya da usulünce söylemek gerekirse “grubu çektikten” sonra), biraz nefeslenmek üzere arkaya geçer, yerini bir rakibi alır. Biraz sonra, o da kayarak arkaya geçip sırayı bir diğerine bırakır (bunun da tabiri “yatmaktır”). Bu küçük grup belki de yarış sonunda zafer için kıyasıya bir mücadeleye girecektir ama, önceki 100 küsur kilometre boyunca birbirine yardım eder, gerekirse su ve yiyecek paylaşır. Tüm sporlar içinde, insanı bisiklet sporuna aşık edecek ilk şey işte bu ikilemdir. Bu imeceyi izlerken, sporu bırakıp, insanlık, dayanışma, işbirliği, ortak bir amaç için fedakarlık gibi, bisiklet dışındaki bir çok kavram da billurlaşmaya başlar. Zaten bunlar olmasa, saatlerce pedal çeviren adamları seyretmekten ne zevk alınır ki?  

Dopingin son otuz yıldır çok kirlettiği bu spor, yine de başka güzellikleriyle o kiri pası biraz kapatıyor bence. Mesela pelotonun saygı gören bir yarışçısının kasabasından geçen bir etapta, o sporcunun öne atak yapıp ailesi ve dostlarını selamlamasına, kasabalı tarafından alkışlanmasına izin verilir. Bu çok zarif bir jesttir (elbette atak yapan sporcu tekrar gruba döner, bir kez ihanet ederse de bu unutulmaz, bütün kariyeri boyunca bu leke peşini bırakmaz). Ya da bir başka örnek: tuvalet molasında ve beslenme noktasında atak yapılmaz. Bu da zaman içinde, grubun ortak çıkarı için gelişmiş ve çok nadir ihlal edilen bir başka kuraldır (ve yazılı bir kaide değildir). Çünkü bir kez bu kural işlemez hale gelirse, kimsenin yarış içinde huzurla iki lokma atacağı yada mesanesini boşaltacağı bir fırsat doğmayacak demektir. Yılda 80-90 gün yarışan insanlar için, takdir etmek gerekir ki, bu büyük bir sıkıntıdır. 

  
Elbette her şey bu kadar romantik ve erdemli değil. Dünyanın en ağır sporlarından biri olduğu kabul edilen bisiklet, dopingle iç içe geçmiş durumda. Sporcular her şeyi bilmelerine karşın, “Omerta”ya uyup on yıllarca susmuş, suça ortak olmuşlardır. Geçmiş büyük şampiyonların hemen hepsinin sahtekar ve yalancı olduklarının ortaya çıktığı bir spordan bahsediyoruz. Ama şampiyon olmak için değil, o yarışı son sırada da olsa bitirebilmek için doping yapanlar olduğunu bilince, belki öfke biraz yumuşar. Ama belki de yumuşamaz, hayata nasıl yaklaştığımızla çok ilgilidir bu. Böylesi ikircikli konuları, sabahın erken bir saatinde, ağaçlıklı sessiz bir yolda, bisiklet üstünde düşünmek çok güzel olur. 

(...)




4 Temmuz 2013 Perşembe

Korsika Notları 3. Bölüm: Ajaccio-Calvi (The End)




 Sylvain Chavanel

Ajaccio finişinden sonra şehre inip mutad bar zıplamasını yaptıktan sonra, otelin yanındaki –aynı zamanda TDF sponsoru da olan- Courtepaille restoranına daldık. Arkamızda Katusha ekibi yemek yiyordu (sporcular yoktu). Yorgunluktan ölmüş durumda hesabı ödeyip çıkarken bir başka salonda da Cannondale takımının yemek yediğini gördük. Ben Deniz’e, o da bana baktı ve vazgeçtik. Deniz Sagan’ı görmediği için yanlarına gitmediğini söyledi ama, sanırım, benim gibi hem utandı, hem de o kadar ağır bir efor harcamış çocukları bir de resim/imza kaprisiyle yormak istemedi. Odamıza çıktık, yastığı zor bulduk. 


