Blogumuzu takip eden ve beyzbol yazılarını okumaya tenezzül eden arkadaşlar, Chicago Cubs beyzbol takımının 1908'den beri şampiyon olamadığını, 1945'den bu yana da finale, yani World Series'e çıkamadığını bilirler.
Ben Cubs'ı 2002 yılında takip etmeye başladım ve 2003 yılında Cubs finale çıkmaya çok yaklaştı; sadece 5 out kalmıştı, ancak akabinde meşhur Steve Bartman olayı oldu ve Florida Marlins Cubs'ı eledi ve finalde de New York Yankees'i 4-2 yenerek şampiyon oldu. (Aslında Bartman olayı daha iyi bir yazı konusu, ama Carlos Zambrano hadisesi çok taze, o yüzden bu yazıyı öne aldım)
Soldan sağa: Matt Clement, Kerry Wood, Mark Prior, Carlos Zambrano ve Greg Maddux
Rüya Rotasyon
Cubs uzun bir aradan sonra şampiyonluğa yaklaşınca, 2004 sezonunda iyice mercek altına alındı. 2003 yılında Cubs başlangıç atıcıları 3.69 ERA ile ligin 3.sü, rakiplere verilen .242 BA ile birinciydi. Genelde rotasyonda 5 tane iyi atıcı bulunmaz, ama Cubs'ın 2004 başında tam 5 tane mükemmel başlangıç atıcısı vardı. Üstelik bunların Maddux dışındakileri oldukça genç idiler; yani yıllarca sürecek bir hegemonya kurulabilirdi. Hikayenin sonuna geçmeden bu atıcıların sondan başa tek tek hikayelerine geçelim.
Matt Clement
Aslında Clement bu 5'li arasında en az parlak olanıydı. 2003'ü 4.11 ERA ve 14-12 W-L ile bitirmişti. Yine de bu 5. sıra için düşünülen biri için gayet iyi rakamlardı.
2004'de nisbeten iyi ERA (3.68) rağmen yeterli run desteği olmadığı için W-L olarak sadece 9-13'de kalan Clement yine de dikkati çekti ve ligi baba ve paralı takımlarından Boston Red Sox'a transfer oldu. Burada ilk sezonunda all-star'a seçildi.
İlla satanist sakallı Matt Clement
Fakat kader ağlarını örmeye başlamıştı. 2005'de bir vuruşun kafasına isabet etmesiyle sakatlandı. 2006'da sadece 12 maça çıkabilip 6.61 ERA ve 5-5 yapabildi, akabinde sezon bitirici bir omuz sakatlığı geçirdi. 2007'de oynayamadı. Sonra pek oynayamadan oradan oraya transfer oldu. 2009 yılında en sonunda emekliliğe karar verdi. En son memleketi Pittsburgh'da Butler lisesinin basketbol koçu olarak görüldü.
Greg Maddux
Maddux 2003 kadrosunda yoktu. Ancak Cubs tarafından 1984 yılında draft edilmişti ve 1992'ye kadar takımda kalmıştı. 1992'de formunun doruğundayken parasal olarak Cubs ile anlaşamadı ve Atlanta Braves takımına transfer oldu. 2003'e kadar kaldığı Braves'de (ki ilk maçında Cubs'a karşı oynadı ve maçı 1-0 kazandılar) 1 şampiyonluk gördü ve her zaman en iyi atıcılardan biri kabul edildi.
Greg Maddux Cubs formasıyla
Cubs'da 2004 senesi onun için nisbeten iyi geçti. En azından 16 galibiyete ulaşarak kişisel 17 sezonluk en az 15 galibiyet serisini devam ettirdi. Ancak sonra kariyeri düşüşe geçti; 2008'e kadar sezonlarda 4.00 ERA'nın altına düşemedi ve en sonunda beyzbolu bıraktı. Yine de Cubs'ı bırakamadı, şu anda genel menajer Jim Hendry'nin özel danışmanı olarak düşük tempoda çalışıyor.
Kerry Wood
Kerry Wood ilk olarak 1998 yılında çok genç iken 20 strike-out'luk bir maçla adını duyurmuştu. Seneler onu Cubs'ın 1. atıcısı haline getirmişti. Ancak sonrasında sakatlıklar peşini bırakmadı. Hatta kendisi hakkında "Kerry Wouldn't" esprileri yapıldı.
