ToT etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
ToT etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

28 Haziran 2019 Cuma

WorldTUR mu İyiTUR mu?


Gazetelerde ve medyada okumuşsunuzdur. UCI İdare Komitesi, Türkiye Cumhurbaşkanlığı Bisiklet Turu’nu (ToT, TUR) 2020 yılı World Tour takviminden çıkardı. Bu karar Eylül ayında Yorkshire’de yapılacak komite toplantısında kesinleşecek. UCI açıklamasının ToT’u ilgilendiren bölümü aşağıda: 

“(…) Moreover, the Presidential Cycling Tour of Turkey will not be registered on the 2020 UCI WorldTour calendar. This decision was taken due to the number of UCI WorldTeams taking part in the last two years being less than the minimum of 10 required by the UCI Regulations (2.15.192). Given the quality of the organisation and the importance of the Presidential Cycling Tour of Turkey for the development of cycling, the UCI is nevertheless open to the registration of the event in another class, such as the UCI ProSeries which will be launched in 2020.”

Mealen şöyle demişler: “Ek olarak, Cumhurbaşkanlığı Türkiye Bisiklet Turu 2020 UCI World Tour takvimine kayıt edilmeyecektir. Bu karar, UCI Talimatları’nca (2.15.192) katılımı gereken en az 10 UCI World Tour takımından daha az sayıda World Tour takımının son iki yıldır [yarışa] katılması nedeniyle alınmıştır. Ancak, organizasyonun kalitesi ve Cumhurbaşkanlığı Türkiye Bisiklet Turu’nun bisiklet sporunun gelişimi için önemini dikkate alarak, etkinliğin, 2020’de başlayacak UCI ProSeries gibi, başka bir [yarış] sınıfına kayıt edilmesine UCI açıktır”. 

Buna karşılık federasyon da bugün bir açıklama yayınladı. O da burada. 


UCI Başkanı David Lappartient, TBF Başkanı Erol Küçükbakırcı
ile asbaşkanlar Bayram Akgül ve Berat Alphan
Bilgi olarak, TUR'a 2017'de 4, 2018'de 9, bu yıl da 6 World Tour takımı katılmıştı. Olayı yakından izleyenler zaten bu sonucu bekliyordu. Yukarıdaki fotoğraf, federasyonun Lappartient'le yaptığı son "ikna toplantısı"ndan alınmış. Vicdansız Fransız objektife şeker gibi gülümsemiş ama kalemi de kırmış. Şimdi yorumlarıma geçeyim.


Öncelikle, TUR’un World Tour veya ProSeries bir yarış olmasının dünya bisikleti nezdinde yarış puanları dışında pratik bir önemi yok. Prestij olarak bir anlamı var mutlaka ama olmazsa olmaz değil. World Tour olmayan bir sürü güzel yarış var. Lakin bu tenzil-i rütbe başka mahfillerde gereğinden fazla büyütülebilir. Özellikle yarışın hemen hemen tüm bütçesini sağlayan devlet (Spor bakanlığı, Tanıtım fonu, THY, vs.) ve himayesinde olduğu Cumhurbaşkanlığı katında kaşların çatılmasına neden olabilir. Olmayabilir de. Spor bakanlığının pek bozulmadığını duydum. Saray/Külliye kısmını bilmiyorum. 


Birleşik kaplar kuralını hatırlamalıyız. 2008’de Türkiye yükselen bir değerdi, profili yükselen yarışımız da ilgi çekmiş, katılımcılar iyi izlenimlerle ayrılınca 2.HC ve World Tour seviyesine kadar yükselebilmiştik. 2019’da uluslararası boyutta o kadar önem verilen bir ülke değiliz. Ekonomimiz bozuldu, prestijimiz de on yıl önceki gibi değil. ToT’un da bundan etkilenmemesi imkansız. Ayrıca, UCI başkanlık seçiminde TBF olarak kaybeden adayı destekledik (Emin Müftüoğlu dönemi). Lappartient bunu hatırlıyordur. Ardından Türkiye’de federasyon değişti ve Erol Küçükbakırcı yönetimi UCI İdare Komitesi’nde yer alan eski federasyon başkanını yeniden aday göstermedi (tekrar seçilir miydi bilmiyorum elbette). UCI nezdinde lobi gücümüz düştü. İki stratejik/taktiksel hata. 

2016’dan itibaren farklı bir organizatörle çalışmanın etkisini de yadsımamak gerek. Uzun yıllar sonunda takımlar ve sporcularla yakın ilişkiler kurmuş bir şirket gidip, ihaleyi başka bir şirket kazanınca senelerdir geliştirilen iletişim sıfır düzeyine indi ve yeniden bir tanışma dönemi başladı.  

Her uluslararası iş gibi, beynelmilel bisiklet yarışı düzenlemek de -bir çok şart dışında- organizatörün UCI yönetimi, UCI hakemleri ve en önemlisi takımlarla (yönetici ve yarışçıları) iyi ilişkiler kurmasına çok bağlı. Hatta sıcak kişisel ilişkiler başka türlü aşılamayacak bir çok sorunun üstesinden gelebilmeyi sağlıyor. UCI başkanı ve yakın çevresiyle olan diyalog, sporculara gösterilen ilgi ve alaka, takım yönetici ve sahiplerine uygulanan yakın markaj, yıl boyu kendini sürekli hatırlatmak, toplantılara katılmak, diğer yarış organizatörleriyle dirsek teması, takımları Türkiye’de yarışmanın yararlı ve keyifli olduğuna ikna etmek yaşamsal önemde. Bıkıp usanmadan yapılması gereken bir PR işi gibi görmek gerek. Federasyon ve organizatörün bu konuda başarılı olduklarını söylemek zor. Yıllık bütçeleri 10 milyon avrodan başlayan World Tour takımlarını sadece 50-100.000 avroluk ekstra motivasyon primleriyle ikna etmeye çalışmak çok mümkün değil. Yukarıdaki resimde kim yok? Organizatör şirketin sorumluları. Neden? Bilmiyorum ama yarışın son dört edisyonunu düzenleyen benim şirketim olsa o toplantıda bulunurdum. Ayrıca, takım ve katılımcılara sportif, kültürel, kişisel çekim noktaları da sunmak gerek. Mesela Patrick Lefevere abimize doğum gününde bir kasa Dom Perignon şampanya gönderdik mi? Sanmıyorum. Lefevere'in hoşuna gider miydi? Bayılırdı. Peki göndermeye cesaret edebilir miydik? I dont zink zoooo ;-)) 




Öte yandan, Türkiye Turu’nu bir arzu objesi haline getirmek, lüks otellerde konaklamak, güzel havada yarış düzenlemek, keyif veren parkurlar sunmak, etaplar arası minimum transfer gibi kriterler de var. Bunların bir kısmında inişli çıkışlı bir grafiğimiz oldu. Son dört yılda yarışın tarihi iki kez, parkuru da üç kez değişti. Sebepleri ne olursa olsun bunlar yarışın stabilitesini bozan uygulamalardı. Bu seneki parkurda Eceabat gibi nefis bir etapla beraber Balıkesir-Bursa ve Bursa-İstanbul gibi hiçbir görsellik ve heyecan içermeyen (otoyollar hariç) etaplar da vardı. 

