#TDF100 etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
#TDF100 etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

14 Ağustos 2013 Çarşamba

Kazananlar...Kaybedenler... Fransa Turu 2013




 Ne tembellik ne tembellik.... Şu yazının 3 hafta önce bitmesi gerekiyordu. Aslında çoğu bitmişti ama sıra bazı "kaybedenler"e gelince takıldım. İyiyi, güzeli yazmak daha kolay sanırım. Fransa Turu'nu o kadar yoğun yaşadıktan sonra, bir bezginlik de çöküyor, itiraf etmem gerek. "Her şey oldu bitti işte, ne söylenebilir ki?" kurdu kafaya girince yazı yürümüyor. Neyse, çok geç kaldım ama en azından bir okuyucuya verilmiş sözü tutmam gerekiyordu. 

Bu yazıda Fransa Turu'nun kazanan ve kaybedenlerine bakmaya çalışacağım. Aslında bu yarışı bitirebilmek bile büyük bir başarı olduğundan 169 kişinin hepsini kazananlar tarafına yazmak gerek. Fakat, yarışa belli bir beklentiyle giren, iddiasını yarış öncesi ortaya koyanlar olduğuna göre, onların aldığı sonuçlara göre bir sıralama yapabiliriz sanırım. Elbette tam bir liste olmayacak, süzgeçin üstünde kalanları yazacağım. 

Önce kazananlara bakalım: 




Chris Froome: Fransa Turu fatihinin dedikodusunu daha önce yapmıştım. Ekleyecek fazla şey yok. Froome gerçekten tüm rakiplerinin bir gömlek üstündeydi. Team Sky'ın yarıştaki hata ve zayıflıklarına karşın, kendi gücüyle (R. Porte'un da desteğiyle) tüm atak ve karşı taktiklere direndi. En iyi TT'ci ve yokuşçuydu. Kazanamayacağı bir parkur yok gibi duruyor. Yine de, Sky ve Froome, yarışı seyredenlerin saygısını kazandılar ama sempati kısmından emin değilim. Özellikle takımın hal ve tavırlarından, beni uyuz eden, ukala ve kasıntı titreşimler alıyorum. Froome ise -görünenin arkasına bakıp, kişiliğini daha iyi tanıdıkça- zamanla kalpleri fethedecek gibi duruyor. Halkla ilişkiler konusunda tecrübelenmesi ve bu konuda -Team Sky kanunlarını bypass ederek- bir danışmanla çalışması şart. Önceki yazıda bahsettiğim diğer rezervlerim baki kalmak üzere başını hafifçe okşuyorum... 

Nairo Quintana: Kanımca TDF 2013'ün en büyük "keşfi" Quintana oldu. İşi bilenler 2012'den beri ondan bahsediyorlardı aslında. Yine de, en güçlü performansını Temmuz ayında göstererek yeni bir yıldız oldu. Kolombiyalılar, 1980'lerde de Fransa Turu'nda esip gürlemişlerdi ama bu defa resmen yağdı. 23 yaşında, hem GK ikinciliği, hem Benekli Mayo, hem de Beyaz Mayo kazanmak az buz iş değil. Quintana, yol bisikletinin klasik öyküsüne sahip. Fakir bir ailenin, okula gitmek için bisikletiyle dağlar aşmak zorunda kalan kavruk evladı (İsmail Burak Bal'ın yazısını hatırlayalım). Böyle bir sürü hikaye var aslında duymadığımız. Nairo'nun şansı, potansiyelini gören ve itekleyen babası, bisiklet kültürü zengin bir ülkenin evladı olması, fırsatları kullanacak zeka ve iradeyi göstermesiydi. Aslında TdF'a, Valverde'nin baş domsetiği olarak geldi ama liderinin yaşadığı sorunlardan sonra önü açıldı ve potansiyelini gösterdi. Artık yapması gereken daha çok çalışmak, daha iyi bir TT'ci olmak, İngilizce öğrenmek ve 2-3 yıl sabretmek. Bu duygularla,  Nairo'nun yanaklarını şefkatle sıkıp sıkıp bırakıyorum. 