Wood ezeli rakip Chicago White Sox taraftarlarına sevgilerini gönderirken
Uzun sakatlıklar sonunda Cubs kendisini bir süre yardımcı atıcı olarak denedi. 2008'de Cleveland Indians'a transfer oldu. 2010'da da Yankees'e gitti. Oralarda görece başarılı olsa da, 2010 sonunda Yankees sözleşmesini yenilemeyince senelik 1.5M USD gibi nisbeten düşük bir rakama yardımcı atıcıya çok ihtiyacı olan Cubs'a geri döndü. Halen closer öncesi çıkan setup pitcher pozisyonunda katkıda bulunuyor.
Mark Prior
Mark Prior 2002'de üniversiteden draft edildi ve hemen o sezon Cubs'ın esas takımında oynama şansı buldu (NBA gibi değildir burada işler, bir adam draft edildikten sonra yıllarca sürünür) 2003 yılında coştu, 2.43 ERA ve 18-6 ile takımın lideriydi. Kerry Wood'un birinci atıcı olması tamamen kıdemden dolayı kabul ediliyordu.
Uzun boyu ve güçlü fiziğiyle Prior'ın yıllar ligi domine edeceği öngörüldü
Ancak Prior da sonrasında sakatlıklarla boğuşmaya başladı ve gün yüzü göremedi. Kendisi hakkında "Mark Later" esprileri yapıldı. Cubs'da sakatlığı iyice kronik hale geldi, en sonunda 2007'de San Diego Padres'e geçti. Ama ne Padres'de, ne de sonra transfer olduğu Texas Rangers ve Yankees'de herhangi bir katkı sağlayacak fiziki kondüsyona gelemedi. Kendisi şu anda halen geri gelmeye çalışıyor. Hayırlısı diyelim.
Carlos Zambrano
2003'de 4. sırada atan genç Venezuella'lı Zambrano (kısaca Z denir kendisine) sonraki senelerde sadece Wood ile Prior'un sakatlıkları, Clement'in gidişi, Maddux'ın ihtiyarlaması ile değil, müthiş performansı ile de çok kısa bir süre sonra kendini 1 numaralı atıcı olarak buldu.
Müthiş performansıyla 2007'de 5 sene ve 91.5M USD'lik kontrat imzaladı. Sonrasında çok gün yüzü görmedi. Performansı genelde istikrarsızdı. Z'yi yakan sakatlıklar değil, egzantrik kişiliği oldu. Bu kişilik galibiyetlerdeki ilginç sevinçleriyle sempatik olsa da, takım arkadaşlarıyla kavgaları, garip demeçleri, disiplinsizliği hep sorun oldu.
Zambrano sevinirken
2007'de tutucu Michael Barrett ile yedek kulübesinde kavga ettiler. Barrett sonra takas ile yollandı. 2009'da yedek kulübesindeki Gatorade aletini kırdı. 2010'da menajer Lou Piniella ile anlaşamayınca bir süre yardımcı atıcı olarak kullanıldı. Aynı sene takımın kıdemlisi Derrek Lee ile birbirine girdiler. Zambrano takımdan uzaklaştırıldı ve psikiyatrik destek alması sağlandı.
Bu sene de sezona kötü başladı. En son Atlanta Braves maçında kötü performansına bir de Chipper Jones'a topu bilerek fırlatması eklenince hakem oyundan attı. O da pılını pırtısını toplayıp takıma "emekli olacağını" söyledi (şu anda 30 yaşında). Takım blöfü gördü ve "kararına saygı duyduklarını ve gelecekteki hayatında başarılar dilediklerini" söyledi. Elbette kontratında 23M USD alacağı kalan Z'nin meneceri hemen kıvırmaya başladı ama Cubs kendisini kovmak dışından en büyük ceza olan "askıya alma" listesine aldı. Elbette oyuncu sendikası Cubs ile uğraşacak, ama Cubs da artık sıkıldı ve bundan sonra Z'nin Cubs forması giymesi zor görünüyor.
Zambrano'nun Cubs forması altında yarattığı olayların güzel bir kronolojik listesi...