ToT’un sahibi federasyon. Yani ASO gibi, RCS gibi, Flanders Classics gibi özel bir şirket değil. Yarışı düzenlemek için ihale açar, kazanan şirket işi gerçekleştirir. Şu anda, bilebildiğim kadarıyla, takımlarla ilişkiler, yarışın düzenlenmesi, konaklama, araç kiralama, ulaşım, kurumsal kimlik, tasarımlar, tek bir ihalenin konusu. TV yayını işi ayrı bir ihale. Takım paraları, ödüller, vs.’de federasyonun üstünde. Federasyon ayrıca UCI karşısında da hem yarış sahibi hem de ilgili kurum olarak sorumlu. Dolayısıyla organizatör ve TBF sürekli eşgüdüm halinde ve sadece yarış zamanı değil tüm yıl boyu beraber çalışmak zorundalar. 

İhalesi yarıştan sadece 1-2 ay önce açılabilen bir işin organizatörü olsam, ihaleyi almadan kılımı kıpırdatmam. Eh, bir iki ayda da takımlarla ancak bu kadar ilişki kurulur. Tüm yıl sürdürülmesi gereken dirsek teması bu durumda federasyonun üstüne yıkılmış olur. 

Ve eğer TUR ihale şartnamesini incelerseniz, ihaleye katılım şartlarını dünyada tek bir şirketin karşılayabildiğini de görebilirsiniz. Rekabetin olmadığı yerde hizmet seviyesini yükseltmek zordur. ASO ve RCS başta olmak üzere, tecrübeli yerli ve yabancı şirketlerin mutlaka ihaleye girmelerinin sağlanması gerekir. 

Sözün özü şu: World Tour veya ProSeries veya 2.2. veya 2.1… TUR’un o sınıf veya bu klasman bir yarış olması tek başına bir başarı veya yenilgi değildir. İyi ve cazip bir yarış düzenlemek ilk öncelik olmalıdır. Her sene kaliteyi yükseltmek amaç olmalıdır. Federasyon ve organizatör takım sayısına takılmadan, yarışın her yönünü özeleştiri gözlüğüyle analiz etmelidir. SWOT analizi yapılmalı, eksik ve zayıf noktalara göre hareket planı oluşturulmalıdır. 

Bundan önce, bu konuda defalarca yazdım ve konuştum. Yıllar sonra hala aynı şeyleri yazmak gayet saçma ve sıkıcı geliyor. Çok değer verdiğim, eski bisikletçi bir dostumun/ağabeyimin “Yazmayacak mısın?” demesi üzerine yazıya oturdum. Asla niyetim yoktu. Suça teşvik eden kendisidir!

Yazı burada bitti. Bundan sonrasını SG’nin fantezi dünyası olarak da okumlayabilirsiniz.  Farklı iki yöntem önerisi yapıyorum. İlki kısa vadede, ikincisi uzun vadede çözüm… Buyrun:

KISA VADE ÇÖZÜMÜ:
  1. Aigle, İsviçre ve Sarzeau, Fransa’da birer ofis tutmak, David Lappartient’i yakın markaja almak. Ona seçimi kazandıranlardan başlayarak yakın çevresine girmek için çalışmak (Lappartient Sarzeau belediye başkanı). 
  2. ASO ile ortaklık kurmak, 2020’de yarışın adını “Tour de Turquie” olarak değiştirmek, danışman olarak da C.Prudhhomme’un kankalarından birini işe almak. 
  3. Yarışın Cumhurbaşkanlığı himayesinde olması hasebiyle Putin ve Makarov üstünden torpil istemek. 

UZUN VADE ÇÖZÜMÜ:
  1. En az 3 sene ProSeries’de kalacağımızı açıklamak.
  2. Rekabete açık bir katılımla yarışı 5 yıllık bir dönem için ihale etmek. (kanunen mümkün olduğunu varsayıyorum) 
  3. İhale şartlarından biri 3 sene sonunda en az 9 WT takımının yarışa katılımını sağlamak olacak. Aksi durumda cezai şart konulacak. 
  4. Özel bir komisyon kurarak Türkiye’nin Akdeniz ve Ege kıyılarında, otoyol ve bölünmüş yol kullanmayan 6-7 etaplık bir parkur belirlemek. Parkurun aynı zamanda bisiklet turizmine açılması yönünde bir çalışmayı başlatarak Turizm Bakanlığı-Tanıtım Fonu-Spor Bakanlığı bütçelerinden alınacak parlarla ve Allah’ın izniyle sıcak asfaltlanmasını sağlayarak işaretlemek (hayallerinizi kısıtlamayın)
  5. İhaleyi kazanan firmanın yabancı dil bilen uzmanlarını Avrupa’daki her WT yarışına gönderip lobi yapmalarını sağlamak. 
  6. Yarışın yerel algısını güçlendirmek için etap kentlerinde en az 3 ay süreli PR çalışması ve o kentlerdeki 12-14 yaş çocuklarına yol bisikleti sporcu kursu açılması. 
  7. ToT’un başlama tarihinden 2 gün önce İstanbul’da 120 km’lik bir kriteryum yarışı düzenlemek. Dünya starlarını davet etmek.
  8. Ülkede en az 5 Kıta 1 ProKıta takımının kurulmasına olanak sağlayacak bir hareket başlatmak.
  9. En az üç elit Türk sporcunun yurt dışında Pro Kıta takımda yarışması için program başlatmak.
  10. Islak rüyalarım gemi azıya aldı, burada keseyim. 



22 Şubat 2016 Pazartesi

Hasır Şapkalı Beyefendi

2008 yılı Nisan ayında Cumhurbaşkanlığı Türkiye Bisiklet Turu Yarış Direktörü’nden bir telefon aldım. Bana TUR’da sunuculuk yapmak isteyip istemediğimi sordu. Halk önünde hiç sunuculuk yapmamıştım, nasıl yapılır bilmiyordum. Sadece TV’de yorumculuk tecrübem vardı. Ünlü sunucu David Duffield’i davet ettiklerini, beraberce işin üstesinden rahatça geleceğimi söyledi. Duffield'i başta Fransa Turu, bisiklet yarışlarındaki harika sunumuyla tanıyordum. Onunla tanışma ve konuşma şansıni değerlendirmek mikrofonda rezil olmaktan önemliydi. Cahil cesaretim ve bisiklet sevgimle "Evet" dedim, "çok isterim”.