Peter Sagan: İki yılda iki Yeşil Mayo... Adam bana bile satın aldırdı sonunda fıstık yeşili formayı. Hem sprinter, hem yokuş çıkabiliyor. Öküz gibi güçlü ve fırlama. O da 90'lar kuşağının en iyilerinden olacak. Özellikle Bahar Klasikleri için taktiksel anlamda daha gelişmesi gerekse bile Fransa Turu puan klasmanını uzun yıllar kimseye bırakmayacak gibi duruyor. Tarihe çok büyük bir bisikletçi olarak geçeceği kesin. Fırlamalığını karizmayla tamamlarsa reklamcıların da bir numaralı yıldızı olacak. Onu "Aferin lan Peter!" diyerek ensesine şaplakla ödüllendiriyorum. 

Joaquim Rodriguez: Purito yine kazanamadı ama son üç Büyük Tur'un podyumunda yer almayı başardı. Katusha'ya geçtiğinden beri aldığı paranın karşılığını veriyor. Bu Tour'da da, özellikle son hafta, en kuvvetli kalan 3 kişiden biriydi (Chris, Nairo). ITT'lerde eskiye göre daha az zaman kaybederek, yokuşlarda inat ve güçle karşı koyarak yarışın son gününde de Contador'u geçmeyi başararak Şanzelize'de kürsüye çıktı. Bundan sonra Vuelta'da koşacak. Dinlenmiş ve tekrar forma girmiş bir Rodriguez Kırmızı Mayo adayı olur. Bunu söylediğime inanamayarak elini sıkıyor ve sırtına dostça vuruyorum. 

Marcel Kittel: Geçen sene, ishalden dolayı yol kenarlarını batıra batıra yarıştan çekilen biri için 2013 Fransa Turu'ndan daha iyi bir geri dönüş olamazdı. Kittel sadece 4 etap kazanmadı, Sarı ve Yeşil Mayo'yu da giydi. Ayrıca sevimliliği, nezaketi, anti-doping söylemindeki tavrıyla da yol bisikletinin Almanya'da tekrar yükselişini sağlayacak gibi duruyor. Saçlar bir felaket ama gençliğine vermek gerek. Madem çok Türk arkadaşı var, alışkındır. Seni yanaklarından öpüyorum Marsel! 


Saçlara gel!!!


Roman Kreuziger: Kimileri lider doğar, kimileri liderliğe yükselir. Bazıları da gençken gösterdikleri o parlak ışığı zamanla kaybederler. Kreuziger kendi kuşağının en iyi genç etap yarışçılarından biriydi. 2004'de Gençler Dünya Şampiyonu olmuştu. 2008 ve 2009'da iki önemli tur kazandığında daha 23 yaşındaydı. Ancak Liquigas'da geçen 4 yıl bu iki zafer dışında ona fazla başarı getirmedi. Her zaman iyiydi ama "büyük" olmasını sağlayacak o küçücük kuvantum sıçramasını hiç yapamadı. 2011'de Astana'yla bir Giro Beyaz Mayo başarısı var ama Kazak takımı potansiyelli gençleri heder etmesiyle bilinen bir mecra. Hayal kırıklıklarıyla dolu 2 yıldan sonra "lider" olmaktan vazgeçti ve Contador'un baş domestiği olmayı seçti. Belki liderlik rolünün psikolojik baskısını kaldıramadı, belki antrenman programı yanlıştı. Bir adım geri atarak Contador'un kurmayı olmayı seçince şansı da döndü. Bir başdomestik için harika bir sezon geçiriyor. Amstel Gold gibi bir klasiği son derece akıllıca kazandı, İsviçre Turu'nda 3. oldu. Bence, Fransa Turu'nda, Contador'a defalarca yardım etmek için kendini helak etmese, yarışı beşinci sıra yerine Rodriguez'in önünde bitirebilirdi. Ama "yokuş domestikleri"nin kaderi bu. Çek sporcu bu görevi harika yaptı. Kreuziger eğer 30 yaşına doğru bir performans sıçraması yapıp "Paşa" olmazsa kurmay albaylıktan emekli olur, arada iyi de para kazanır. Militarist olmadığım için kendisine asker selamı vermiyorum, bir Budweiser Budvar ısmarlayıp elini sıkmakla yetiniyorum. 