2004 ve sonrası Cubs
2004 sezonunda Cubs sezonu 89-73 (.549) ile nisbeten iyi bir performans ile kapasa da, grubundaki St.Louis Cardinals'ın 105-57'lik müthiş performansıyla playoff dışı kaldı. 2003 ile 2004 o zamanki menecer Dusty Baker'ın ilk 2 sezonuydu. Ama 3. ve 4. sezonları büyük hayal kırıklığı oldu ve takım .500'ün altında kaldı. Baker'dan sonra Chicago'nun evladı Joe Girardi çok istemesine rağmen tecrübeli Lou Piniella'da karar kılındı. Piniella ile ilk iki sene playoff'a kalınıp ilk turda 3-0 ile süpürüldü. Sonraki iki sezon .500'ün altında kalınırken Girardi Yankees ile şampiyonluk kazandı, yeri de çok sağlam.
Bu sezon öncesi takımın evladı Ryan Sandberg es geçilerek menecerlik eski 3B koçu Mike Quade'ye verildi. Bundan sonra Sandberg'den de başka bir takımda şampiyonluk bekliyoruz.
(ABD'nde beyzbol sezonunun sonuna yaklaşıyoruz. Her gün Digitürk 70. ve 84. kanallardan beyzbol maçları yayınlanıyor. Blogda beyzbol öğretme yazılarımın birincisi ve ikincisini yayınlamıştım. Ancak bu yazılar beni pek tatmin etmedi. Bunun iki sebebi var. Daha önce bir foruma yazdığım yazıları biraz düzelterek bloga almıştım, ama pek uygun olmadı. İkinci neden de o yazılarda herşeyi eksiksiz anlatabilmek için kastırmamdı. Bu yazıda ise tek yazılık bir giriş yapıp en görünen noktaları anlatmak, ayrıntıları ise bol bol vereceğim Wikipedia linklerine bırakmak istiyorum)
Beyzbol, 9'ar kişilik iki takımla oynanan, ABD'nin yanısıra ABD'nin etkin olduğu Orta Amerika (bunların yanında Venezuella ve Küba) ile Japonya ve Güney Kore gibi ülkelerde popüler olan takım sporudur. Oyuncular sahadaki base'ler arasında koşarak run (koşu) yaparlar; bu da futboldaki gole denk gelir. Durağan gibi gözükmesine karşın oyuncuların ve koçların kafasında binbir türlü tilkinin döndüğü zevkli bir oyundur. Zaten zevkli olmasa ABD'nde her sezon 73 milyon kişi maçları bizzat tribünden izlemezdi. Biz de bu zor oyunu kabaca anlatma işini misyon edindik nedense...Neyse, şimdi oyunu aşama aşama inceleyerek başlayabiliriz.
Atış (Pitching)
Beyzbol maçında oyun atıcının (pitcher) topu tutucuya (catcher) atması ile başlar. Arada duran vurucu (hitter) elinde sopasıyla (bat) topa vurmaya çalışır. Atıcı topu strike zone adı verilen, vurucunun dizleri ile dirsekleri arasındaki sanal dikdörtgenin içinde geçirebilirse strike, eğer geçiremezse ıska (ball diye garip bir deyimle adlandırılır) kazanır.
Burada atıcının amacı vurucuyu oyun dışı (out) bırakmaktır. Eğer 3 kere strike atarsa vurucu strike-out ile oyundışı kalır. Vurucu ise topa vurarak (hit) veya karşıdakine 4 kere ıska yaptırarak (walk) base'e çıkmaya çalışır.
Strike zone'un yeri
Bunun neresi zevkli? Atıcı (+ tutucu) ile vurucu arasında bir nevi mental savaş vardır. Atıcının topu fırlatabileceği alternatif atış stilleri vardır, vurucu bunları tahmin etmeye çalışır. Eğer tahmin edebilirse işi kolaylaşır. Her pitcher'ın atmakta maharetli olduğu pitch şekilleri, hitter'ın da sevmediği atış şekilleri mevcuttur. İyi bir beyzbolcu rakibinin bu özelliklerini maç öncesi sıkı çalışmak zorundadır. Atış öncesi atıcı ile tutucu özel şekillerle aralarında anlaşırlar. TV'den izlerken tutucunun elini hazır tuttuğu yere bakarak atışın lokasyonu anlaşılabilir.
Ayrıca atıcı bazen strike zone'un dışına topu fırlatarak da vurucuyu tereddütte bırakmaya çalışır, zira eğer vurucu sopasını sallar (swing) ve topa vuramazsa, top strike zone'dan geçmese bile strike sayılır. Yani vurucunun gözleri iyi olmalı ve kendisine gelen topu strike zone'un neresinden geçip geçmeyeceğini görebilmelidir.