Contador (#91) ve takım imzaya gidiyor

1 Temmuz Pazartesi sabahı yataktan zor kalkabildik. İkişer Advil ve bol kahveyle ancak kendimize geldik. 10:30 gibi yola çıktığımızda Cannondale otobüsü çoktan gitmişti bile. Arabayı park ettikten sonra akreditasyon kartlarının bize sağladığı avantajla vurduk kendimizi Village’a. Sabah 11:00’de ikram edilen roze şarap, büyük olasılıkla domuzdan salam ve ekmekle kahvaltımızı yaptık. 10 dakika içinde günahın dibine vurmuştuk. İleride bir kalabalık görünce hanımı çeke çeke oraya götürdüm ki ne görelim? Bernard Hinault ve Bertrand Thevenet bir etkinlik bitirmişler ayrılıyorlar. Allah de! 

“Mösyö Hino, karımla bir resminizi alabilir miyim?”
“Vıy biyen sür!”


DG ve Bernard Hinault


“Vıy” diyen ağzını yirim senin!! Deniz’in resmini çektikten sonra B.Thevenet’ye sokulup ona da aynı soruyu sordum. Mösyö Thevenet ve Mösyö Günsal yan yana. KLİK! Çocuk gibi mutluydum. Ünlülerle resim çektirenleri burnu büyük bir edayla eleştirdiğim zamanlar için pişmanım. Bilememişim. Sonsuz zaman yolculuğunda, küçücük bir 20 gün sonunda Fransa Turu’nu kazanmış, 5 saniye içinde seni ve o KLİK’i unutacak bir adamın yanında fotoğraf çektirmek aslında gerçekten umurumda değil. Oturur bütün gece içersin, ya da beraber tekneyle okyanusu geçersin de ortak bir bağın olur, anlarım. Sanırım beni asıl duygulandıran, büyük bir başarının sahibine dokunacak kadar yaklaşmış olmak değildi. Aslında, Thevenet’nin vücudunda bir yerde hala duran o zafere yakın olmaktı önemli olan. O anı dijitalize etmek istiyordum. Biraz sonra Richie Porte’la resim çektirirken de, günümüzün en iyi performans sporcularından birinden ziyade, Paris-Nice zaferi, Col d’Eze ITT’si, yağmur, ter ve acıyla resim çektirmiş olacaktım. 


Bertrand Thévenet ve SG

Şarap ve domuzu affettirmek için “Boutique Officielle du Tour” dan torun torba ve dostlara hediyeler aldıktan sonra, sporcuları görmek için Village’dan ayrıldık (rengi değiştiğinden beri göz koyduğum Yeşil Mayo da çantanın dibinde yerini aldı). Takım otobüslerinin park ettiği, “halk”a kapalı “vatandaş”a açık bölgede Deniz’le dolaşmaya başladık. Yıllar içinde oluşturduğumuz konvansiyona göre birbirimizden ayrılıp gezmemiz gerek. İkimizin de öncelikleri farklı. Amstel Gold’da o 35 dakika RSNT otobüsünün kapısında Cancellara’yı beklemiş, ben ise imza törenini tercih etmiştim. Bu defa ise, ikimiz de önce Cannondale otobüsünü hedef aldık. Ortada sadece SuperSix EVO’lar vardı. Hiçbir kadına bu derece vahşi bir arzuyla bakmamışımdır. “Bike porn” falan diyorlar ya, halt etmişler. “Bike Porn”, SuperSix İmparatorluğu yanında, sınırlı sorumlu bir kooperatif gibi kalıyor. Şehvet, imrenme, ihtiras, yetersizlik arası tuhaf bir duygu halindeydim. Kadroyu, gidonu, aynakolu, jant ve frenleri gözlerimle önce yavaş, sonra sertçe okşuyorum. Yetmiyor ama yapacak bir şey yok… 


SuperSix EVO'nun klasik tarzdaki arka bölümü (#17:Moreno Moser)


OricaGE otobüsü önünde ısınan Stuart O’Grady ve arkadaşlarını seyrettikten sonra Team Sky tarafına geçtik. Pinarello Dogma’lar dizilmiş. Tam o anda Chris Froome otobüsten indi. Deniz direk resim çektirmek için hamle yaptı, Chris son derece nazik, reddetmedi. Eğer bu resmi mahvedersem evliliğimin büyük bir yara alacağını bildiğimden çok gergindim. Kadrajın sağı, solu, üstü ve altını iyice kontrol edip bastım düğmeye. Chris gözlerini kapatmış ama valla benim suçum değil. “Bir de benle çektirsene abi” demeye utandım maalesef. Ama hemen arkadan Richie Porte gelince geçiverdim yanına. Bisikletçilerin, hastalık korkusuyla kimseye dokunmamaya çalıştıklarını bildiğimden gayrı samimi bir poz oldu ama sorun değil. 