Yarış İstanbul’dan başlayacaktı. Bir gün önce Gayrettepe’de bir otelde David'le buluştum. Uzun boylu, açık tenli, bir İngiliz'den beklenmeyecek ölçüde rahat ve samimiydi. Bu işi binlerce kez yapmış olmanın tecrübesi vardı üstünde. Ona sunuculuğumla ilgili endişelerimi söylemeye çalıştım ama hiç üstünde durmadı. Korkmamamı, en kötüsünden onun dediklerini Türkçe’ye tercüme ederek işi yürütebileceğimi söyledi. Sohbet ederken bisiklet bilgimi çaktırmadan test edecek şeyler sordu ama kısa kesti. Ertesi sabah Sultanahmet’te buluşmak üzere sözleşip ayrıldık. O gece pek iyi uyumadım.

David Duffield, 1950'lerde İngiltere’nin başarılı amatör bisikletçilerinden biriydi. Özellikle tandem ve trisiklet bisikletlerle mukavemet dalında birçok rekor kırmıştı. Sonradan bisiklet endüstrisinde çalıştı. Bisiklet yarışlarında sunuculuk yaptı (İngilizce’de bu işe “master of ceremonies” denir ve çok zarif bir sıfattır), Eurosport TV’da sunuculuğa başladı. Mesleğinde İngiltere’nin bir numaralı ismi oldu. Onun yayında kullandığı deyimler "Duffieldisms" olarak kayıtlara geçmiştir. Yarış sonlarında heyecanımı tavana vurduran  “Riding in the gutter” ve “Hanging on for grim death” klişelerine hala gülümserim. 


D. Duffield trisiklet üstünde


Ertesi sabah yarış podyumunda buluştuk. Oldukça gergindim ama belli etmemeye çalışıyordum. David, uzun boyu, kenarları beyaz işli lacivert ceketi ve hasır şapkasıyla uzaktan bile belli oluyordu. Özel biri olduğu ve farklı bir iş yapacağı belliydi. Ben ise  kot pantalon ve organizasyonun standart gömleğini giymiştim, herhangi bir görevliden farkım yoktu. Yarışın başlamasına bir süre kala bana "Hazır mısın?” dedi. Mikrofona heyecanla sarılmış parmak eklemlerim bembeyazdı. “Evet” anlamına gelen bir şeyler demiş olmalıyım ki David konuşmaya başladı. Paniği sesime yansıtmamaya çalışarak onun dediklerini tercüme etmeye başladım. Zaman geçtikçe heyecanım azaldı. Arada tercümenin dışına çıkıp bir şeyler söylemeye bile başladım. Sonraki iki saat boyunca -umarım- rezil olmadan yarışı sunduk bitirdik. 


David Duffield'i tanıtırken (Resim: Deniz Akgürgen - mtbtr.com)
Çığırtkanlığı bila ücret yaptığım için organizasyon hafta içi diğer etaplara da gelmemi istemeye utanmıştı. Daha doğrusu utanmadı ama ben işten izin alamayacağımı söyleyip reddedince ısrar edemedi. Ertesi cumartesi sabah ilk uçakla Antalya etabında tekrar kafileye dahil olduk. Yarışın son etabı Antalya-Alanya arasındaydı ve finişte Cumhurbaşkanı Abdullah Gül de gelip ödül törenine katılacaktı. Antalya’da etap önü sunumunu yaptıktan sonra David’in arabasıyla yola çıktık. Alanya’ya gidene kadar yarışın gidişatını ve gelecek yıllarda nasıl daha iyi olacağıyla ilgili düşüncelerini anlattı. Hiç unutmadığım şey, parkurun kuzeyden güneye değil güneyden kuzeye gitmesini önermesiydi. Nedenini sorduğumda güneşin açısı nedeniyle TV çekimlerinin çok daha iyi olacağını söylemişti. Vay anasını!! Sonraki yıllarda, TUR organizasyonu, gerçekten de yarışın yönünü güneyden kuzeye doğru çevirdiler. Duffield’in bu tavsiyesi cuk oturmuştu.

Alanya’daki son etapta inanılmaz bir kaos vardı. Cumhurbaşkanlığı'nın korumaları, özel kalemi, merasim ekipleri ortalıkta esip köpürüyor, telaştan bayılacak haldeki federasyon yetkilileri habire podyum programını değiştiriyorlardı. Biz 5 dakikada bir değişen programdan yılmıştık, artık David’e değişiklikleri tercüme bile etmiyordum. O podyumun arkasına sotaladığı votkalı birasını içiyor, olanca görmüş geçirmişliği ve İngiliz soğukkanlılığıyla Türk kaosunu seyrederek demleniyordu. Türkçe bilmemesi de bu rahatlıkta etkendi tabii. Yarı delirmiş haldeki bir federasyon yetkilisi bana gelip A. Gül’ün konuşmasını İngilizce’ye çevirmemi söylüyordu örneğin. Sonunda kaostan bir düzen çıktı, David ve ben yarışın son 15 km’sini halka sunduk, bitirdik. Ardından podyumu terkettik, Cumhurbaşkanı’nın kendi çığırtkanı, yanık ve hamasi sesiyle geri kalan kısmı üstlendi (sanırım o sunucu sonra milletvekili oldu ve elbette Cumhurbaşkanı'nın konuşmasını tercüme etmedim). 



Master of Ceremonies ve çömezi...
(Resim: Deniz Akgürgen - mtbtr.com)
Yarış bitti, David’le vedalaştık, ben İstanbul’a, o İngiltere’ye döndü. Ara ara sesini TV’de dinledim ama bir daha görmedim. Uzun yıllardır Eurosport International’da da duymuyordum. Dün akşam halefi Carlton Kirby twitter’da David’in düştüğünü ve aldığı yaralar sonucu öldüğünü yazdı. Ölüme, özellikle sevdiklerimin ölümlerine alışığım. Babamı, arkadaşlarımı, ailemden birçok kişiyi yolcu ettim. Çok tabut taşıdım, mezara çok mefta yerleştirdim. Yine de David’in vefatı beni çok sarstı. Elimdem tutup podyuma çıkaran, bana yeni bir kapı açan o tatlı, kalender, zeki, komik beyefendinin gidişi içimi yaraladı. Onun en sevdiğim sözünü ona uyarlamama izin verin:


“Don’t hang anymore for grim death David. Let it go!!!"