Bir pitcher 3 oyuncuyu oyun dışı bırakırsa yarım inning bitmiş olur. Bir beyzbol maçı 9 inning'den oluşur.
Elinde sopa ile dikilen vurucu gelen atışa karşı elindeki sopayı vurmak üzere sallayabilir veya hareket etmeden durabilir. Eğer topa vurur ama top oyun alanının dışına giderse -biraz garip bir isimlendirmeyle- faul olur. Faullü atış strike sayılır.
Eğer vurucu topa vurabilirse ve faul değilse aksiyon başlar. Vurucu vuruşunu yaptıktan sonra can havliyle birinci base'e koşmaya başlamıştır. Bu esnada savunma takımının sahaya yayılmış 9 oyuncusu (buna atıcı ile tutucu da dahil) vurulan topu tutmaya çalışırlar. Eğer savunmacılardan (fielder) biri topu yere düşmeden yakalamayı başarırsa (fly-out) vurucu oyun dışı kalır.
Vuruş sonrası top yere düştüyse bu sefer savunmacılar bu topu yerden alıp vurucu base'e ulaşmadan topu fırlatmak suretiyle base'i tutan kendi takım arkadaşına ulaştırmaya ve vurucuyu oyun dışı (ground-out) bırakmaya çalışırlar.
Eğer vurucu, vuruş sonrası top geri gelene kadar birinci base'e ulaşmışsa single, ikinci base'e ulaşmışsa double, üçüncü base'e ulaşmışsa triple yapmış olur. Eğer top faul olmayıp saha dışına düşerse home run olur. O zaman koşucu top nasıl olsa geri gelemeyeceği için koşu (run, yani skor) yapılan home base'e rahat rahat koşarak ulaşır.
Savunma
Atış yapan takım aslında savunma yapmaktadır. Sahaya şekilde görüldüğü gibi 9 kişiyle yayılırlar.
Her ne kadar LF/RF, 1B/3B gibi pozisyonlar simetrik gibi gözükürse de, aslında değillerdir. Çünkü hitter topa vurduğunda ilk olarak birinci base'e koşacağı için o bölgedeki 1B savunmacısının rolü 3B'den farklıdır. Ayrıca vurucuların çoğu genellikle sağlak olduklarından topu sahanın soluna doğru vurma eğilimindedirler; o yüzden sola dayalı bulunan 3B, SS ve LF pozisyonlarına daha çok top gelir. Maharetli hitter'lar topu ters alana da gönderebilirler. Tabii solak bir hitter vurmaya geldiğinde iş daha da değişir, bir nevi tersyüz olur.
Eldiven olan elle top yakalanır, çıplak olan elle de fırlatılır
Oyun dışı bırakma base'lerde (thrown out) olacağından bu base'leri kapsamak (cover) gerekir. Bu o kadar kolay değildir; örneğin 1B pozisyonundaki savunmacının birinci base'i kapsaması beklense de, eğer 1B bizzat topu yakalamak için yerinden ayrıldıysa bu sefer başka bir oyuncunun (bu örnekte genelde atıcı) koşup first base'i kapsaması gerekir. Aksiyon anında kimin nereyi kapsayacağı çok karışık bir hal alabilir.
Base Oyunları ve Run (Skor)
Vurucu, topa vurduğu andan itibaren koşucu (runner) olarak adlandırılır. Skor yapmak için koşucunun sırasıyla birinci, ikinci, üçüncü ve home base'e basması gerekir. Örneğin home run olduğunda top geri gelemeyecek olsa bile vurucu sembolik de olsa koşarak bu base'lere basmak zorundadır.
Eğer koşucu home base'e ulaşamadıysa 1., 2. veya 3. base'de artık koşucu sıfatıyla durmaktadır. Yani, birinciden home base'e ulaşmak birden fazla atışa yayılabilir. Eğer base'lerde koşucular varsa artık ilk başlıkta bahsettiğimiz atış prosedürü biraz daha zorlaşır. Çünkü vurucu ile tutucu artık koşucuların base çalabileceğini (steal) de düşünmek zorundadırlar.
