(Bu yazı Cyclist Türkiye Aralık 2017 sayısında çıkan risalenin evrim geçirmiş halidir)
Fransa Turu yine geldi çattı. Futbol Dünya Kupası'nın gölgesinde kalacak olsa da bisikletseverler olarak bunu çok önemsemiyoruz. Bizim her sene koşulan bir dünya kupamız var, meşin kafalılar düşünsün. Bu minvalde, siz değerli okuyuculara, Le Tour de France 2018'in parkuru hakkında birkaç kelam etmek niyetiyle 6 ay önceki yazıyı biraz değiştirip sunuyorum. Başlık düşünürken Beatles'ın o güzel şarkısı aklıma geldi. Uzun ve kıvrıla kıvrıla giden parkurdan birazdan bahsedeceğim fakat, Paul McCartney'in sözlerinde sanki başka bir mesaj da buldum. Bisiklet takvimi, o şehirden bu ülkeye dolaşan yarışlarla, her Temmuz ayında bizi Fransa Turu'nun kapısına götüren uzun ve kıvrımlı bir yol gibi geliyor. Üstelik şarkıdaki gibi hiç yok olmayacak bir yol bu. Bu sene de, Bahar Klasikleri, Tirreno, Paris-Nice, Giro, Dauphiné derken haç yürüyüşümüz yine Le Tour de France'da bitti, onun kapısına yüz vurduk. Viskiyi fazla kaçırmış da olabilirim tabii. İlgilenenler için şarkı aşağıda:
Fransa Turu'nun parkuru Ekim ayında açıklanmadan önce bir sürü spekülasyon havalarda uçuşur. Bu sene için de, Mont Ventoux’nun çıkılacağı ve L’Alpe d’Huez’in aynı etapta iki kez tırmanılacağı dedikoduları vardı ama ikisi de tutmadı. Ventoux bir başka Temmuz'a kaldı, L’Alpe ise sadece bir kez geçilecek. Etaplara dalmadan önce biraz sayılara bakalım.
Fransa Turu 2018, alıştığımızdan bir hafta geç olarak, 7 Temmuz’da Fransa’nın Vendée bölgesinde start alacak ve 29 Temmuz’da Paris’te bitecek. Gecikmenin nedeni, Rusya’da yapılacak futbol Dünya Kupası’yla çok çakışmaması ve TV ratinglerinde geri düşmemesi isteği. Maalesef Tanrı futbolun hala cezasını vermediği için, sevgili sporumuz bisiklet bu gibi durumlarda hala bir adım geri atmak zorunda. Lakin bu bizi yıldırmıyor; haklıyız, kazanacağız.
TdF, alışıldığı üzere, 21 etap üstünden düzenlenecek ve toplam 3.329 km koşulacak. En uzun etap 231 km’lik Fougeres - Chartres arasında geçilirken, Pireneler’deki 65 km’lik dağlık Bagneres-de-Luchon - Saint-Lary-Soulan (Col de Portet) parkuru yarışın en kısa günü olacak. 22 takımdan sekizer sporcu yarışıyor. UCI, biraz da ASO’nun baskısıyla, yeni sezonda Büyük Turlar’ın 8, haftalık turlarınsa 7’şer yarışçıyla yapılmasına karar verdi. Bu değişikliğin takım seçimi ve taktikler üstünde ciddi etkisi olacağı düşünülüyor. Şimdiye kadar kullanılmamış üç yeni yokuş parkura alındı (Pl. des Glieres, Col du Pré ve Col de Portet). Arras - Roubaix etabında da toplam 21,7 km pavé sektör yer alacak. Ayrıca bir TTT (35 km) ve bir de ITT (31km) koşulacak. İlk dinlenme günü Alpler’in eteğindeki güzel Annecy’de, ikincisi ise güneyde, surlarla çevrili ortaçağ kenti Carcassonne’da.
Son yıllarda TdF bir sene ülke dışında bir sene ülke içinde başlıyor ve “Grand Départ” adıyla 2-3 etaplık bir bölge turu olarak da pazarlanıyor. Geçen sene Düsseldorf’dan start alan yarış bu sene Fransa’nın ilginç bölgelerinden Vendée’de düzenlenecek üç etapla başlayacak. Zaten, beş dakikalık bir İspanya ziyareti haricinde 105. Le Tour tamamen Fransız topraklarında düzenlenecek.
Vendée (“VAN-DE” olarak terennüm ediliyor) Batı Fransa’da, yüzünü Atlas Okyanusu’na, sırtını anakaraya dönmüş, geçmişinde tarım ağırlıklı, bugün turizm ve tarım odaklı bir ekonomiyle geçinen bir il. 1789 Fransız İhtilali’nden sonraki ilk birkaç yıl devrimi destekleyen halk, ekonomik durumun düzelmemesi ve merkezi hükümetin Katolik Kilisesi’ne aldığı sert tavır yüzünden huzursuz olmuştu. Kapatılan kiliselerin arazilerinin de çoğunlukla zengin burjuvalara satılması, köylü ve çiftçilerin pay alamaması tatsızlığı büyütmüştü. Devrim hükümetinin zorunlu seferberlik kararıyla kazan kaynamaya başladı, 1793'de XVI. Louis giyotinde kelleyi kaybedince de ayaklanma çıktı. Tabii güçlerini kaybeden bölgedeki kilise ileri gelenleri ve kralcı soylular da ateşe benzinle gittiler. Jakoben yönetimin son derece sert cevap vermesi sonucu yedi yıl içinde Vendée’de yaklaşık 200.000 erkek, kadın ve çocuk katledildi. Günümüzde savaşın ve sonraki katliamların “soykırım” sayılıp sayılmayacağına dair tartışmalar devam ediyor. Ama Fransa gibi üniter ve merkezci bir idarenin kendi halkına soykırım uyguladığını kabul etmesini herhalde beklemiyorsunuz.