16 Temmuz 2013 Salı

Son Umut: B Numunesi

Geçen Nisan ayında Cumhurbaşkanlığı Bisiklet Turu'nu kazanan Mustafa Sayar'ın, Cezayir Turu'nda alınan idrar örneklerinde EPO maddesine rastlandı. Haber, dün, başarılı TRT muhabiri Ömer Yavru tarafından twitter'da duyuruldu. A numunesinde yasaklı maddeye rastlanan Konya Torku Şekerspor sporcusu Sayar, 11-15 Mart tarihleri arasında Cezayir'de düzenlenen turda ikinci olmuştu. 

Doping test prosedürü kabaca şöyle işliyor: UCI görevlileri, önceden belirledikleri sporcuları, etap/yarış bitiminde "hiç gözden kaybetmeksizin" antidoping merkezine götürüyorlar ve idrar (veya kan) örneği vermeleri isteniyor. Alınan idrar örneği A ve B numunesi olarak ikiye ayrılıyor, sporcunun önünde kapatılıp mühürleniyor ve -testi yapacak kişi kimin örneğini analiz ettiğini bilmesin diye- numaralanıyor. Daha sonra, numunelerin ikisi de, WADA tarafından akredite edilmiş bir laboratuara gönderiliyor. A numunesi teste alınırken, B numunesi ("şahit numune" de denebilir) kapalı olarak bekletiliyor. Eğer ilk testte yasaklı bir madde bulunursa, sporcunun talebine göre ikinci örnek de analiz ediliyor. Bu test temiz çıkarsa sporcu aklanıyor ancak B numunesi de pozitif çıkarsa UCI, konuyu sporcunun bağlı olduğu ülke federasyonuna havale ediyor ve sporcuya ceza veriliyor. Bisiklet sporunda, yarışmacılar ilk ihlalde genellikle 2 yıl yarışlardan men ediliyorlar. Ayrıca, örneğin alındığı günden sonra katıldıkları yarışlardaki dereceleri de iptal ediliyor. Cezayir Turu  11-15 Mart tarihleri arasında yapıldı. Dolayısıyla, B numunesinde de yasaklı maddeye rastlanırsa, Mustafa Sayar'ın ToT şampiyonluğu elinden alınarak 2 yıl men cezası alması beklenebilir. 

Meryem Ana'ya mı yakarsak... 
(Resim:Ö.Özdemir/Cyclingtr.com)

Üst paragrafı "beklenebilir" diyerek bitirdim çünkü kesin konuşamıyorum. Ceza kararı yerel federasyonun ilgili kurulunca verilecek. Ülkelerin iç dinamikleri her zaman birbirine benzemediğinden, bazen beklenmedik kararlar çıkabiliyor. Daha önce, Kazakistan Bisiklet Federasyonu, normalde 2 yıl ceza alması gereken A.Vinokurov'a, evirip çevirip bir yıl ceza vermişti. Bizden bir örnek vermek gerekirse, 2011 yılında gündemi sarsan futboldaki şike skandalında da, TFF akılları karıştıran, çelişkili birçok karar almış, hatta TBMM kanun değiştirmişti. Spor etiği, adalet ve güçler ayrılığının oturmadığı, hakkını ve bağımsızlığını korumak yerine, muktedirlerden ihsan bekleyenlerin çok olduğu bağzı ülkelerde "spor politikanın başka araçlarla devamı" olarak görüldüğünden, bağzı muktedirlerin iki dudağı arasından çıkacak bir laf, her şeyi değiştirebilir. Neyse ki Türkiye ileri bir demokrasi ülkesi olduğundan böyle korkunç senaryolara gülüp geçebiliyoruz. 

Mustafa Sayar, annesi, Spor Bakanı ve Cumhurbaşkanı

Mustafa Sayar'ın A numunesinin pozitif çıkmasına gerçekten çok üzüldüm. ToT'tan birkaç gün sonra, bu başarısından şüphelendiğimi belirten bir yazı yazmış, ondan özür dilemeyi çok istediğimi belirterek bitirmiştim. Siz görmediniz ama önce sert bir yazıydı. Fakat, elimde bir kanıt yokken, sadece şüphelendiğim için Sayar'ı zor duruma düşürmemek gerektiğini düşündüm (olası tepkilerden de tırstım itiraf edeyim). Yazının tonunu yumuşattım, Sayar'ın lehine bazı argümanları da kattım. Ama fikrim belliydi. Haksız çıkmak istediğim nadir durumlardan biriydi. 

Görünen durum, twitter'da Yasin Bingöl'ün de yazdığı gibi , Sayar'ın performansını Türkiye Turu'nda zirveye çıkarmak için planlanan EPO kürünün parçasıydı Cezayir Turu. Bu kısım tamamen tahmin elbette. EPO varsa bence kan nakline gerek kalmamıştır. Eczaneden kolaylıkla EPO alabildiğin bir memlekette kan nakli gibi komplike bir süreç izlemeye gerek yok. İnsanın "Bari Lance Armstrong gibi olsaydınız" diyeceği geliyor. Herif 10 yıl doping yaptı, bir kere bile pozitif çıkmadı. Kavruk Türkiye'nin, öğrenmeye uzak tembelleri olarak, sahtekarlığı bile kaliteli yapamıyoruz. 

Peki ya Konya Torku Şekerspor'a ne demeliyiz? Türk bisikletinin öncüsü, bisikletin ana damarı, gururumuz Şekerspor  yöneticilerinin iki kez arka arkaya dopingli şampiyon çıkarmayı becermeleri takdire şayan! Eski dopé'leri kadroya alıp, pırıl pırıl gençlerin ahlakının bozulmasına yol açmak hangi cin fikirlinin aklından çıktı billmek hakkımızdır. Mustafa Sayar 21 yaşından beri bu takımda. Onu, Yuri Metlushenko, Ivailov Gabrovski ve D. dela Fuente gibi çakallarla yanyana getirdiğiniz için tebrikler. Çocuğunuzun önce arkadaşlarını kontrol edersiniz değil mi? Bu gençlerin kimle bisiklete bindiklerine bakmadınız ama. Geçen seneki Gabrovski olayından sonra Torku'dan bir şey duyduk mu? Bir temizlenme niyeti, beyanı, bu konuda yeni bir politika? Yoo.. Yukarılarda bir yerlerde, birileri birilerine "Bu sene artık bir Türk kazansın" demediyse ben ne olayım. Kimin ve neyin hırsıdır bu? Torku ToT'ta şampiyon olmasa daha iyi olurdu. Gençler, dünyanın en iyi yarışçılarının yanında bisiklet sürseler, hangi seviyede olduklarını görseler, birşeyler öğrenseler, hırslansalar bisiklet sporumuz için daha hayırlı olurdu. Ama yok! Yeni Türkiye, her dalda inkişaf ettiğini yedi düvele gösterecek... Ebemizin düvelini gayet yakından gördük. 