Base çalmak, koşucunun, atıcı atış yapmak için hazırlandığı sırada aniden base'ini terkederek bir sonraki base'e koşmaya başlaması durumudur. Eğer bu esnada top tutucuya fırlatıldıysa o aldığı topu hemen hırsızlığın yapıldığı base'e doğru fırlatır. Eğer top hırsızdan önce ulaşırsa koşucu oyun dışı kalır (caught stealing).
Eğer vurucu topa vurabildiyse ve base'lerde koşucular varsa durum iyice karmaşık hal alabilir. Bu durumda topu tutan oyuncunun tercih yapması gerekir: Örneğin üçüncü base'deki koşucu run yapmaya koşuyorsa birinci base'deki yerine home base'e topu fırlatarak skor yapılmasını engelleyebilir. (Fielder's choice)
Tek bir oyunla iki hücum oyuncusunu oyun dışı bırakma ihtimali vardır. Buna double play denir. En tipik senaryo olarak birinci base'de koşucu olduğunu düşünelim. Eğer vurucu zayıf bir vuruş yaparsa savunma topu yerden alıp ikinci base'e fırlatarak önce koşucuyu, orada topu alan savunmacı da hızla birinci base'e fırlatarak vurucuyu oyun dışı bırakabilir. Yani, bir taşla iki kuş vurulmuş olur.
Eğer home run olursa ve base'lerde koşucular varsa tek seferde 1'den fazla skor yapmak mümkündür. Eğer tüm base'ler koşucularla doluysa ve home run yapılmışsa buna "grand slam" denir ve hücum takımı tek vuruşla 4 run kazanır.
Sinyalizasyon
Beyzbol maçında garip işaretler yapan koçları filmlerden görmüşünüzdür. Koç tek seferde bir sürü işaret yapsa da (burnuna dokunma, elini koluna vurma, göğsüne vurma vs vb) bunlardan sadece teki gerçek niyeti ifade ediyordur. Bu şifreleme, elbette rakip takımın ne planlandığını
anlayamaması içindir.
Sinyalizasyon takımı yöneten koçtan başlar. Koç bu işaretleri atıcıya ve koşucularına ileterek o anda uygulanacak oyunu belirleyebilir: Örneğin koşucuya base çalmasını söyleyebilir, atıcıya kullanması gerektiği atış stilini söyleyebilir.
Sahanın içinde hücum takımının birinci ve üçüncü base'lerde de koçları vardır. Bunlar base oyunları sırasında koşucuya taktik verirler. Örneğin ikinci base'deki koşucu üçüncü base'e koşuyordur ve top sahada bir yerlere düşmüştür. Bu sırada üçüncü base'deki koç topun düştüğü yeri, topu yerden alan atıcının geri fırlatma kabiliyetini ve koşucunun hızı gibi bir sürü değişkeni o an hesaplayarak koşucuya "3'de durma, home base'e devam et" işareti yapabilir. Böylece koşucu hiç hızını kesmeden home base'e doğru koşusuna devam edebilir. Eğer koşucu skor yaparsa alkışlanır, son home base'de oyundışı bırakılırsa onu yönlendiren 3B koçu yuhalanır. Böyle de nankör bir meslektir.
Atış sırasında atıcı ile tutucu da aralarında anlaşırlar. Bu esnada işaretleri tutucu gösterir (vurucu arkası dönük olduğu için bu işaretleri göremez) atıcı da kafasını evet/hayır anlamlarında sallayarak onay verir. Ancak, ikinci base'de koşucu varsa bu işaretleri görüp vurucuya ihbar edebileceğinden böyle durumlarda atıcı ile tutucu biraz daha şifreli davranmak zorunda kalırlar.
Neden zevklidir?
Beyzbolcu bir yandan bir gülleci ya da uzun atlamacı gibi anlık performans göstermek üzere gücünü yoğunlaştırma kabiliyetine sahipken, diğer taraftan da yoğun trafikte otobanın ortasında kalmış bir yaya gibi çok hızlı karar vermek zorunda olan, ve bu iki çelişkili yeteneği beraber kullanmak zorunda olan sporcudur.
Beyzbolun çok kullanılan tabirlerinden biri de "game of inches"dir (santimlerin oyunu diye çeviriverelim). Yani hamlelerdeki ufak farkların çok önemli olduğu bir spordur. Sopayı bir inch yukarıdan sallamak home run getirirken, bir inch altta kalırsa zayıf vuruşa yolaçıp maçı kaybettiren bir double play'e yolaçabilir. Yani bu spor el titremesini kaldırmaz. Bu yüzden gerek tek tek beyzbolcular, gerekse koca takımlar basiretleri bağlandığında ardarda maçlar kaybedebilirler. Buna "slump" denir.