Vendée’nin acılı hikayesine başka zaman devam edelim ve dilerseniz yarışa geçelim. İlk planda yarışın Noirmoutier Adası’ndan başlayıp meşhur Passage du Gois yolundan ana karaya geçmesi planlanmıştı. Fakat Dünya Kupası nedeniyle yarış bir hafta ileri çekildi. Yeni tarihte okyanusun gelgit durumu daha önce 2 kez Fransa Turu’nda yer alan bu tehlikeli geçişin kullanılmasını imkansız hale getirdi. İlk iki etabın düz olmasından hareketle, sprinterlere uygun olacağını söyleyebiliriz ama okyanus kıyısından geçen rota ve bölgenin kuvvetli rüzgarlara sahip olması bu senaryoyu bozabilir. Büyük takımlar mutlaka çok dikkatli olacaklar. Giro 2017’den hatırlayacağınız gibi, etap sonlarına doğru sert bir çapraz rüzgar olursa Quick Step herkese çok tatsız anlar yaşatabilir.
3. Etap iki yıldır ara verilmiş olan takım zamana karşı (TTT) formatına sahip. Erman Kunter’in basketbol takımının başında ciddi başarılar elde ettiği Cholet şehrinde 35 km’lik oldukça inişli çıkışlı bir parkur koşulacak (Cholet, Vendée isyanının merkeziydi). Bu rotada bazı takımların ciddi zaman kaybedeceklerini rahatlıkla öngörebiliriz. O takımlardan biri Roman Bardet’nin lideri olduğu “A-JE-DÖ-ZER” olur mu acaba? Hoş daha geçen gün Fransa ITT şampiyonu olan Pierrre Latour da kadroda ama 90 saniye kadar bir kayıp çok mümkün. Fransızlar'ın genel klasman umudu Bardet daha üçüncü günden geriye düşebilir. Tabii onunla beraber L’Equipe gazetesi ve tüm Fransa da karalar bağlar. hehehe, ne hoş senaryo! Yeterince sportif başarı yaşamayan bir ülkede, Fransız hocalarca eğitilmiş yazarınızın, ergenlikten kalan dertlerini "schadenfreude"e sığınarak unutmaya çalışmasını fazla ayıplamamanızı dilerim.
Yarışın ilk 10 günü rouleurler ve kuvvetli sporculara/takımlara uygun tasarlanmış. Dördüncü etap, bir yalakalık örneği olarak, UCI Başkanı David Lappartient’in memleketi Sarzeau’da bitecek. Sprint olasılığı yüksek. Lorinet - Quimper etabı ise Christian Prudhomme’un deyişiyle “Ardennes Klasikleri”ni hatırlatacak. Dar ve inişli çıkışlı yollarda geçecek 203 km’lik bir yarı klasik bizi bekliyor. GvA, PhilGil, illa ki Sagan bu etabı çoktan gözlerine kestirdiler. Hep söylediğim bir şey var: Bisiklet yarışı sadece sporcular isterse olan bir rekabettir. Çok sarih bir beyan gibi gözükse de demek istediğim, büyük takımlar anlaşırsa, ortak bir irade belirirse, ilk 9 etabın her biri 2-3 kişinin kaçtığı, son 20 km'de yakalandıkları, düz veya yokuş sprintiyle biten uyuz ve monoton birer yarışa dönüşebilir. A.S.O., bunu önlemek için, ilk dinlenme gününe kadar olan tüm etapların belirli bir kilometresine 3-2-1 saniye zaman bonusu olan kapılar koydu. Yeşil Mayo mücadelesini etkilemeyen bu kapılar, GK takımlarını -zaman primlerini kazanmak için- aktif bir yarış stratejisi belirlemeye motive edeceği umuluyor. Bu plan başarıya ulaşır mı ilk iki etapta belli olur. Zaten ilk haftanın tamamı Sagan'a çok uygun. 6. Etap yokuşsuz Brötanya’nın gururu Mur de Bretagne’da bitiyor. Fransa Turu’nda daha önce defalarca yer alan bu meşhur “duvar”a peloton, biri finişte olmak üzere, iki kez tırmanacak. 7. ve 8. Etaplar yine sprinterlere yakın duruyorlar. İlki UNESCO Dünya Mirası’na kayıtlı, muhteşem gotik katedraliyle tanınan Chartres kentinde biterken (2012 Wiggo ITT zaferini hatırlayan?), diğeri Jules Verne’in memleketi Amiens’de son bulacak. Özellikle 9. Etap'ın Arnaud Démare'ın şehri Beauvais'nin çok yakınından geçeceği düşünülürse, Fransızların Bastille Günü etap kazanma ihtirası tavana vurabilir. Bir
TdF’ın 9. gününde artık iyice kuzeye gelmiş olacağız. Bisiklet sporunda “Kuzey Fransa” bize iki şey çağrıştırır: “Roubaix” ve “Pavé”. Zaten ikisi de aynı şeydir. Tour tarihinin en sert arnavut kaldırımlarının yer alacağı Arras-Roubaix etabı birçok sporcuyu gerçekten ürkütüyor. Toplam 15 sektörde 21,7 km pavé geçilecek. Mons-en-Pevele, Pont-Thibaut, Templeuve, Cysoing ve Camphin-en-Pevele bu bölümlerin bazıları. Kolombiyalılar ve İspanyollar’a acıdığı için olacak, Thierry Gouvenou Carrefour de l’Arbre’ı parkura eklememiş. Etap Roubaix velodromunun hemen dışında bitiyor. Yarışın kilit günlerinden biri olacağını rahatlıkla söyleyebiliriz. Takım seçimlerinde bu etabın ciddi bir karar kriteri haline geldiğini kadrolardan görmek mümkün. AG2R Oliver Naesen ve Sylvain Dillier'yi çağırırken, Movistar takımı liderlerini Imanol Erviti ile Daniele Bennati'nin pilotluğunda kazasız belasız ön grupla finişe getirmeyi amaçlıyor. Pavé şöleni tüm kazanan ve kaybedenleriyle bittikten sonra dileyen Dünya Kupası Finali’ni seyredebilir.