Kreuziger ve Contador

Rui Costa & Movistar: Tam adı Rui Alberto Faria da Costa. 23 yaşında masmavi gözlü bir Portekizli. Costa da ne zamandır radarın altında uçanlardan. 2011'de Fransa Turu'nda da bir etap kazanmıştı. Son iki yıldır Tour de Suisse'in de GK şampiyonu. Bu sene Valvede ve Quintana'yla beraber TdF2013'e geldiğinde beklentiler, genel klasmandan çok etap peşinde koşacağı yönündeydi. Ancak Valverde'nin jantını kırdığı o meş'um 13. Etap'ta liderini bekleyip 10 dakika kaybetmeseydi klasmanda daha iddialı bir yere gelebilirdi diyenler de var. Ama işte bu noktada katman katman bisiklet sporu bir başka "yin ile yang" ikilemi daha sunuyor bize. Eğer klasmanda iddialı olsaydı iki harika etap kazanmasına izin verilmezdi (16. & 19. Etap). 


Rui Costa Movistar'da ikinci keman olmaya devam edecek mi?

Movistar takımı da Valverde'nin şanssızlığına fazla üzülmedi açıkçası. Giro'da 4 etap kazanmışlardı. Fransa'da da Rui Costa ve Nairo Quintana ile 3 etap zaferi, 2 mayo ve Genel Klasman ikinciliğini kazandılar. Takımın genlerinde bu var aslında. Banesto <=> Indurain desek sanırım yeterli olur. Caisse d'Epargne zamanında da siyah-kırmızı mayolarıyla az zafer kazanmadılar. 2008'den beri takımın başındaki Eusebio Unzué'nin önümüzde bir amacı daha olacak. Valverde'nin son döneminden bir Vuelta, Rui Costa'dan hem klasikçi hem genel klasmancı, Quintana'dan da bir Fransa turu şampiyonu çıkarmak... Rui Costa'yı tutabilirse elbette.

Orica GreenEdge: Yarışın daha ilk haftasında iki etap zaferi kazanan, 2 ayrı sporcusu dört gün boyunca Sarı Mayo'yu taşıyan kangurular yarışın bir başka kazananı oldu. İlk etaptaki otobüs faciası ve yarışın geri kalan bölümlerinde ortalarda gözükmemeleri methiyenin düzeyini daha da artırmama imkan vermiyor. Takım hala bir GK sporcusuna sahip değil, bu eksiklik hissediliyor. Simon Gerrans'ın, Calvi'de Sagan'ı sprintte geçmesi ne kadar iyi, güçlü ve "multi-disipliner" bir yarışçı olduğunu gösteriyor. Milano-Sanremo'da yeteneğini görmüştük zaten. Takımın şimdilik en büyük sıkıntısı ise sprinter Matthew Goss'un sessiz olması. Tüm takıma parmak arası terlik hediye ederek sıcakkanlılıklarına gönderme yapıyorum. 


Happy Aussies!!!