Ve ardından resmi geçit başladı kardeşim!! İmza vermeye giden her bisikletçi 10 cm yakınımdan geçtikçe kaç poz resim çektim bilmiyorum. Valverde, Contador, Greipel, Kittel... Kafamı sağdan sola çevirirken Cadel Evans’ı kaçırdım düşünün! Philippe Gilbert ve Bakelants’ın beraber güldükleri öyle bir poz yakaladım ki, karım yolculuğun en iyi resmi seçti (aktarma kablosu evde kaldı!). Dan Martin, Chavanel (anca arkadan yetiştim), Thibaut Pinot, Jerome Pineau, Zı Jensie, Cavendish…. Jeremy  Roy öyle sıkışık bir yerde yanımda kaldı ki eğilsem yanağına bi öpücük konduracağım, öyle severim iti. Ama makinayı yetiştiremedim, geçti gitti güneş kremi kokuları içinde...


A.Valverde


C.VandeVelde ve R.Hesjedal
Saat yaklaştıkça biz de start noktasına doğru ilerledik. Deniz, bir arada bekleyen sporcu grubuna yöneldi, ben arkada kaldım. Power Bar standının yanındaki koltuklarda oturan İspanyol tayfasının orada pozisyon aldım. Valverde, Purito, Moreno ve iki Euskaltelli muhabbetteydiler. Bariyerin arkasında bir teyze yırtına yırtına Valverde’den imza istiyordu, ama bizimki duymazdan geliyordu. Kalemi ve şapkayı alıp götürdüm, imzayı çaktı. “Grasias Alehandro!” (artık ilk adlarımızla hitap ediyoruz, o derece!). Keza bir başkası da Purito’dan imza istedi, “Purito, oğlum, kırma delikanlıyı!” diye ikna ettim. Sporculara habire “Good luck”, “bon şans” falan diyordum. Hepsi teşekkür ettiler ama, bana bakmadan, kim olduğumu görmeden. Yarı robotik bir durumdaydılar. Bir yandan bunları yaşarken, bir yandan da uzaktan kendimi seyrediyordum. “Valverde’ye şapka imzalattım”, “Burada ne işim var?”, “Lan ne şanslısın Sarper” “İnsan şansını kendi yaratır!” Hehehe yok deve! Ölene kadar mutlulukla, gülümseyerek, sevgiyle hatırlayacağım bir 30 dakika geçirdim Ajaccio’nun Miot Meydanı’nda.  



AC/DC’nin şarkılarıyla pelotonu yolcu ettikten sonra arabamıza binip Calvi’ye yola koyulduk. Ama trafik kalabalık olduğundan şehirden ancak bir saatte çıkabildik. Yol 30 km kadar normal gittikten sonra dağlara çıkmaya başladı. Yaklaşık 70 km boyunca sert virajlar ve dik yokuşlardan geçtik. Peloton, bir gün önce aynı yolu ters yönde geçmişti. Bisikletle çıkılması imkansız gözüken yokuşlar ve inanılmaz tehlikeli inişlerden sonra Corte’de yol normalleşti ve finişten yarım saat önce Calvi’ye vardık. Yine de 180 km’yi ancak 3 saatte alabilmiştik. Akşam aynı yolu karanlıkta döneceğim için hafif endişelendim, gerçekten çok zor bir yoldu. 


...Ve gidiyorlar


Calvi’de Ajaccio’daki kadar şanslı değildik. Finişin 50 mt ilerisinde ve kötü bir noktada yer bulabildik. Deniz aslında çok güzel bir açı yakalamıştı ama France TV kamerası gelince oradan kovuldu ve çok bozuldu. 

Açıkçası sprint finişi hiç görmedim. Sagan’ın kazanmadığını da 2 saat sonra öğrendim. Yarışı TV başında değil yerinde izleyince bu tip salaklıklar oluyor bazen. Benim görüş açımdan bakınca, sprint sonunda Sagan ve bir OricaGE sporcusu yanımdan ok gibi geçtiler. Slovenyalılar da çok tezahürat yapınca Sagan kazandı sandım. Daniel Mangeas arkada yırtınıyordu ama onu dinlemeyi bırakmıştım. Deniz ise Sagan’a doğrultmuş kamerayı, Gerrans’ı görmemiş bile. Saatler sonra resimlere bakarken “Simon Gerrans niye podyuma çıktı yaw?” diye kıllandık, sonra twitter’dan teyit ettik ki etabı Gerrans almış. Yuh olsun bize!! 