Annecy’deki dinlenme gününden sonra, dokuz gün boyunca liderlerini çeken rouleurler görevi dağ keçilerine bırakacaklar. Mamafih, 8 kişilik takımlarda bu dengenin nasıl tutturulacağı ayrı bir sorun. Takım kurarken düz yol kaptanlarına mı yokuşçulara mı ağırlık verilecek? Yokuş domestikleri çok zorlu geçmesi beklenen/umulan ilk dokuz etaptan sonra zinde kalacaklar mı? Roubaix’ye kadar, alışkın olduklarından bir kişi eksikle liderlerini korumaya çalışan düz yolcular dağlara gelindiğinde tükenmiş olurlar mı? Yarışın bu seneki heyecanı biraz da bu parametrelerde yatıyor sanki.
Takımların sekiz kişiye inmesiyle, son yılların en kısa Tour de France’ının koşulacak olması birbirinden bağımsız değil diye düşünüyorum. Prudhomme ve Gouvenou, gücü ve yarışı kontrol yeteneği azalmış takımlara en azından kilometre açısından biraz destek çıkmışlar gibi gözüküyor. Fakat şunu söylemek gerekir ki profil ve etap seçimi olarak hala çok zor bir Tour seyredeceğiz. Zaten, son yıllarda, Büyük Turlar’ın hemen hepsi daha kısa, sert ve hareketli etapları mönüye alır oldular. Angelo Zomegnan’ın Giro ’09’da koşturduğu 83 km’lik Blockhaus etabıyla öncü olduğu trend Fransa’ya da sıçramış durumda. Eğer bu seneki kumar tutarsa, önümüzdeki yıllarda 250 km’lik dağ etaplarına bir daha zor rastlarız.
Alpler dedim ama üç etapla geçileceğini (10-11-12) söylemedim. Finişler sırasıyla Le Grand Bornand, La Rosiere ve L’Alpe d’Huez. 10. Etabın ortalarında çıkılacak Plateau de Glieres, ilk kez kullanılan bir yokuş ve 2 km’si toprak yüzeye sahip. 159 km’lik parkurun ortasında yer alan Glieres sonraki zirveler Romme ve Colombiere öncesi çatışmaların başlayacağı yer olabilir (Giro/Colle delle Finestre usulü). Alpler’in ikinci etabının uzunluğu 108 km. Kış Olimpiyatları'ndan bildiğimiz Albertville’den başlayan “Medio Fondo” tadında tasarlanmış. Montée de Bisanne, Col du Pré (ilk kez çıkılıyor), Cormet de Roseland ve daha yumuşak ama rüzgara açık La Rosiere tırmanılacak. La Rosiere, birkaç yıl önce Tour de l’Avenir’de kullanılmıştı ama TdF’de ilk kez yer alacak. Etap profili yokuşta geri düşen domestiklerin ana grupa dönebilecekleri vadiler de içermiyor. Çok aktif, çok sert, çok tehlikeli bir üç saat sporcuları bekliyor.
Les Lacets du Montvernier
Doğu Fransa Alpleri’ni “Huez Alpi”yle bitirmeyecektik de ne yapacaktık? 175 km’lik 12. Etap, Tour klasikleri Col de la Madeleine ve Croix de Fer’i geçtikten sonra, bisiklet tarihinin belki de en iyi bilinen yokuşu L'Alpe d'Huez'e çıkacak. 21 firkete virajlı, 13,8 km uzunluğunda, %8,1 ortalama eğimli “Hollanda Dağı” elbette tüm dikkatimizi üstünde toplayacak. Fakat öncesinde, büklüm büklüm çıkılacak Lacets du Montvernier yer alıyor. Acaba L'Alpe'de Tom Dumoulin veya başka bir Hollandalı vatandaşlarını sevindirebilecek mi?
L'Alpe d'Huez virajlarında sakin bir gün
Le Tour bu sene Güney Fransa ve Akdeniz kıyılarını pas geçiyor. Pireneler’e Valence'daki sprint finiş ve yokuş finişli Mende etabıyla geçiliyor. Mende son yıllarda çok sevilen bir finiş oldu. 1995’de Laurent Jalabert’in kazandığı onun adıyla anılan “Montée Jalabert” 2005, 2010 ve 2015’den sonra bir kez daha patlayıcı gücü olan yokuşçulara veya kuvvetli maceracılara gülecek ("baroudeur" kelimesine Türkçe karşılık bulamıyorum; "maceracı" en yakın kelime gibi duruyor; Liliane Calmejane, Sylvain Chavanel gibi adamlardan bahsediyorum).
Massif Central bölgesinde, çok yüksek olmasa da, yine mebzul miktarda yokuş mevcut. Son dinlenme gününden önce inişli çıkışlı bir etapla Millau’dan Carcassonne’a giderken Pic de Nore çıkılacak. Yöre insanı bu yokuşa "Küçük Ventoux" adını vermiş ki, (12.3 km - %6.3 ile hak ediyor bu lakabı. 14. & 15. Etaplar, eğer büyük takımlar anlaşırsa, ateşkes halinde geçebilir. Konudan bağımsız olsa da belirtmem gerek; muhteşem Millau Viyadüğü'nü tasarlayan insan, dünya yerinde durdukça (veya döndükçe) başımdan eksik olmayası sayın eşim C. Deniz Akgürgen Günsal'ın en sevdiği mimar Sir Norman Foster'dır. İhtiramla ayağa kalkın lütfen... Teşekkür ederim.
Viyadük değil bir kuğu..
İkinci dinlenme günüyle beraber yarışın son haftası başlıyor. 17. Etap’ta Carcassonne’dan Bagneres-de-Luchon’a, yani Pireneler’e geçilecek. 218 km’lik mücadelenin sakin başlaması bekleniyor ama dinlenmiş vücut sendromuna yakalanan favroriler olursa diğer takımlar kırbaçı vurup deli bir kovalamaca da başlatabilirler. Son altmış kilometre içinde Col de Portet d’Aspet, Col de Menté ve Col du Portillon gibi üç sert yokuşun ardından on kilometrelik ok gibi bir iniş bizi bekliyor. İlginç olabilir.