Türkiye'de, son bir yılda, olimpik sporlarda dalga dalga gelen doping olaylarının tesadüfi olmadığına inanıyorum. 15 yaşındaki haltercilerin, güreşçilerin, cıvıl cıvıl atlet kızlarımızın bu yollara sapmış olması tesadüfle, ödül yönetmeliğiyle falan açıklanamaz, bu hedef saptırmaktır. İyi olan herşeyde ortaya çıkıp şov yapan değerli yöneticiler bu pislikleri de üstlenmelidir. Bu ülke gencecik çocukları çok kurban etti. Ama arkalarındaki sorumlular hiç zarar görmedi. Artık zamanıdır... Sayın Şafakçı, Sayın Konuk, Sayın Terzi, Sayın Taşpınar, Sayın Baykan, Sayın Kılıç, istifa da bir hizmettir.





Not: İstifa listeme neden TBF Başkanı Emin Müftüoğlu'nu almadığım sorulabilir. Son yıllarda, yanlış hatırlamıyorsam, Mustafa Sayar hariç hiçbir bisikletçide doping yakalanmadı. Bu nedenle onu listeye katmadım. 

30 Nisan 2013 Salı

TUR2013 ve Mustafa Sayar: Üstüme Gelmeyin Yazdım İşte!!



(Yazıyı dün gece web'e koyduktan sonra hem değerli yorumlar geldi, hem de @ammattipyoraily'yle bir DM teatisi yaptık. Daha doğrusu kendi bulgularını ve kanısını bildirdi.. Yazımı değiştirmeden, ondan gelen ilgili mesajları yazının en altına bu formatta koydum. Yine Bisiklet Sporu (sanıyorum twitter'da @BisikletSporu) ve Özgür Nevres'in yorumları da teknik açıdan okunmaya değer. Aşağıda ikisini de bulabilirsiniz. Bu açıklamalar dışında gerekirse ben de yorum kısmından olaya dalacağım.) 


Bir Türkiye Turu daha bitti. Yarışa ilginin arttığı, seyredenlerin çoğaldığı, hakkındaki tartışmaların kalitesinin bile yükseldiği bir yarış oldu. Ve 2003'den sonra ilk defa bir Türk sporcu Genel Klasman şampiyonu oldu. Konya Torku Şekerspor'dan Mustafa Sayar hem Elmalı, hem de Meryem Ana yokuşundaki olağanüstü performansıyla yarışı kazandı. 

TUR2013'e katılmadım. Yarışın PR'ından sorumlu Sayın İpek Özgüden davet etmiş olmasına karşın, öyle "Haydi ben bir hafta TUR2013'e gidip geleyim" gibi bir rahatlığım maalesef yok. Reddetmek zorunda kaldım. İşin bir başka yönü de var. Yarışa herhangi bir emeğim geçmemişken, ekmek elden, su gölden, bol yıldızlı otellerde organizasyonun hesabından yatmak, onların arabasıyla yarışta yer almak beni rahatsız ediyor. Halkla ilişkiler mesleğinde böyle bir taraf var biliyorum ama ben daha alışamadım. Birinin evinde yanlayacaksın, buzdolabını boşaltıp şofbeni kullanacaksın, atlet-pijamayla dolaşıp, üstüne de utanmadan ev sahibini eleştireceksin. İnsana bunu sadece çocukları yapar. 

Aslında İstanbul'dan baktığımda yarış organizasyonunu eleştirecek bir şey görmedim. Her sene ilgi artıyor, düzen intizam gayet iyi. Çıraklık bitti kalfalığın sonlarına geliyor ToT. Malum şahsın bir adım gerisindeler. Çekimler, yol ve trafik düzeni olgunlaşmış. Tüm katılımcılardan yarış organizasyonuyla ilgili son derece olumlu şeyler duydum. 

Yıllardır aynı konularda itirazım var TUR organizasyonuna. Tekrar edip geçeyim: Her etapta ilk üç sırayı alanların podyuma çıkarılmasına kategorik olarak karşı çıkarım, o hata devam ediyor. Tek günlük yarışlarda ilk üç sporcu podyuma çıkar, doğrudur. Etap yarışlarında ise sadece yarışın sonunda GK'ın ilk üçü podyum yapar. Yarıştaki yüzlerce bürokrata birden ödül verdirebilmek için böyle bir uygulamaya gidilmiş de olabilir elbette ve bu da organizasyonun cinliğine işaret eder. 

Daha önce de yazmıştım; "Türkiye Güzellikleri" mayosunun İngilizce'ye "Turkish Beauties" yani "Türk Güzelleri" olarak tercüme edilmesine muhalefet ediyorum. Mayoyu kazanana ödül olarak Ahu Tuğba & Serpil Çakmaklı'yla jakuzi sefası verilecek hissi geliyor üstüme, kikirdiyorum. Bu sene basın bildirilerinde de bazı acemilikler vardı ama başkaca bir aksaklık görmedim. Ha bir de ben, karım ve diğer yüzlerce manyağın, yarış bittikten beş saniye sonra sporcuları taciz etmeye başlamasını önlemek gerek. Lakin bundan pek şikayetçi değilim, Deniz Hanım iki gecedir Filippo Pozzato'nun eldivenleriyle uyuyor, ben de sular kesilirse 3 gün idare edecek kadar bidon toplamış durumdayım. 

Resimden sonra talana giriştik


Cuma günü Eurosport'ta yarışı anlatırken Berkem'den "podyum kızlarının sporcularla öpüşmesinin Ankara tarafından tasvip edilmediği" haberinin geldiğini ve öpüşmelerin yasaklandığını öğrendim. Hem kızlarımızın iffetini hem de bir bisiklet geleneğini kurtarmak için "Herifleri ben öpeyim!" dedim ama sesimizi duyuramadık. Lakin Andre Greipel bayağı ısrarcı olmuş öpüşmekte anlaşılan. Neyse ki Pazar günü Cumhurbaşkanı ve eşi gelene kadar ikna edildi. Şimdiden söyleyeyim, seneye kızların etekleri dizaltına iner, 2015'de beylere haşema bib tayt verilir. 