Maçlar
Beyzbolda çok maç oynanır. ABD'nin en üst ligi olan MLB'de (Major League Baseball) bir sezonda her takım playoff hariç 162 maç oynar. Bu ortalama olarak haftada 6 maç demektir.
Bu kadar maç yapan takımlar için atıcı yönetimi çok önemlidir. Bir maça başlayan atıcı ortalama olarak 7 inning top fırlatır, sonraki 4 gün de dinlenir. Dinlenmesi gereklidir, çünkü işi çok ağırdır; rakibin her vurucusu ile tek tek ilgilenir ve yaklaşık topu 100 kere saatte 90 mil civarı hızla fırlatır. Bu durumda her takım için 5 tane başlangıç atıcısı (starting pitcher) gereklidir.
Başlangıç atıcısı oyundan çıktıktan sonra oyuna yardımcı atıcılar (relief pitchers) girer. Bunlar daha kısa süre oyunda kalan, ama az zamanda çok iş çıkarması gereken daha efektif olan atıcılardır. Bunların en önemlisi maçta az farklı öndeyken son inning'de girip maçı bitiren (closer) atıcıdır. Bunlardan eskiden 5 tane varken, son zamanlarda sayı gitgide artarak 8'e kadar çıkmıştır.
Bir beyzbol takımı, kadrosunda 25 tane oyuncu bulundurur. Bunun 12-13 tanesi sadece atıcı pozisyonunu doldurmak içindir. Kalan 8 pozisyon için de yine 12-13 adam vardır. Bu kadar şeyi atıcının önemini belirtmek için anlattık. Bazen atıcı oyuna kötü başlar ve çok erken zamanda yardımcı atıcılar oyuna girmek zorunda kalır. Bu durum yardımcı atıcıları yorar; arada pek dinlenme vakti de olmadığından bunlar birike birike takımın genel performansına yansır. Bu kadar lafı atıcının bir beyzbol takımındaki önemini belirtmek için anlattık.
Vurucular açısından önemli olan ise vuruş sırasıdır (batting order). Her maç öncesi bu sıralama belirlenir ve vurucular bu sırada çıkarlar. En iyi vurucu 3. sırada yer alır. İlk iki sırada ise daha çok her ne pahasına olursa olsun base'e çıkabilen ve iyi base koşusu yapabilen acar oyuncular yer alır. Teorik olarak taktik ilk 2 oyuncunun base'e çıkması, 3. ve 4. sıradaki güçlü oyuncuların bunlara koşu yaptırabilmesidir. 4'den sonraki sıralar genelde vuruş gücüne göre belirlenir. 9. sırada genelde zayıf bir vurucu olan atıcı yer alır.
MLB'de oynayan takımların her birinin alt liglerde oynayan (minor leagues) kendine bağlı alt takımları vardır. Bu takımlar AAA, AA, A gibi harfle belirtili seviyede liglerde oynarlar (bir nevi altyapı ligleri). Majör takımlar bu alt takımlarıyla hemen her an oyuncu değiş tokuşu yapabilirler. Örneğin genç bir oyuncu müzmin yedekse körelmemesi için minör takımlardan birine yönlendirilir. Bazen sakatlanan oyuncular sakatlıktan çıktıktan sonra biraz form tutmak için minör takımlardan birinin kadrosunda yer alıp birkaç maç yaparlar. Yani, aslında bir takımın potansiyel olarak yüzlerce oyuncusu vardır. Bu sistem ayrıca sakatlık ve yorgunluklarda da kadro zenginliği oluşturmaya yardımcı olur.
İstatistikler
Beyzbol çok istatistiğe gelen bir oyundur. 1800'lerden beri oyunun her anı kayıt altında tutulur; bu arşiv Amerikalılar için çok önemlidir. Bu konu ayrı bir yazı konusu olabilir, ama biz burada önemli istatistik kalemlerini özetleyelim:
BA (Batting Average): Vurucuların yüzde kaç hit yapabildiğini gösterir. .300 ve üstü çok iyidir; .400'ün üstüne en son 1940'larda ünlü Boston Red Sox'lu Ted Williams çıkabilmiştir. Nedense walk ile biten vuruş denemeleri buna dahil edilmez. Walk da dahil edilen vuruş istatistiğine OBP (On Base Percentage) denir.