Ve ardından yılın en merak edilen etabına geliyoruz. Toplam altmış beş kilometre, yani iki saatlik bir etap lakin 38 km’si yokuş. Sırayla söyleyelim: Col de Peyresourde ve hemen devamı olan Peyragudes, ardından Col de ValLouron-Azet ve son olarak da Col de Portet. Dilimin ucuna “Contador olsaydı” demek geliyor ama yıllar geçiyor maalesef. Genel klasmandaki zaman farkları hala yakınsa müthiş bir mücadele olması beklenebilir, hem de ilk kilometreden itibaren. A.S.O. bu etabın startında sporcuların "F1 grid" usulü GK sırasıyla yerleşip start alacaklarını bildirdi. Bu şekilde, start verilir verilmez yapılacak ataklarla, birkaç liderin, domestikleri yetişemeden izole olmasını bekliyor sanırım. Veya, genel klasman liderlerinin "mano a mano" yarışmalarını umuyor. Yarışı yarış yapan bisikletçiler olduğu için bu senaryoların tutma ihtimalini düşük görüyorum ama belli de olmaz. Ancak, A.S.O.'nun planı tutarsa Team Sky'a ve/veya Movistar'a yarayacak bir uygulama gibi duruyor. Grupettoyu DQF'den kurtarmak için özel bir zaman sınırı belirlenecektir.
Paris’den önceki son sprint etabı Trie-sur-Baise - Pau arasında. Trie-sur-Baise kasabası, 2011 yılına kadar, Fransa’nın “Domuz Başkenti” olarak anılmasına yol açan bir festivale ev sahipliği yapmış. Ağustos aylarında düzenlenen festivalde “en iyi domuz bağırışı taklidi”, “en iyi domuz kostümü”, “en iyi domuz bilmemnesi” gibi yarışmalar yapılırken bir yandan da ürettikleri etleri pazarlıyorlarmış. Evet dinimizce öyledir böyledir ama yiyen yiyor. Üstelik “porcelet” denilen, sadece sütle beslenmiş domuz etinin müthiş yumuşak olduğu söyleniyor. Kendi pisliğini yemiyorsa, hani sadece sütle besleniyorsa, temizse hayvan hala mundar sayılır mı, Diyanet’in danışma hattına telefon açabilirsiniz belki. Benimkisi tamamen merak, katiyyen ağzıma sürmem!
19. Etap Lourdes - Laruns arasında ve 200 km uzunluğunda. Pireneler’de yakinen tanıdığınız üç yakışıklı var. Aspin, Tourmalet ve Aubisque. Nedense, bazı yokuşların erkek, bazısının dişi olduğunu hissediyorum. Daha çok isimleri bana bunu duyumsatan. Mesela Col de la Madeleine zarif bir hanım. Aspin genç ve güçlü bir erkek, Aubisque ise yaşlı ama yumruğunu masaya vurduğunda hala bardakları deviren sert bir aile reisi (Hepiniz katilsiniz!!!). Lacets de Montvernier de -elbette- ergenlik döneminde çiçek açan neşeli bir kız. Kafayı sıyırıyorum inceden herhalde...
Neyse 19. Etap'tan bahsedecektim. Bir gün önce, 65 km’de heba olanlar bu kez uzun bir dağ etabında mücadele edecek. Üçünü yukarıda saydığım altı tane kategorize yokuş var ve Aubisque'den Laruns'a yirmi kilometrelik inişle finiş olacak. Genel Klasman'ın hala çekişmeli bir hali kaldıysa ilk beş altı kişinin aklı bir yandan da ertesi günkü tuhaf bireysel zaman karşı (ITT) etabında olacak. St. Pierre-sur-Nivelle - Espelette arasındaki 31 km alıştığımız ITT’lere pek benzemiyor. Hemen hemen hiçbir noktası düz değil. Seksen metre irtifa alınacak bir yokuşla başlayıp inişle devam eden, son bölümünde %9 eğimli bir kilometrelik tırmanama bulunan, yetmezmiş gibi yine sıkı bir iniş ve yokuşla son bulacak tuhaf bir parkur. Profilden bu kadar anlayabildim. Yokuşta patlayıcı gücü yüksek Valverde tipi “puncheur”ler daha avantajlı gözüküyor. Etapla ilgili son not: Finiş kenti Espelette çok özel ve sadece bu bölgede üretilen kırmızı biberiyle tanınıyor. Memleket dahilindeki isotçulara duyurulur. "Süt domuzuyla iyi gider mi acep?" diye düşünen Cehennem'de yanar mazallah!!
Fransa Turu 2018 galibini Bask Ülkesi’nin kendine has kırmızı biber dolu toprakları tayin etmiş olacak çünkü ertesi günkü klasik Champs Elysées etabıyla yarış sona erecek.
Parkur yokuş çıkabilen TT’cilerden çok düzde de sert çevirebilen yokuşçulara daha uygun gibi gözüküyor. Yani bir yokuşçu parkuru daha. Yenilikçi, modern ve atak yapmayı heveslendirecek bir rota çizilmiş. Bu açıdan Thierry Gouvenou’yu kutlamak gerek. İki senedir Tour parkuruna hoş dokunuşlar yapıyor. Hatta 2018 rotasının, önümüzdeki yıllarda Büyük Turlar’ın koşulmasında önemli bir dönüm noktası olacağını öngörebiliriz. Yalnızca 31 km’lik ITT olması rouleurler için bir dezavantaj. Üstelik düz bir rotada da değil. Diyeceksiniz ki 35 km’lik TTT var. Var ama özellikle Team Sky’ın Froome gibi bir yokuşçusunu sadece bu TTT ile elimine etmek mümkün değil. Tom Dumoulin katılırsa ne olur? Olasılıkla ITT’de Froome’u rahat geçer, TTT’de az farkla geçilir, dağlarda ise zaman kaybeder. Sonunda ne olur tabii bir şey diyemiyorum.