Yarışın teknik tarafına gelmeden önce, TRT'nin parkurdaki tüm belde kaymakamlarını, il spor müdürlerini ve köy ihtiyar heyetlerini röportaja almasının da olumlu etkilerini anmak gerek. Bisiklet yarışı, TV seyircisi açısından, saatlerce pedal çeviren adamlara bakmak demek. Arada lastik patlatan veya düşen olursa rutin bozuluyor, son beş dakikada da sprint telaşını seyredip bitiriyorsun. Çok sıkıcı bir şey. TRT, devlet televizyonculuğunun da verdiği sorumluluk duyusuyla, ileride genel müdür, müsteşar ve vali olarak göreceğimiz kamu görevlilerini hem bizlere tanıtıyor, hem de onların ekran korkusunu yenmeye yardımcı oluyor. Devleti ve milletiyle bölünmez bütünlüğümüzün tehdit altında olduğu şu kritik günlerde, bizler yöneticilerimizin fıtri zeka ve ifade yeteneklerini görüp takdir ediyoruz, beyefendiler de beyaz camda nasıl davranmaları gerektiği konusunda "on the job training" alıyorlar. Bir taşla kaç kuş bir arada.  

Abdurrahman Açıkalın ve Aydın Güney her yıl daha da iyileşen bir yarış organize ediyorlar. Çıkarttıkları işi takdir etmemek olmaz. Hiçbir aksaklık olmadan Alanya'dan İstanbul'a koca bir kervanı getirmeyi başardılar (Ah bir de İzmir finişinde kapatılması unutulan yan yol olmasaydı..). Federasyon Başkanı Emin Müftüoğlu'nu da elbette bu ikiliye katmamız gerek. Emin Bey'in başkanlığı döneminde özellikle ToT ve pist bisikletçiliğinde hamleler yapıldı. Velodromu olmayan bir ülkede sihir gibi bir şey. Federasyona ve TUR düzenleme ekibine teşekkür etmeliyiz. Katılmadığım için detaylarını ve kimler olduklarını bilmediğim yüzlerce kişi ve kurum da yarışın yapılabilmesini sağladılar, onlara da şükranlarımızı iletmek gerekir. Hiyerarşinin alt taraflarında 3 kişi işini yanlış yapsa şikayet edecek bin tane konu çıkar. Tüm katılanlar, hem gönüllülerin hem de yarış görevlilerinin yardımseverliklerini yazdılar, organizasyonu övdüler. Çok sevindim. Dedikoduların aksine, umarım bu ekip, önümüzdeki yıllarda da turu düzenlemeye devam eder. 

Şimdi açık konuşalım ki ToT zor bir yarış değil. 8 etapta toplam 1200 km civarı bir parkur geçiliyor. Kazananın ortalaması 41.2 km/h. Son iki etap 120 km civarındaydı. Özellikle yol kenarında seyrettiğim İstanbul etabı son 30 km'ye kadar rejenerasyon antrenmanı gibi koşuldu. Keza ilk etap da yumuşaktı. Toplam 3 etap zorlayıcıydı (3., 5., 6.). Meryem Ana yokuşu bile ikinci kategoriden öteye geçecek bir zorluk ortaya koymadı. 

Katılan takımların kadrolarına baktığımızda da, çok güçlü, şöhretli sporcu sayısı azdı. Çok kötü bir bahar sezonu geçiren Filippo Pozzato vardı ve sadece kilometre yapmak için gelmişti. Sprinterler iyiydi ama Andre Greipel ve Marcel Kittel 5 etabı paylaşıp gittiler. Genel Klasman'ın ilk 10 sporcusu içinde Cameron Meyer (Orica GreenEdge) ve Rory Sutherland (SaxoBank) gibi "iyi" domestikler dışında çok sükseli bir isim yoktu. Kolombiyalı Darwin Atapuma'yı iyi bir yokuşçu olarak biliyoruz ama onun dışında gerçek bir tırmanış ustası bulunmuyordu. Yani katılım oldukça sıradandı.

Marcel Kittel


Tüm bunlara rağmen yarışı Mustafa Sayar'ın kazanması bisiklet dünyasını şaşırttı. Sayar Elmalı'daki sert yokuş etabında 12" farkla üçüncü oldu, Meryem Ana etabını da şaşırtıcı bir performansla 18" farkla kazandı. Selçuk etabı biter bitmez sanal alemden Sayar'ın başarısını şüpheli görenlerin mesajları yayılmaya başladı.  

Bak yedirirler adama yazdıklarını sonra Marcel!!!


Açık konuşayım ki Eurosport yayınında ben de oldukça çekingen ve temkinliydim yaptığım yorumlarda. Başkalarını bilmem ama neden bu tavrı gösterdiğimi açıklamalıyım: 

Bisiklet sporunda pek mucize olmuyor. Olursa da huylanmak gerektiğini artık öğrendik. Armstrong, Ullrich, Pantani ve okuduğumuz her şey bunu bize kanıtladı. M.Sayar geçen seneki Türkiye Turu'nda birincinin 1h40' gerisinde 161. olmuştu. Bu sene ise çok daha iyi bir sezon geçiriyor. Cezayir ve Blida Turları'nda 2. oldu (her iki yarış da Cezayir'de koşuldu). Mustafa geçen sene ToT'tan önce belinden bir ameliyat geçirmişti. TUR2012 derecesinin kötülüğü buna bağlanabilir. Ama bir sene içinde, yokuşçu olsa bile performansını bu kadar geliştirmiş olması içimdeki şüpheciyi uyandırdı. 

Amatör Türk sporları hep büyük zaferler arkası kötü haberlerle sarsıldığımız örneklerle dolu. Halil Mutlu, Şule Sapmaz, Süreyya Ayhan, Nuran Taylan sevinçlerimizi defalarca kursağımızda bırakmış örnekler. U23 Halter Milli Takımı'nın 5 sporcusu ile takım halinde doping yapması ayrı bir yazı olur. Hala açıklığa kavuşmamış Aslı Çakır, Nevin Yanıt ve Gülcan Mıngır olayları da Türk sporunda çok ciddi bir doping sorunu olduğunu gösteriyor. Türk sporseveri olarak ben saflığımı, sporcu da masumiyetini kaybetti. 