Bu resme göre kazanan kesin Sagan!!


Finiş sonrası Thomas Voeckler tam önümde durdu. Uzun uzun arkada bir yerlere baktı, bir şeyler söyledi ve gitti. 5 dakika sonra onu yine gördüm ve etrafta söylenenlere artık katılıyorum: Voeckler hiç sempatik biri değil. Etraf onun adını haykıranlarla dolu olmasına karşın kimseyle göz göze gelmiyor, resim çektirmiyor ve ukala bir hava içinde. Biz onu yarışta ve TV’den seyredelim daha iyi. 


Jan Bakelants Ajaccio start öncesi tebrikleri kabul ediyor

Deniz seremoniye koştururken ben podyumu yine pas geçip takım otobüslerinin oraya gittim. İlk etapta çok fena düşmüş Tony Martin’in 15 dakika boyunca kuzu gibi röportaj vermesini seyrettim. O yorgunluk ve ağrılara rağmen gıkı çıkmadan her soruya cevap verdi. Etabı oldukça geriden bitiren Mark Cavendish’in içtiği gazozu gördüm, Peter Velits’in kısa röpünü sindire sindire izledim.  Sojasun’dan Alexis Vuillermoz ile komşularının resimlerini çektim, Jonathan Vaughters’ın toz içindeki takım arabasına “WASH ME” yazışını izledim. Vaughters ona olan ilgimi fark etti, uygun bir pozunu beklediğimi anladı. Ne zaman kamerayı gözüme götürsem eşşoğlusu sırtını döndü; doğru dürüst bir pozunu yakalayamadım. 

Yarıştan sonra tüm sporcular Calvi’den uçakla Nice’e geçeceklerinden (finiş havaalanının hemen yanındaydı), hepsi acilen yakındaki bir binaya giderek duş alıp üstlerini değiştirdiler. O arada podyum törenleri de bitmişti, karımla buluşup arabaya yöneldik. Yarış bittikten 10 dakika sonra bariyerler ve diğer ekipman sökülmeye başlıyor. Müthiş bir süratle çalışsan ASO ekibi sanırım 1 saat içinde kurulu tüm cihazların %90’ını söküp yola çıkmaya hazır hale getiriyorlar. Müthiş bir iş bölümü ve çalışma var. Polisler, güvenlikler hepsi son derece dikkatli ama nazik.  Dirlik ve düzenden sorumlu olanlar ise sert ama ısrarcı değil. Deniz’i aynı noktadan kaç kere kovdular, her seferinde geri geldi. Adamların o kadar çok işi var ki, seninle ikinci bir defa ilgilenecek zamanları yok. Karımın da ne kadar inatçı olduğunu bilmiyorlar.

Tour’u bitiren Günsallar turizme yöneldiler. Calvi’ye gidip eski şehri dolaştık, güzel bir Salon de Thé'de yorgunluk attık, limanda bir barda Fransa Turu şerefine cintonik içtik (dönüş yolunu düşünerek ben kola ve kahveyle devam ettim). O arada "1" numaralı kırmızı Skoda’yı gördüm. "Allah Allah, bu Prudhomme'un arabası yahu?" dememe kalmadı, paşa sol arka koltukta oturmuş bir şeyler okurken gördüm. Biraz sonra Corsica & Sardinia Ferries’e ait bir feribot geldi, sanırım Tour'un direktörü o gemiyle yola çıktı. Tüm Tour'u Korsika'da oradan oraya taşıyan "bateau officiel" Mega Smeralda, finişe 20 km uzaktaki Ile Rousse kasabasından gece 23:00’de hareket edecekti. Tour’un patronu Nice’e biraz daha erken varmayı istiyordu belli ki. Yine de sporcuların uçağıyla gitmediğine şaşırdım. 


Calvi kalesinden "Porte de plaisance" veya marina diyelim 

Korsika Notları burada bitiyor. Son yazı biraz geç oldu, kusura bakmayın. Calvi’den oldukça stresli bir gece yolculuğuyla ancak gece yarısı otele döndük, yorgunluktan bitmiştik. Dünü Ajaccio’yu gezerek, bugünü de plajda götü sererek harcadık. Bu yazı da Akdeniz’e karşı bir şezlongda yazıldı. Umarım iyot ve içtiğimiz “mirthe”in kokusunu alırsınız.