Yokuş uzmanlarının şansını olumsuz etkileyebilecek şey ilk haftaki etaplar ve sonundaki Roubaix parkuru. Quintana, Bardet ve Rigo gibi küçümenlerin hiç alışkın olmadıkları bir yer. Froome’un da pavé’lerde uçmasını beklemiyoruz gerçi ama, başta Geraint Thomas, kendisine kol kanat gerecek takım arkadaşları olacaktır. Froome’dan sonra Richie Porte’un da şansı var ama her büyük yarışta bir felaket yaşıyor. Hiç adını anmazsak belki kötü şans bu kez onu bulmaz. Bardet, Quintana ve diğerleri ise TTT ve pavélerde Froome’a zaman kaybetmezlerse şanslarını Espelette’deki son zamana karşıya kadar taşıyabilirler. Çok iyi dinlendiğini söyleyen Tom Dumoulin ise yine takımının gücü kadar şanslı.
Tour favorileriyle ilgili yazıyı Cyclist Türkiye'nin Temmuz '18 sayısına yazdım. Bu yüzden blogda yer veremiyorum. Kusuruma bakmayın. Vive Le Tour, Vive La Démocratie, Vive La Capitalisme!!
Pazar günü Amstel Gold Klasiği koşulacak. Hollanda’nın dümdüz olmayan tek bölgesi Limburg coğrafyasındaki parkur 256,5 km uzunluğunda ve irili ufaklı 31 yokuş var. Hollanda’da “iri” yokuş olmaz ya, laf öyle geldi, geçelim. Yarış, AB ülkelerine kök söktüren kriterleriyle meşhur Maastricht’ten başlayacak. Sporcular bütün gün sele üstünde perişan olacaklar ama Maastricht’le finiş kasabası Valkenburg’un arası arabayla 15 dakika. Bu küçük kasabanın kalbi bisiklet için çarpar. Tarihte üç kez (1938, 1948, 1998) UCI Yol Bisikleti D.Ş. Valkenburg’da düzenlenmiş. Ama Limburglular’ı kesmemiş ki 16-23 Eylül arasında Dünya Şampiyonası yine burada yapılacak. Haliyle bir Amstel Gold müzesi/cafési var. Eski yılların videoları, kazananların bisiklet ve mayoları sergileniyor. Ayrıca meşhur Japon bisiklet giysileri üreticisi Pearl Izumi kasabada bir outlet açmış. Japonlar akıllı adamlar, nerede para kazanacaklarını biliyorlar.
Geçen sene, harika bir havada, bol Amstel eşliğinde, Deniz ve Pier’le beraber Philippe Gilbert’in zaferini yerinde seyretmiştik. Uzak ara en keyifle seyrettiğim yarıştı Amstel Gold. Cauberg yokuşu (ki yarış boyunca 3 kez geçiliyor) başlamadan önceki kavşak bizim Nevizade’yi andırır şekilde insan doluydu. Herkes elinde içkisi, yanında sevgilisi, dostu, Pazar öğleden sonrasında hem eğleniyor hem de yarışı bekliyordu. Biz de Pearl Izumi’yi talan ettikten sonra meydana varmıştık. Ama kalabalıktan duramayıp, Cauberg’de güzel bir yerde yarışı seyretmiştik.
Bu sene TV’den seyredeceğiz. Ama yarış bence geçen senekinden daha zevkli geçecek. 2012 bahar sezonu Tom Boonen hariç, diğer tüm klasikçiler için oldukça vasat geçiyor. Hemen hemen kimse çok formda değil. Bu nedenle yarış oldukça açık. Son iki yılın şampiyonu Gilbert hala forma giremedi. Çarşamba günü Fleche Barbançonne/Brabantse Pijl’da 12. oldu ama favori olmadığını açık seçik söylüyor. BMC takımı, Cadel Evans ve Greg Van Avermaet ile Gilbert’i destekleyecek ama Philippe gidemezse onlar da kazanmayı deneyebilirler.
Philippe Gilbert - Amstel Gold 2011
Diğer favoriler arasında önce İspanyolları saymalıyız. Sezona çok iyi giren, daha sonra biraz aktif dinlenmeye geçen Alejandro Valverde’den kalbim bir zafer istiyor. “Yeşil Mermi” Valverde 2006’da Fleche Walonne ve L-B-L, 2008’de de yine L-B-L’yi kazanmıştı. Klasikçi yani… Bu sezon, hem Tour Down Under, hem de Paris-Nice’de çok iyi yarışlar çıkardı. Katalunya Turu’nu hava koşulları nedeniyle yarıda bıraktı ama geçen hafta sonu koştuğu “test” yarışını ikinci bitirdi. Şunu da ekleyeyim ki o yarışı Valverde’nin takım arkadaşı Giovanni Visconti kazandı. O da formda. Üstelik bisiklet takım arkadaşlığının ilk kuralı “bugün bana, yarın sana” dır. Visconti Valverde için çalışacaktır.
Cauberg 2011 - Görüş açımız
Zaten Hollanda diyince İspanyollar’dan bahsetmeden olmuyor. Yarışın kağıt üstündeki bence en büyük favorisi Katusha’nın minyatür lideri Joaquin Rodriguez. “Purito” enfes bir Bask Turu koştu (GK 2), üstelik Cauberg’deki kısa ve sert yokuş (1200mt - %6.5) tam onun için tasarlanmış gibi. Geçen sene ikinci olmuştu ama geçen sene herkes Gilbert’in arkasında ikinci oluyordu zaten. Bu sene kazanma olasılığı yüksek. Keza Samuel Sanchez de (Euskaltel) Bask Turu’nda şampiyon olarak iyi formunu gösterdi ama yokuş sprintinde Valverde, Rodriguez ve Gilbert kadar iyi değildir. Oscar Freire de çok formda ve Valkenburg 2012’yi kazanıp kazanamayacağını görmek için bu yarışta kendini deneyecektir. Ama Katusha’nın bu yarıştaki lideri Rodriguez olacak.