Konya Torku Şekerspor geçen sene ToT'u Ivailo Gabrovski'yle kazanmıştı. Gabrovski eski bir dopingciydi. Yarışın bitiminden bir süre sonra, Gabrovski'den alınan numunelerde EPO'ya rastlandı ve maalesef buna şaşıran çok az oldu. Torku Şekerspor'un dopinge karşı kurumsal ve kalıcı bir politika geliştirmediği, bu seneki kadrosuna Yuri Metlushenko (2012'den beri) ve David de la Fuente gibi iki eski dopé'yi alarak gösterdiğini düşünüyorum. Sporcunun doping yapmasını belki önleyemezsiniz ama habire eski dopingcileri işe almak zorunda da değilsiniz. Bu anlamda gözümde takımın kredisi pek yok. 

Güven artırıcı önlemler paketinin bir parçası olan Biyolojik Pasaport Sistemi de uygulanmıyor. Vücut değerlerinin uzun dönemli kayıtlarını tutarak, olası dalgalanmaları saptamak üstüne kurulu bu yöntem anlık yapılan doping testlerinden daha ciddi bir uygulama. Torku Şekerspor bir Kıta Takımı olduğu için biyolojik pasaport programında yer almıyor ve habersiz yarış dışı testlere maruz kalmıyorlar. Konya Torku Şekerspor'a Mustafa'ya 2012 ve 2013'de kaç doping testi yapıldığını ve sonuçlarını soran bir mail attım ama yazının yayınladığı ana kadar bir cevap alamadım. 

Biliyoruz ki doping testleri idrar ve kan örneklerinin analiziyle yapılıyor. Son on yıldır, dopingden yakalananlar idrardan çok kan testleri sonucunda enselendiler. İdrar örnekleri temiz çıkan birçok sporcu kan örneklerindeki doping kanıtlarıyla yakalandılar. Ancak Türkiye Turu'nda kan testi yapılmıyor, sadece idrar örneği alınıyor. Buna karşın Meryem Ana etabı sonunda, vaziyetten huylanan federasyonun yetkililerinin ısrarıyla Mustafa Sayar'dan kan örneği de alındığına dair bir bilgi aldım. Mustafa Sayar kendisinden kan testi istenmediğini, sadece bazı rakip takım görevlilerinin UCI görevlilerine kendisine kan testi yapmaları için talepte bulunduklarını, görevlilerin ise bunu kabul etmediklerini söyledi. Son söylediği ise meydan okur şekildeydi: "Bana kan testi yapılmasını ben de isterim." Bu oldukça kendine güvenen, masumiyetine inanan birinin sözleri. 

Mustafa Sayar'la kişisel olarak hiç karşılaşmadım, sadece bugün kısa bir telefon görüşmesi yaptık. Ondan özellikle kuşkulanmak için bir nedenim yok. Tam tersi, bisiklet camiasındaki tanıdıklarım Mustafa Sayar'ın son derece düzgün bir genç adam olduğunu ve doping yapacağını beklemediklerini çok açıkça dile getirdiler. Öte yandan, kendisine performansı hakkında şüphelerim olduğunu söylediğimde benimle son derece medeni konuştu, sorduklarıma net cevaplar verdi. 

Diğer yandan, Meryem Ana etabında Mustafa'nın performansını irdeleyen bir tweet var. Twitter'da yokuş performanslarını analiz eden @ammattipyoraily nick'li, gayet ciddi bir arkadaş Sayar için şu tweeti attı: #TUR2013, Stage 6, Final Climb (5.27 km). Mustafa Sayar "66 kg": 13:51, 22.83 Kph, VAM 1677 m/h, 6.33 W/kg.· 29 Apr 13... Mealen söylersek,  5.27 km'lik yokuşu Mustafa 13'51"de çıkmış. Saatte 1,677 mt'lik bir dikey irtifa kazanımına denk geliyor. Mustafa'nın 66 kg olduğunu öğrenip bulduğu asıl ilginç değer ise 6.33 W/kg. Yani Sayar kilo başına 6.33 watt üretiyor.  Herhangi bir Türk sporcusunun tarihte böyle bir değere yaklaşmış olduğunu sanmıyorum. Büyük Turlar'daki en iyi yokuşçularda  bile, post-doping dönemde 6.3 W/kg'ın üstünde bir değer hatırlamıyorum. İnanılmaz bir performans. Daha sonra, yaptığımız görüşmede Sayar yarış kilosunun 68-69 olduğunu söyledi. Bu durumda 6.33 biraz düşüyor. 68 kg ağırlık için 6,14; 69 kg içinse 6,05 W/kg. Bunlar da çok elit değerler. Bu noktada Mustafa Sayar'ın  yokuşların yeni kralı olduğuna inanabilirsiniz. İnanmayabilirsiniz de...(Analizci arkadaş bu konudaki ilk tweet'inde Mustafa'nın değerini 6.13 W/kg olarak belirtmişti). 

Bu noktada Mustafa Sayar'ın antrenman ve yarışta güç ölçer kullanmadığını, hatta bisikletinde hız saati bile takılı olmadığını söylediğini belirtmem gerek. Dolayısıyla ona sorduğum 6.3 W/kg için bir yorumda bulunmadı. Kendisinin güçlü bir yokuşçu olduğunu ve yarışa sürekli irtifa antrenmanlarıyla hazırlandığını söyledi.
Yarışın bittiği pazar akşamı, TUR2013'ü tüm hafta izleyen bir gazeteci, Meryem Ana etabı bitişinde iyi tanıdığı bir takım doktorunun "Mustafa'nın suratını gördün mü, kıpkırmızıydı" dediğini aktardı.  Aynı izlenimi bir başka kaynaktan daha teyit ettim ve yazabileceğime karar verdim. Yüzdeki kızarıklıkların bir sürü nedeni olabilir. Kişinin doğal hali, güneş yanığı, aşırı efor, alerji, vs. Bir başka olası neden de vücutta hemoglobin sayısının aşırı yüksek oluşu. Kırmızı pigment içeren hemoglobin hücrelerinin çok oluşu vücutta (en belirgin olarak suratta) kızarmalara yol açıyor. 

Mustafa'nın alttaki resminde yüzünün parça parça kızarmış olduğunu görmek mümkün. Hemen yanındaki Emin Müftüoğlu'nun yüzü ise normal tonlarda. Bu kadarcık şey masumiyet karinesini yerle bir eder mi? Hayır etmez ama şüphelerimin giderek artmasına neden oluyor. Çünkü kan transferi sık kullanılan bir doping yöntemi ve göstergelerinden biri de yüzde oluşan kızarmalar. TUR2013'de kan testi yapılmıyor oluşu bu yöntemin tercih edilebileceğini düşündürüyor. Mustafa'nın başka zamanlarda çekilmiş web'de bulduğum 2 resmini daha aşağıya koydum ki herkes kendi izlenimini oluştursun.