Bisiklet sporunu tüm sevenlere, bizimki gibi bir 3 gün geçirmelerini dilerim.  

2 Temmuz 2013 Salı

Dözyem Jur (2) - Öğleden Sonra




Tour de France tescilli adamlar olunca Cennet’in kapıları açıldı. Bedava park imkanı, parkurda arabayla dolaşmak, oraya buraya girip çıkmak dert olmaktan çıkmıştı. Daha Bastia’dan start verilmemişti ama etabın son 10 km’sini arabayla geçip, finişi görmek icin Parata’ya gittik. Fakat son 300mt’de yolu kapatmışlardı. Haliyle biraz bozulduk. Bugüne bugün Tour’un mütemmim cüzü olmuşuz, açın lan yolları!! İnsanoğlu çok acayip. Haline bir şükret di mi? 24 saat önce parya muamelesi görüyordun, şimdi “Neden finişten arabayla geçemiyorum ki?” 


All photos by @denizgunsal haliyle



Tekrar şehre dönüp bedava park ettikten sonra yemek yedik ve finişe bizi götürecek teknedeki yerimizi aldık. 25 dakika sonra bir plajda indik. Etraf cayır cayır yanıyordu. Biz sonradan görme Tour VIP’leri havasında, kartlarımızla her yere gireceğimizi zannederken, gerçek VIP’lere ayrılmış salonların önünde durdurulduk. Kartlarda yazdığına göre sadece Village du Tour ve basın odasına girebilirmişiz. Biraz ayıp oldu tabii… Tamam Cristian Prudhomme’un arabasında gitmeyi beklemiyorum ama bok kadar bir mekanda da tıkılı kalamam. 



Gidiş teknesi



Tekneden #TDF Finiş Kompleksi


Basın mekanı denen yer, resmen tel örgüyle ayrılmış, iki tane LED TV asılı bir tavuk kümesi. Sonradan fark ettim ki zaten her bir bölüm (finiş, finiş arkası, podyum, VIP kulüpler ve teknik bölüm) tel örgülerle ayrılmış, başlarında güleç ama ciddi güvenlik elemanları duruyor. Kartını kontrol etmeden hiçbir yere almıyorlar. Bizim kartlarda “TELEVISION” ve “Eurosport - Attaché de Presse”  yazıyor. Bu nedenle hem TV teknik, hem de basın tarafında gezinebildik. Tavuk kümesleri arasında gezinirken, nasıl oldu bilmiyorum,  son 100mt çizgisi hizasında bir boş yer bulduk. Arkamız gölgelik, karşımız dev ekran. Etraftaki herkeste yeşil bileklikler var ve şampanya servisi falan yapılıyor. Özel bir yerde olduğumuz kesin. Üstelik, şimdiye kadar kovulduğumuz kapılardan anladağımız kadarıyla kesinlikle orada olmamamız gerekiyor. Bizde bilezik yok kart var, bu yüzden ellerimizi cebimizde tutarak ortalığa konuşlandık. Deniz tam iki saat bulunduğu noktadan ayrılmadı. Ben onun kadar sebatkar olmadığımdan arada dolaşıp geliyordum. Fransa Turu’nu (ve bilumum Fransız bisiklet yarışlarını) 40 yıldır halka sunan Daniel Mangeas ve çömezi bangır bangır yarışı anlatmaktaydılar. Daniel’in sesi şimdiden çatlamıştı. 



Bizi buralara almadılar!!! :-((

Daha önceki bir yazımda da anlattım, yarış seyretmek oldukça sıkıcı ve zahmetli bir deneyim. Allahtan dev ekranın karşısındaydık da zaman geçti. Önce 40, sonra 30 km kaldı, ardından 20….15… “Aaa bizim otelin önünden geçtiler” falan derken Sylvain Chavanel’i önde görünce heyecanlandım. Soran birine bu etap için Chava’yı favori göstermiştim. Ama olmadı, genç Belçikalı Jan Bakelants son derece zeki ve cüretli bir atakla yarışı kazandı. 