HR (Home Run): Oyuncunun toplam kaç kere home run yaptığı. Sanırım fazla açıklamaya gerek yok; gol krallığı gibi birşeydir.
RBI (Runs Batted In): Bir vurucunun vuruş yaptığında kaç tane oyuncuya run yaptırdığı. Örneğin base'de bir koşucu varken vurucu bir hit yaptı ve o hit sırasında koşucu run'ı tamamladıysa vurucu 1 RBI kazanır. Bunun maksimumu grand slam'dir, bu durumda vurucu 4 RBI kazanır. Beyzbolda bir oyuncunun kaç kere run yaptığı tutulsa da, kaç koşu sağladığı (yani RBI) daha önemli kabul edilir.
SB (Stolen base): Bir oyuncunun kaç kere base çaldığı. Hızlı ve akıllı oyuncular base çalabilirler. Aslında neredeyse çalmak kadar önemli olan katkısı ise atış sırasında atıcının zihnini meşgul ederek takımlarına yarar sağlamasıdır.
W-L (Win-Lose): Atıcıların win-lose diye garip ama önemli bir istatistiği vardır. Bir başlangıç atıcısı oyundan çıktığı sırada takımı galip durumdaysa ve maçın sonunda da galipse W alır.
ERA (Earned Run Average): Bu da, formülle hesaplanan ve bir atıcının ortalama olarak 9 inning'de kaç run'a izin vereceğini söyleyen bir istatistiktir. Ne kadar düşükse atıcı için o kadar iyidir. Bir atıcının sezonu genelde W-L ve ERA ile özetlenebilir.
SO (Strike out): Bir atıcının kaç kere rakiplerini strike-out ettiği. Elbette bir vurucuyu oyundışı etmenin birçok yolu vardır, ama en prestijlisi vurucuyu haybeye sopasını sallatarak yahut gelen topa sopasını sallamaya cesaret edemeyip (fanned) enayi gibi oyun dışı kalmasını sağlamaktır. Bu istatistik vurucular için de tutulur.
SV (Save): Closer adı verilen yardımcı atıcılar oyunun son inning'inde girip galibiyeti kaptırmazlarsa (oyunun o anlarında rakip çok agresif ve run kazanmak için her türlü pisliği yapmaya hazırdır) bir save kazanırlar. Yardımcı atıcılar için son derece prestijli bir istatistik kategorisidir.
E (Error): Savunma sırasında bir savunmacı tutabileceği topu elinden kaçırmak ya da topu yanlış bir yere atmak gibi bir bir şey yaparsa ve bu hata hücumun base kazanmasına sebep olursa "error" olur. Son derece subjektif olduğundan bunun takdirini maça atanmış "official scorer" (resmi skor tutucusu) adlı kişi yapar. İtiraf etmek gerekir ki, savunma beyzbolun en istatistiğe gelmeyen kısmıdır (çoğu sporda olduğu gibi).
İş ve sosyal hayat sebebiyle bir süredir yazamadım. İki üç gündür işler hafifledi, ama bu sefer de konuların arası açıldı, birçok yazı konusunun zamanı geçti. Örneğin Knicks elendi...neyse, bu haftasonu (haftasonuna Cuma da dahil) tuttuğum beyzbol takımı olan Chicago Cubs Boston deplasmanında sevgili repras'ın favori takımı Red Sox ile 3 maç yapmaya gidiyor.
Önce sezon özetini verelim. Chicago Cubs ilk 24 maçta 0-1, 1-1, 2-1, 2-2...12-12 gibi bir %50'in en fazla 1 maç uzağında olmak serisi ile garip bir MLB rekoru kırarak sezona başladı. Sonrasında ise %50'nin aşağılarına doğru kaydı ve şu anda 19-23 ile grubunda liderin 5.5 maç gerisinde bulunuyor. Cubs'ın sorununu şöyle özetleyebiliriz: Batting average'da .279 ile 30 takım arasında 2nci durumda. Gelgelelim, koşucuları 2nci ve üzeri base'lerde iken, yani artık her vuruşun sayı olacağı, ama diğer yandan da gerilimin yüksek olduğu, soğukkanlılık gerektiren durumlarda ise bu ortalama .229 ile 24ncü sıraya iniveriyor.