Mustafa Sayar ve Emin Müftüoğlu Elmalı finişinde 
(Cyclingtr.com'dan cem'an 2 resimlerini yayınlamak için izin istedim ama daha bir ses çıkmadı)




Kan transferi dopingi oldukça sofistike bir metot.  Sporcunun yüksek formda olduğu bir dönemde, ondan alınan bir torba kan, uygun şartlarda bekletildikten sonra tekrar vücuda geri verilerek dokulara oksijen taşıyan hemoglobin sayısını artırma prensibine dayanıyor (bir nevi EPO etkisi ve 1986 yılına kadar yasak değildi).  Ancak göreli olarak sofistike bir yöntem. Kan torbası, şırınga, alınan kanı saklayacak doğru dürüst çalışan buzdolabı, kesintisiz güç kaynağı (Türkiye malum, zart diye keserler elektriği), kanı bozulmadan yarışa getirecek birileri ve yarış sürerken gizlice sporcuya nakledilmesini içeriyor. Tyler Hamilton'un "Secret Race" kitabında ne numaralar çevirildiği yazıyor. Konya Torku ve Mustafa Sayar'ın bu operasyonu başarıyla gerçekleştirecek bir organizasyon düzeyine ulaştıklarını pek aklım kesmiyor.  Yaklaşık 700.000 dolarlık bütçesi olan bir takım bu işi becerebilir mi? Çok şüpheliyim.  Tüm endişe denizimin ortasında kalan umut adacığında bayrağı dalgalandırmaya devam etmemin bir nedeni bu.  "Onlar beceremezler" diye umutlanmak da çok acı aslında... 

Mustafa Sayar'ın yarış sonrası açıklamaları da makul argümanlar içeriyor. Hem Elmalı'yı hem de Meryem Ana yokuşunu daha önce çalıştığını, takımın da çok iyi olduğunu (gerçekten de bu sene Konya Torku yarışta daha aktif ve öndeydi), rakipleri içinde gerçek yokuşçuların da pek olmadığına dikkat çekti. Üstelik, Konya Torku için ToT, sezonun en önemli yarışıdır ve pelotonun tersine, onlar formlarının zirvesine mutlaka bu yarışta çıkmayı hedeflemişlerdir. Rakipler konusunda da Mustafa haklı. Yarışı ikinci bitiren Eritreli N.Berhane, UCI merkezinde 3 yıl eğitim almış, Afrika dışında hiç tanınmayan bir sporcu. O kazansaydı yine soru işaretleriyle karşılayabilirdik. Darwin Atapuma da  temponun fazla geldiğini görüp kendini saklamış olabilir. Bu diğer sporcular için de geçerli. 

Benim takıldığım konu  %7.3'lük bir yokuşu Sayar'ın büyük aynada nasıl çıkabildiği ve 6.05 W/kg olarak tahmin edilen yokuştaki güç ortalaması. İkna olmanın yolu önümüzdeki günlerde performansını devam ettirmesi, idrar testlerinin temiz çıkması olacak. Ne yazık ki, bisiklet sporunda büyük sürprizler artık kahramanlık hikayeleri değil şüphe dosyaları yazdırıyor insana... 


Eski milli içkimizin etkisiyle pazar gecesi attığım tweetler'e birçok yorum aldım. Hemen herkes "Madem konuşmayacaksın, ne yazdın?" şeklinde tepki gösterdi. Haklıydılar. İşte ben de oturdum yazdım. Elimden geldiğince objektif olmaya, kimseyi suçlamamaya ve sadece şüphelerimin nedenlerini açıklamaya çalıştım. Mustafa Sayar'a kafama takılan bazı soruları sorma olanağı da buldum. Bu yazıya başka açıklamalar da gelirse seve seve yayınlayacağım. Eksik bilgiden kaynaklanan hatalar varsa yanlarına doğrularını yazacağım. Mustafa test sonuçları gelene kadar konuşmayacağını, temiz çıktıktan sonra ise söyleyecekleri olduğunu belirtti.  Bu onun hakkı. Ben ise şüphelerimi yazma hakkımı kullandım.

Ondan kuşkulandığım için Mustafa Sayar'dan utanç içinde özür dilemeyi çok istiyorum. Onu,  tertemiz bir Türk bisikletçisi olarak, büyük yarışlarda görmeyi, bir ProTour takımı formasıyla yokuş çıkarken çılgınca desteklemeyi umut ediyorum. Ben yanında koştururken soğuk bir ifadeyle baksın ve desin ki  "Utandın mı lan şimdi!?"
Umut fakirin ekmeği, Ye Memet ye... 

---------------------------0---------------------------------

Twitter özel mesaj olanağıyla @ammattipyoraily ile yazışmamız aşağıdadır. Benim dün akşam attığım, Mustafa'nın gerçek kilosunun 66 değil, 68-69 oluşuna verdiği yanıt ve kullandığı metotu belirtiyor. Ayrıca benim ilk mesajdaki varsayımımı doğru bulmadığını, Mustafa'nın güç oranının 6.27-6.29 W/kg arasında olduğunu söylüyor. Daha aşağıda da Meryem Ana yokuşunun görece kısa oluşundan dolayı Mustafa Sayar'ın performansını şüpheli bulmadığını, eğer 40 dakika civarında bir yokuşu bu performansla çıkmış olsaydı, o zaman dopingi düşünürdük demeye çalışıyor. Yokuşun detaylarını yarışı ikinci bitiren Yoann Bagot'nun SRM'inden almış. 

Bu Finli bisiklet meraklısının cevaplarını ben bu sabah gördüm. Silinmiş bölümler Sayar ve ölçümlerle ilgisizdi. 



 I talked to M.Sayar.His race weight is 68-69 kg. Your calculation of 6.33 W/kg (66kg) becomes around 6.01 W/kg (69kg). Am I correct?

14h
, Stage 6, Final Climb (5.27 km, 7.34 %, 387 m). Mustafa Sayar: 13:41, 22.83 Kph | 69 kg: 433 W, 6.27 W/kg | 66 kg: 418 W, 6.33 W/kg

14h
68 kg: 428 W, 6.29 W/kg ||| I use for estimating climbing performances.

13h
In my opinion, 6.3 W/kg for _13 min 51 sec_ is NOT a suspicious performance. I'd say 6.3 W/kg for 40 min indicates doping.

13h
Correction: Sayar's time IS 13 min 51 sec - NOT 13 min 41 sec. I made a typo. The W/kg numbers are still correct.

12h
(...)

7h
(...)

7h
Ok, interesting. | , Stage 6, the details of the final climb are from Yoann Bagot's SRM. He was 2nd (+0:18).

7h
My analyze of Sayar's power output based on Bagot's SRM details.