Günsal familya olay mahallinde


Hemen podyumun önüne koştuk. Girmemiz elbette yasak ama Deniz bariyerin yanında yerini aldı. Ben hem klostrofobik (değil de “kalabalıkta daral gelme sendromu” neyse o) olduğumdan, hem de TV’de bin kez seremoni seyrettiğimden, podyum TIR’ının arkasına yöneldim.  Bakelants daha nefesi düzelmeden röportaja alınmıştı. Ardından Pierre Rolland, Marcel Kittel ve günün en savaşkan sporcusu seçilen Ag2R’lı tıfıl oğlan geldiler. Podyum kızlarından ikisini beğendim, başka bir tanesi poz verdi, Prudhomme ve Pescheux önümden zart zurt geçtiler. Arkamdaki seksen tane tipten yine hafakanlar basınca iyice arkaya gittim. Kartımın sihrini göstererek sonunda “NON-RIGHTS HOLDER TV” yazan kümese kendimi attım. Bu şu demek: Sen bize para bastırıp yayın haklarını alan France Sport ve NBC gibi ayrıcalıklı değilsin. O nedenle seni şu köşeye attım, önüne atacağım 2-3 parça çiğ eti bekle ve havlama (ama o köşeyi de görmek lazımdı, iti bağlasan durmaz, TIR dorsesinin arkasında 10 m2’lik yer). 


Jan Bakelants (RSLT) Sarı Mayo'sunu öperken


Bizim itilmiş kakılmışların mekanında bile olay çıktı. Zaten medyanın, haber almak, görüntü çekmek, iyi açı yakalamak için birbirlerine reva gördüğü muameleyi Gezi Parkı’nda görmedim ben. Yahu siz meslektaşsınız kardeş kardeş oynasanıza evladım? Yok abicim, o onu iter, diğeri omuz koyar geçer (Phil Liggett’in sevgili zevcemi yerlerde sürüklemesine az sonra geleceğim). Bir gerginlik, bir mücadele… Neyse bizim mevzuya geleyim: Yerimi almış sükunet içinde Tour basın sorumlusunun yanımıza getireceği yarışçıyı beklerken, dallamanın biri eliyle beni geri çekip kendi kameramanını önüme geçirmeye kalkıştı. ”Çek elini yüzümden kardeşim!” dedim ama herif belli ki kaşarlı. İki saniye içinde kartımdan şeceremi okudu ve “Senin burada olmaya hakkın yok, kameran nerede?” dedi. “Kameramı, cüzdanımla beraber ananın…” Yok artık!
Avcı hikayelerine dönmesin yazımız. Tabii ki küfür falan etmedim ama sinirlendim. “Sana ne lan?” anlamında bir şeyler söyledim ve küçük Nikon’umu gösterdim (bu kısım komik oldu harbiden, benim Nikon ayfondan küçük). Kameraman daha uysal bir çocukmuş, “Ya ben de Eurosport’un bi şeysiyim tatsızlık çıkmasın sivuple” anlamında konuştu. “Ben zaten çekim derdinde değilim, ama arkadaşını zevk için döveceğim” dedim… Bu da yalan elbette. Neyse olay tatlıya bağlandı, Kittel ve Pierre Roland geldiler, ikişer soru cevaplayıp gittiler. Asıl ilginç olan şey (elbette ben basınla nasıl ilişki kurulur bilmediğim için) Tour basın sorumlusuyla kameraman ve gazetecilerin pazarlığı oldu. Bizim taraf Sarı Mayo’ya soru sormak istedi, PR’cı sadece Beyaz Mayo’yu getirebilirim dedi. Bağırış çağırış sonunda Yeşil + Puanlı Mayo’nun gelmesi ama sadece 2 soru sorulmasında anlaştılar. Halbuki TIR’ın diğer tarafında Jan Bakelants, 20 dakikadır “parayı bastırmış” olanlara röportaj veriyordu. “Money talks, bullshit walks…  


Kittel eziklere röportaj veriyor


Bütün bu tantana bize 45 dakikaya maloldu. Dönüş için ASO, Ajaccio limanına tekne servisi yapacaktı. İskeleye doğru yöneldik ki ortalık mahşer yeri. Tekne seferi 30 dakikada bir yapılacakmış. Lan geri zekalı Cristian, 1000 kişi var orada, 150 kişi alan bir mekik motor kaç sefer yapabilir sence? Karımın kalabalık yarma yeteneğini kullanarak öne kadar geldik ama küfürleri ben duyuyorum milletin önüne geçtikçe, Deniz anlamıyor. Bir de, kadınlar bu ve buna benzer “yaşamsal” addedilen konularda daha mücadeleci ve agresif oluyorlar. Genel kadın yapısından geliyor bence. 1 tekne ve 1000 kişi durumu içgüdüsel olarak “survival mode” tetikliyor olabilir. O noktadan sonra her kadın pars kesiliyor. Kaç teyze beni omuzlayıp geçti, kaç kadın öne geçmek için birbirinin yüzüne bile bakmadan tekmeleşti sayamadım. 