Cauberg, son 700 metre
Hollandalılar içinde ben Bauke Mollema’ya (RAB) dikkat çekmek istiyorum. Patlayıcı yokuş sprinti çok iyi değil ama o da Bask Turu’nda çok iyiydi. Robert Gesink’in “olmasını” beklemekten sıkılanlar olarak Mollema’ya yanaşabiliriz. Keza Johnny Hoogerland da mutlaka yarışın bir bölümünde geleneksel kaçışını gerçekleştirecektir. Ama Hoogerland kaçışlarını pek başarıyla bitiremeyen bir cengaver. Belçika ekiplerinden Lotto Belisol'da Jelle Vanendert ve Gianni Meersman, Omega Pharma Quick Step de ise Chavanel ve Terpstra’ya dikat etmeliyiz (Boonen adele sakatlığından dolayı katılmıyor). OPQS ortada kazanmadık yarış bırakmadı aslında. Bu nedenle Amstel’i daha rahat koşacaklar ama kazanmak bir alışkanlık olmuşsa belli olmaz. Lotto Belisol’ün üstündeki başarı baskısı çok daha büyük.
Lüksemburglu kardeşler ise sezona pek iyi başlamadılar. Andy’nin bu sezonki en iyi derecesi 32. bitirdidiği Umman Turu! P-N, Katalunya ve Brabantse’yi bitiremedi. Dediğine göre L-B-L’e hazır olacakmış. Fransa Turu’nu da kazanacaksın koçum!!! Frank Schleck de ortalıklarda pek gözükmedi ama en azından gayet şerefli bir sezon başı çıkardı. Üstelik 2006’da Amstel’de şampiyon olmuştu. Yazmasam olmaz ama kazanma olasılığı düşük.
Andy Shcleck - Amstel Gold 2011
Ardennes Klasikleri’nde illaki önde birkaç Rus sporcu yarışın son kısmında gözükür. Hatta 2009’da Sergei Ivanov yarışı kazanmıştı. Bu defa Maxim Iglinsky’e dikkat edelim. Bir diğer Slav Peter Sagan'ın da yokuş sprinti çok iyi. Müthiş bir yetenek. Ardennes Klasikleri’nde takımın desteği ve taktik zekası çok önem kazanıyor. Liquigas Sagan’ı, bu anlamda, bu tip yarışlarda çok yalnız bırakıyor. Tecrübesi az, gücü çok Sagan da genellikle diğer takımların taktiklerine kurban gidiyor. Ama Damiano Cunego’nun arkasına takılırsa bir şeyler olabilir. Cunego Ardennesler için biçilmiş kaftan. Onu Cauberg ve Mur de Huy’de seyretmeyi seviyorum.
Simon Gerrans artık bir Milano-Sanremo galibi olarak favoriler arasında sayılabilir. Giro 2009’da, Bologna’da, yine bu tip bir yokuşta muhteşem bir etap kazanan Gerrans hiçbir disiplinde çok iyi değil. Ama çok zeki ve yarış ona gelirse kazanabilir. Zaten geçen sene podyumdaydı. Tüm pelotonu saymadan bitirelim ama önce Thomas Dekker’e dikkat çekeyim. Doping cezasından sonra Garmin’de yarışmaya başlayan Dekker, sakatlanan Sepp Vanmarcke’nin yokluğunda kendini göstermek isteyecektir.
Ben Amstel Gold’u seviyorum. Objektif bakınca, bu kadar favorinin olduğu bir yarışı ne zamandır seyretmemiştim, heyecanlanıyorum. Sonra gözümün önüne Cauberg’deki kalabalık, güneşin ışıldattığı biranın altın rengi, hardal-sosis-ketçap üçlüsü, 1.85’lik güzel kadınlar ve 1.95’lik yakışıklı adamlar geliyor. Pearl Izumi’de alamadığım mayolar, café/müzedeki çerçevelenmiş formalar ve bisikletleri hatırlıyorum, mutlu oluyorum.
Hem bakarsınız Andy Schleck geçen seneki gibi son 10 km’de yine atağa kalkar, bu defa Cauberg’i tek başına çıkar ve yarışı kazanır… Heyecanlanıp abarttım, pardon.
(Bu yazı 3 gün önce (19 Ağustos Cuma) bitti ama bloga yüklemek mümkün olmadı. La Vuelta başlamadan Tour’la hesabı kapatmak istiyordum ama beceremedim. Klasik bir “elektrikler kesildi çalışamadım” durumu ama bu defalık kanaat notumu kırmayın lütfen hocam… )
Datça’da tatildeyiz. Turkcell VINN’ı traş, dört mört çekmiyor. Sitenin wi-fi modemi de şişmiş. Oğlanın İstanbullar’dan taşıdığı laptop, açık düşmüş pehlivan gibi utanç içinde yatıyor. Çocuk bunalımın kıyısında. Kızımız istediği yer ve zamanada cigara içemediği için huzursuz, evde müzik dinleme olanaklarının sınırlı olmasından dolayı da mutsuz, ruhunun gıdasını alamıyor. Ben 9 gün diye kurduğum tatilin ortasında günübirlik İstanbul’a gitmek zorunda kalmış bir bordro mahkumuyum. Tatilimin 3+3 güne düşmesine yanıyorum. En çok karımın keyfi yerinde, en mühimi de o zaten.