Red Sox'un atıcısı Josh Beckett
Boston Red Sox ise sezona berbat bir başlangıç yaptı. İlk 6 maçını kaybetti, 2-10'a kadar geldi, ama sonra toparlandı ve şu an 23-20 ile Yankees'in 1 maç gerisinde. Yankees özellikle diyorum, zira Red Sox-Yankees rekabeti deyim yerindeyse beyzbolun Galatasaray-Fenerbahçe rekabetidir. En çok parayı bu iki takım harcarlar. Ulusal medyanın tüm gözü onların üzerindedir, TV'de en fazla reytingi bu iki takımın maçları alır vs vb. Chicago Cubs'ın rekabetleri ise yereldir; St.Louis Cardinals ile olan rekabet iki şehir arasındaki otoban olan I-55 yüzünden maçlar esprili olarak "I-55 Series" diye anılır. Cubs'ın diğer rakibi ise aynı Güney Chicago'nun takımı White Sox iledir.
Fenway Park, karşıdaki yeşil duvar "Green Monster"
Chicago Cubs ile Boston Red Sox birbirine benzetilir. Cubs en son 1908'de şampiyon olmuş bir takım. Red Sox ise uzun süre en son şampiyonluğunu 1918'de almış bir takım idi; tabii bu şanssızlıklarını 2004'de kırdılar. Bununla yetinmeyip 2007'de bir daha şampiyon oldular. Cubs ise şeytanın bacağını henüz kırabilmiş değil. 2004'de kadar bir Cubs-Red Sox finali "Dream Series" olarak görülüyordu.
İki takım da gayet eski ve tarihi stadyumlarda oynuyorlar. Cubs, duvarlarındaki sarmaşıklarla meşhur Wrigley Field'da, Red Sox ise sol taraftaki beleştepeyi engellemek için yapılan büyük duvarı "Green Monster" ile bilinen Fenway Park'da. İki takım da stadlarını yıkmak yerine, nisbeten düşük kapasitelerine rağmen iyi pazarlamayı becerebiliyorlar. En büyük değişmeyen gerçeklerden birisi iki takımın da sezon kapasitelerinin %100'üne yakınını doldurmaları.
Wrigley Field'ın meşhur tabelası
Lanetler her iki takımı uzun süreler boyunca bozmuş ve halen bozmakta (ne kadar da inanarak söylüyorum). Red Sox'un gelmiş geçmiş en ünlü beyzbolculardan Babe Ruth'un Red Sox'dan Yankees'e transferi ile alakalı "Curse of Bambino" laneti var. Cubs'ın ise 1945'de (yani son World Series'e yükseldikleri sene) stadyumdan içeri Billy adlı bir keçiyi almamaları ile alakalı "Curse of the Billy Goat" laneti halen mevcut.
Bu kadar benzerlik karşısında en temel fark ise, Chicago Cubs'ın National League (NL), Red Sox'ın ise American League (AL) takımı olmaları. Beyzbolda çooook uzun süre NL ile AL takımları özel maçlar dışında sadece final olan World Series'de karşılaşabildi. O yüzden en son Cubs-Red Sox maçı 1918'de, yani o seneki finalde oynanabildi. Yani iki takım 93 sene sonra ilk defa karşı karşıya gelecek. İki takımın bu sene karşılaşabilmesi ise tamamen 1997'de başlayan Interleague maçları ile alakalı.
LF Alfonso Soriano iyi bir vurucu olduğu kadar berbat bir savunmacı
Herhalde bu yazıda en az merak edilen şey de bu seride ne olacağıdır. Biz yine de eksik kalmamak bağlamında tahminimizi yapalım. Boston Red Sox batting konusunda Cubs'dan da kötü, ancak pitching ERA olarak 4.23'e 4.59 üstünlüğe sahip. Savunmada ise 20 error'a karşılık Cubs'ın 29 error'u var ve genel olarak savunma oyunu daha berbat. Normalde favori elbette Red Sox, ama neyse ki AL maçlarında designated hitter kuralı var. Yani LF Alfonso Soriano'yu DH olarak oynatırsak daha iyi bir savunma elde edebilir ve seriyi kazanabiliriz. Kimbilir...