Bu hengamede basının gücünü bir kez daha gördüm. Tekneye binemeyecekleri ortaya çıkan medya üyeleri homurdanmaya başlayınca ASO tekne sorumluları panikledi. Biraz sonra “5 basından arkadaş alalım” , “12 gazeteci” falan diye resmen adam seçmeye başladılar. Ben linç tehlikesi nedeniyle kartımı saklamaya çalışırken basın üyesi kadınlar, olmayan hemcinslerini çekiştirip öne geçmeye başladılar. 


L'Equipe'in ve Fransa'nın en meşhur bisiklet gazetecisi, eski TDF 3.sü
 Jean-François Bernard'ı yanımda bulunca dayanamadım: 
"Mösyö Bernar, ün foto sivuple?"

Bakmayın kendimi “naif bir dünya vatandaşı” olarak lanse ettiğime. 12-16 yaşlarım arasını, yemek ziliyle beraber 1200 aç çocuğun depar attığı, düşenin kaldırılmadığı, hatta bir boğaz eksildiği için sevinilen bir okulda geçirdim. Ya koşacaksın ya aç kalacaksın! Yemekhaneye ilk varan dört kişi  4x100 bayrak yarışında GS Lisesi’ni temsil ederdi. O günlerin yanında gemiye binmek dert değil. Bariyerin arasında, tekneye gidilen küçücük açıklıktan geçemeyeceğimi anlayınca geri çekildim. Deniz hala öne gitmeye çalışıyordu. Görevliler artık paniklemiş, tüm basını saymadan tekneye alıyorlardı. Salak Avrupalı, koca kumsala, sadece 10 mt genişliğinde bir bariyer koymuş, diğer salak Avrupalılar da, kurala uyma refleksi sonucu kuzular gibi eziliyordu. Canım Türkiyem’de ahali çoktan ASO’cuları ve kaptanı dövüp oyun havası eşliğinde yola çıkmış olurdu. Turan taktiğinin mükemmel bir uygulamasıyla yandan dolanıp bariyerin önüne geçtim. Al sana köhne Bizans, Ah hah hah haaaa! 


Savaş bitmiş, gazeteciler tekneyi işgal etmiş, Ajaccio'ya dönerken

At ve silah tamamdı ama avrat? Hassssss!! Savaşa kadın götürmemek lazım arkadaş. Deniz bariyerin arkasında kalmıştı. Beni görünce karım mini eteğinden beklenmeyecek bir çeviklikle bariyere tırmanmaya başladı. “Survival instinct” galebe çalmış, karım surları fethetmeye başlamıştı. Karımı o halde görünce şoka girdim, tanımazdan gelerek tekneye doğru yürümeye başladım. 5 saniye sonra yanımdaydı. Phil Liggett’le olan macerasını görmediğimi söylemem lazım. Daha sonra, teknede adam yanımızdan geçerken “İşte galiba bu herif beni çok itti Sarpercim!” dedi ama kocalık görevini yapamamış, karısını koruyamamış bir adam olarak utançla önüme baktım. 

22 Mayıs 2013 Çarşamba

#VeloSlow Nedir, Ne Değildir?






#VeloSlow Nedir, Ne Değildir?


Yaklaşık 7-8 yıldır bisiklete biniyorum. Çeşitli genetik, gastronomik, nikotinsel ve tembelsi nedenlerden dolayı kondisyonum hep kötü oldu. Ara ara forma girerim ama çoğunlukla uzağında kalırım. Bu nedenle gruplarla binmeye hep soğuk baktım. 10km sonra geride kalacağıma baştan yalnız olmayı tercih ettim. Hırslı değilim, bir antrenman programı takip etmiyorum. Nabzım ve laktat eşiğim neye izin veriyorsa o kadar gidebiliyorum. Düz yolda, rüzgarsız bir havada hızım 25-27 km/h oluyor. Karşıdan rüzgar varsa 20-22km/h, arkadan geliyorsa 32-35km/h. Yokuşun uzunluğuna ve dikliğine göre  saatte 6 km/h'ye düştüğüm bile oluyor. Ama trafik ışığı, odur budur derken eve döndüğümde ortalamam hep 23-24 km/h çıkıyor.  Ben yavaş bir bisikletliyim işte...  