24 saat sonra La Vuelta a Espana başlayacak fakat ben daha havasına bile giremedim. Onu bırak, Fransa Turu ile ilgili üç satır bir değerlendirme bile hala yapmış değilim. Eskisiyle vedalaşmadan yeni bir aşka başlanmaz ya, Vuelta’ya konsantre olamayışım belki bundandır. İspanya Turu’nun hatırı için Fransa Turu’yla helalleşmem gerek. Ama internetten mahrum ve belleği zayıf biri olarak maddi hatalardan uzak bir yazının mümkünü yok. Olabilecek tüm yanlışlar ve “frödyen kaymalar” için peşinen özür…
Haliyle önce kazanandan başlamak gerek. Cadel Evans Dünya Şampiyonu olduktan sonra bir değişim geçirdi, artık biliyoruz. Özgüveni ve liderlik yeteneği bu başarıdan sonra arttı. Ancak Omega Pharma’dan BMC’ye geçişi de başarısının katlanarak artmasında büyük etken oldu. Belçika takımları Bahar Klasikleri’ne öylesine yoğunlaşıyorlar ki Büyük Turlar’a uygun bir taktik/kadro ortaya çıkarmıyorlar uzun yıllardır. Omega Pharma-Lotto’da uzun yıllar Cadel GK yarışçısı olarak tek başına kalmıştı, takım şimdi Jürgen vdB’u da yeterince desteklemiyor. Quick Step’e baktığımızda da, kadrosunda “bu adam ileride şu turu kazanır” diyeceğimiz kimse yok. Diğer yandan BMC Racing bir Klasikler takımı kurmuş gibi görünse de TdF2011 boyunca C.Evans’a hep ve tam bir destek verdiler. Kritik ilk hafta boyunca Evans hep pelotonun önünde, risklerden uzak kalmayı başardı ama yine de onu (kazandığı etap hariç) pek gördük diyemeyiz. Yani liderlerini korudular ve yorulmamasını sağladılar. Taktiksel olarak son derece iyi bir yarış çıkaran Cadel Evans’ın en büyük şansı Contador’un alışıldık performansını gösterememesiydi. Wiggins, Radio Shack tayfası, Vino ve bilumum favori yarış dışı kalınca, BMC’nin tecrübeli lideri TT özürlü Schleck kardeşleri rahatlıkla alt etmeyi başardı.
Ben uzun yıllardır arka arkaya 2 Büyük Tur kazanmanın zor olduğunu iddia ediyordum. Pelotonun ortalama seviyesinin artışı, azalan doping uygulamalarının sporcuları tekrar “insani” performanslara döndürmesi bu tezimi dayandırdığım başlıca unsurlardı. 11-12 haftalık bir dönemde toplam 7,000km’lik bir parkuru kontrol altında tutup, iki yarışı birden kazanmak son derece zor artık. Bunun aksini kanıtlayabilecek tek kişi Alberto Contador’du aslında. İtalya Turu’nda mükemmel bir hakimiyet kurdu ama belki de tarihin en ağır bu Giro’sundaki yorgunluğu atması mümkün olmadı. TdF’da düşüp dizini sakatlaması bence ayrıntı olarak kaldı. Sırtında Giro’nun yüküyle Galibier’i çıkamadı Silahşör. Yine de Col du Telegraphe yokuşunda ve son TT etabında gerçek bir şampiyon gibi “kılıcıyla ölmeyi seçtiği” için kendisine bir sporsever olarak minnettarım.
Schleckler konusundaki fikrim ince bir gül değil, oldukça karışmış bir sarmaşık maalesef. Rahat ve varlıklı bir ortamda büyümüş olmaları mı bilmiyorum ama özelikle Andy’de eksik bir şeyler var. Tüm şampiyonlarda olmazsa olmaz olan o “killer instinct” sanki kendisinde yok veya tam değil. Halinden hep memnun gözüküyor ama Büyük Turlar’da sürekli ikinci olan biri halinden bu derece memnun olmamalı sanki. Biteviye “bu sıpanın zamana karşı disiplini çalışması lazım!!” demeyeceğim, usandım çünkü. Sadece şunu anımsatmak istiyorum: Performans sanatlarında ve sporda (buna motorsporları da dahil) “en iyi” olabilmek için 100 birim performans gerektiğini varsayalım. Konusunda çok yetenekli bir insan/organizasyon (piyanist, atlet, bisikletçi, futbolcu, F1 takımı), belli bir sistem içinde çalışarak, hemen hemen doğrusal bir
Performans = f(Emek) = k . Emek
denklemine göre performansını yükseltir. Ama bu formülle ulaşılabilen seviyenin bir üst sınırı var. Genelde bu sınır 95’dir. Şampiyon olmak için gereken son 5 birimlik sıçramayı yapabilmek çok daha zor. Bu son 5 birimi elde etmek için çok daha fazla çalışmak gerekiyor. Matematikçi değilim ama belki şöyle bir şey olabilir:
Performans = f(Emek) = k.l.m . Emek/n
Yani emeği ikiye, üçe, dörde katlamak gerekirken bir yandan da denkleme farklı parametreler ekleniyor (medya/toplum baskısı, takım/organizasyon düzeni, özel diyet, tıbbi destek, özel ekipman, vs.). Bunu da başarmadan “en iyi” olmak imkansız. Andy ve abisi bugün bile balık tutmaktan bahsediyorlar. Halbuki geçen TdF performanslarını analiz edip, eksikleri gidermek için neler yapabileceklerini konuşuyor olmaları gerek. Başta Malcolm Gladwell olmak üzere bu konuda yazan kişilerin makalelerini birileri onlara gösterir umarım. Andy Schleck bize Col d’Izoard yokuşunda başlayan 62 km’lik müthiş bir resital sundu. Gecenin bir yarısı TV‘de seyrederken nefesim kesildi gerçekten. Ama yetmedi işte! Elinden gelenin hepsi buysa diyecek bir şeyim yok. Ama onun daha iyisini başarabileceğine inanıyorum ve bunu görmek istiyorum.
Thomas Voeckler için “yıllanmış şarap” klişesine sığındığım için mazur görün. Ama cuk oturuyor. 2004’de tüm Fransa’yı kendine hayran ederken iyi bir sepajdan gelen yeni şişelenmiş genç bir şarap gibi bukesi biraz dağınık ve biraz asidikti. Zaman ona denge ve tecrübe sağladı. Meşe fıçılarda dinlenmiş, içinde saklı tatları ortaya çıkmış 2011 Chateau-Saint-Thomas de Voeckler ağırbaşlı, tadını nasıl sunacağını bilen harika bir kırmızıya dönüştü. Cesareti yanında artık vücudunu ve kuvvetini çok iyi tanıması sayesinde iki hafta Sarı Mayo’yu şerefle taşıdı. Elbette Europcar’ın ve Pierre Rolland’ın desteğini de anımsamak gerek. Voeckler belki Sarı Mayo’yu tesadüfen giydi ama gerçekten hakkını verdi. Tek hatası Contador’u tek başına kovalamaya çalışmasıydı. Son derece gereksiz, işe yaramayacağı baştan belli bu hamle ona Paris’te çıkacağı podyum şansını kaybettirdi. Ama savaşarak kaybeden vatandaşlarına bayılan Fransızlar için yeniden ve daha büyük bir kahraman haline geldi.
Thor Hushovd’un harika bir yarış çıkarması da aklımda kalan bir başka olumlu şey oldu. Thor Dünya Şampiyonu formasına uzun yıllar sonra etap kazandırdı ve bir haftaya yakın süre de Sarı Mayo’yu giydi. En büyük amacı olan P-R’yi hala kazanmış değil ama bu yarıştaki performansı Gökkuşağı Mayo’nun saygınlığını iyice yükseltti.
Keza Philippe Gilbert de yarışa çok farklı bir renk kattı bu sene. Bisiklet yarışlarının bir başka tuhaflığı da şu: Bir yarışın/etabın favori gösterilen sporcusu çoğunlukla o etabı kazanamaz (sprint etapları hariç). Okyucu doğal olarak “E o zaman neden favori gösterilir ki?” diye sorabilir. Bir sporcunun form seviyesi, yarış parkurunun onun kuvvetli yönlerine uygunluğu, o yarışı kazanma isteği gibi faktörler bir/birkaç favorinin yarış öncesi ortaya çıkmasına neden olur. Ama ne kadar güçlü favori olursanız olun, 200 kişinin katıldığı bir yarışı kazanma olasılığı zaten düşüktür. Yol yarışları sürpriz kaçışlara, sürpriz ataklara dayanır. Favoriler diğer takımlar tarafından sürekli marke edilirler ve yarışı/etabı kazanmaları çok zorlaşır (bunun istisna yarışı P-R’dir, genelde en güçlü sporcu kazanır ama 2011’de Cancellara’ya nasıl kaybettirildiğini gördük). Bu tuhaf kuralı yıkan günümüzdeki adam Philippe Gilbert’dir. Hangi yarışta favori gösterilirse kazanıyor. Kimse onu önleyemiyor. Gilbert’in son San Sebastian zaferinden sonra David Millar’ın tweetini mealen hatırlatayım: “Nerede ve ne zaman atak yapacağını söylemişti. Tam dediği yerde de kaçtı. Ona rağmen arkasından gidemedim” TdF’da ben dahil yedi düvel onun ilk etabı kazanacağını yazmıştık. Kimse onu engelleyemedi ve etabı aldı. Ayrıca yarış boyunca tüm mayoları giydi ve Yeşil Klasman mücadelesinin de sonuna kadar içinde oldu. Gilbert bu yıl bize Türkçe’de tam karşılığı olmayan “panache” kelimesini öğretti: “Güçlü, gözüpek ve kendinden emin olma halinin gösterişli ifadesi”. Onu seyrettiğimiz için çok şanslıyız.
Herşeye karşın, post- Lance dönemde Fransa Turları’nın çok daha heyecanlı geçtiğini kabul etmemiz gerek. Yarışı tamamen domine eden bir takımın olmayışı, her etapta pelotonu kontrol ederek sürprizlere izin vermeyen bir US Postal/Discovery’nin yokluğu yarışı daha açık hale getiriyor. Contador hariç diğer tüm favorilerin zaaflarının oluşu, fiziksel kapasitelerinin birbirine çok yakın olması, gün gün bizi TV’nin önüne yapıştıran etkenleri oldu.
Şimdi geriye bakarak söyleyebileceğimiz bir başka yargı da bu seneki etap parkurlarının akılıca hazırlandığıdır. Normalde esneyerek geçirdiğimiz ilk hafta neredeyse yarışın en heyecanlı bölümüydü. Düz etapların bile çoğunlukla yokuşla bitmesi yarışı canlandırdı. İlk hafta Cavendish’i değil, Gilbert, Hushovd ve Evans’ı konuşmuş olmamız bunu bize doğruluyor. Beklenmedik şeyler oldu ve sporda beklenmedik şeyler ta Roma’daki Coliseum’dan beri seyir zevkini artıra gelmişlerdir.
Kazalar her zamankinden çok değildi bence. Özellikle ilk hafta daha sakin geçti denebilir. Sprint finişlerin az olması değişik takımların trenlerini yarışın son bölümlerinde daha az karşı karşıya getirdi. Yer kapma savaşları daha yumuşak geçti. Ama az sayıda kazanın sonuçları daha acılı oldu. Wiggins, vdBroeck, Klöden, Brajkovic, Horner, Vinokurov gibi yarışa ümitli gelenler asfaltın tadını almak bir yana yarış dışı kaldılar. Bu durum belki de çok daha ilginç ve çekişmeli geçecek Sarı Mayo mücadelesinin 3-4 kişi arasında kalmasına yol açtı.
Bu noktada Johnny Hoogerland’i anmamak haksızlık olur. France 2 TV’sinin arabalarından birinin anlamsızca hamlesi sonucu 50 km/h hızla dikenli tellere uçan Hoogerland, sonrasında gösterdiği azim ve dayanıklılıkla hepimizin hayranlığını ve saygısını kazandı. Vücuduna atılmış 33 dikişe karşın Paris’e kadar yarışı sürdüren Hollandalı, ne olursa olsun yarışı bitirme gereğini, tüm profesyonel bisikletçilerin, o incecik vücutlarına karşın belki de yeryüzündeki en “Sert Herifler” olduklarını anlamamızı sağladı. Yarış seyrederken, düşen sporcuların yaralarına bile bakmadan bisikletlerine saldırıp hemen yola koyulmaya çalışmalarını gördüğünüzde, her faulde iki dakika yerde kıvranan milyonluk eşekleri bir hatırlayın.
Yeni bir yarış, yeni bir heyecan demek. La Vuelta elbette Tour de France kadar iddialı ve gergin geçmeyecek. Etaplar biraz daha kısa, kalabalıklar biraz daha seyrek, sporcular biraz daha rahat olacak. Ama Benidorm’dan Madrit’e varana kadar yol bisikletinin keyfini sürecek her şeyi orada da bulacağız. Hem 30 küsur sene sonra yarış ilk defa bask topraklarından da geçecek. Bekle beni Bilbao, yettim!!