Son zamanlarda başka insanlarla da bisiklete binmekten zevk aldığımı farkettim. Sohbet etmek, bir grubun parçası olmak, o grubun gerisinde kalmamaya çalışmak, yada önünde olmak güzel. Grupla binmek hem motive ediyor, hem beceriyi geliştiriyor. 

Ancak "grup" derken, hep beraber, ayrılmadan kopmadan, hızlının yavaşa yardım ettiği, beraberce bitirilen, herkesin üç aşağı beş yukarı aynı derecede yorulduğu bir gruptan bahsediyorum. Ütopik mi? Bilmem, ama imkansız değil. Çok hırslı, çok rekabetçi, çok formda veya çok bencil  olmayan herkesin beraber bisiklete binebileceğine inanıyorum. #VeloSlow'u bu nedenle düşündüm. 

Aşağıda kendimce grubun ilkelerini* yazdım. Bunlar değişebilir ve eklemeler yapılabilir. Kervan yolda düzülür. Yazının sonundaki "Yorum Gönder" kısmına görüş ve önerilerinizi yazmanızı rica ederim.  

Teşekkürler,
@sarpergunsal






  • Asfaltta binen, ciddi ve alçakgönüllü bir bisiklet grubudur.
  • Herhangi bir nedenden dolayı bisiklete hızlı bin(e)meyenler içindir.
  • #VeloSlow'un "slow"u değil "velo"su vurgulanır. Laylaylom binen bir grup değildir.
  • Amaç spor yapmak, bisiklet becerisini geliştirmek, grup halinde binmektir.
  • Yarış değildir ama çiçek, böcek binişi de değildir. Zırt pırt durulmaz!
  • Düz yolda ve rüzgarsız havada 25 km/h ortalama hızla gidilir.
  • Yola ikili sıralar halinde yerleşilir, grup yolda bir şeritten fazla yer işgal etmemeye çalışır. 
  • Sert yokuşlar ve deli inişlerden kaçınır. 
  • Yokuşta geride kalan inişte makul süre beklenir.
  • Daha hızlı ve güçlü olan sporcu arkasına yavaş olanı alır.
  • Hafta içi akşam, hafta sonu sabah erkenden buluşur. Tur en az 2 saat sürer.
  • Haftada en az 2 kez düzenlenir.
  • Geç kalan beklenmez, tur zamanında başlar.
  • Kask kullanmak zorunludur.
  • Yol bisikleti kullanmak zorunlu değildir.
  • Tura yedek iç lastik ve pompa ile gelinir. Kör kuyularda merdivensiz kalınmaz.
  • İsteyen istediği kadar biner, ayrılırken haber verir.
  • Hiyerarşi yoktur, grup ilkelerine uymak esastır.
  • Rekabet etmeden "peloton"u yaşamak isteyenler içindir.
  • Peloton "Patron"suz olmayacağından her turda farklı biri "Boss" olur. 
  • "Boss"un işi gruba çobanlık yapmaktır.
  • Grubun önü yoldaki engel ve tehlikeleri ses/işaretle arkaya bildirir. 
  • Yorulan önde çalışmak zorunda değildir. Ona kimse bozuk atmaz ama tur sonunda herkesin mabadından ter damlaması beklenir.
  • Herkes yorulmuşsa ortalama sürat düşürülür. 
  • Grup paylaşımcı ve sohbetçidir.
  • Cinsiyet, din, dil, ırk, milliyet ayırımcılığı yapılmaz. Grup herkese açıktır.
  • Grup üyeleri ukalalıktan ve böbürlenme vesilesi yaratacak hareketlerden kaçınır.
  • Ego şişirmek için değil, kalori yakmak ve paylaşımı artırmak içindir. 
  • #VeloSlow Müdüriyeti kimsenin sorumluluğunu, hamiliğini üstlenmez.
  • Twitter'da @VeloSlow ve #VeloSlow hashtag'i ile, facebook'da Veloslow sayfasından iletişim kurar. 


#VeloSlow





*Genel Plan ve Prensipler Dairesi tarafından hazırlanmıştır.