Mansiyonlar... Genelde resim ve öykü yarışmalarında "mansiyon kazananlar" olarak geçen "mansiyon", Fransızca'daki "mention honorable" lafından dilimize geçmiş. Aslen "[Adı] şerefle anılanlar" anlamına gelir ki bu daha güzel duruyor. Önce Richie Porte'u yazmak gerekir elbette. Çoğu yokuş etabında Froome'u tek başına çekti. İki etapta zaafiyet gösterdi ama L'Alpe d'Huez'de takım arabasına gidip, aldığı enerji jelleriyle liderini beslemesi bence Froome'a yarışı kazandırdı... 32 yaşındaki Cristophe Riblon yarışın en güzel, en mitik yokuşunu kazanırken son derece akıllı bir atak yaptı. Riblon -Polonya Turu'ndaki performansını da göz önüne alarak- yokuş etaplarında girdiği kaçış gruplarının korkulan ismi oldu artık. Sarı Mavic ayakkabılarından tanımaya gerek kalmadı artık, tüm seyredenler geniş omuzlu, kirli sakallı Riblon'u hemen ayırt ediyorlar... Jan Bakelants da RSLT'nin ışığı oldu. Ajaccio etabındaki zeki ve riskli kaçışı ona etap zaferi ve Sarı Mayo getirirken, yarış boyunca hep aktifti. Seneye Klasikler'de ona daha çok dikkat etmek gerekir... Matteo Trentin (OPQS) ve Dan Martin de (Garmin Sharp) kazandıkları etaplarla yarışa tat kattılar. Son bir mansiyon daha var ama o en aşağıda... 


Cristophe Riblon L'Alpe d'Huez'de kazandı ama Fransızlar'ın şerefini kurtaramadı


"Tamam hadi!! Kaybedenlere geçelim artık..." sesleri duyuyorum. İnsanoğlu böyle işte... Başarı yerine başarısızlığın hikayesini dinlemeyi tercih eder, kendine ait olmadığı sürece. Unutmayın ki, aşağıdaki isimler dünyanın en zor yarışını bitirmeyi becermiş süpermenlerdir. Herhangi bir Türk'ün Fransa Turu'nu, değil bitirmek, katılmayı bile daha başaramadığını hatırlatmak isterim. Ona göre okuyun, insaflı olun ;-)) 

Alberto Contador: Yarışın en büyük kaybedeni elbette. İkisi geri alınmış da olsa 7 Büyük Tur kazanmış bir sporcunun bu derece "ortalama" bir Fransa Turu geçirmesi herkesi şaşırttı. Contador'un, yokuşlarda alıştığımız hızlanışını hiç  göremedik. Hatta Mont Ventoux'da Froome'a sadece 30 metre dayanabildi. Dağlarda farkını koyamayan El Pistolero, ITT'lerde de eski formunda değildi (bu arada "Silahşör" lakabı ortadan yok oldu farkındaysanız, ama arka arkaya "Contador" yazmak istemeyen muharrir tabancanın ipine sarılmaya devam ediyor). Alberto, antrenörleri ve Riis, şapkayı önlerine koyup iflas eden paradigmayı nasıl değiştirecekleri düşünmek zorundalar. Şimdiki kadarki çalışma yöntemleriyle Froome'u geçmeleri mümkün değil. Yeni antrenman metotları mı geliştirirler, farklı performans artırıcı önlemleri mi uygulamaya alırlar bilemem (valla doping ironisi yapmıyorum). 

Aslında Alberto hala yarışlara büyük heyecan katmaya devam ediyor. 13. Etap'ta Froome'u tuzağa düşürmesi, Col de Sarenne inişinde atak yapması, yarışı ne kadar istediğini gösteren işaretlerdi. Ama yokuş yukarı değil de yokuş aşağı atak yapmaya başlamışsa sorun büyük demektir! Movistar'ın, Froome'u hedef almak yerine, Contador'u geçmeyi düşünerek Saxo ile ittifaktan kaçması da İspanyol sporcunun iyi bir derece almasını engelledi. Son olarak, "Büyük Turlar'ın son haftalarında daha formda olurum" diyen Alberto'ya biraz dudak kıvırmak gerek. Yarışın son yokuşu Semnoz'da Quintana ve Rodriguez onu perişan ettiler. Bunu da düşünmesini tavsiye ederek onun elini okşuyor ve soran bakışlarla bakıyorum... 




Alejandro Valverde: Aslında Valverde kariyerinin en iyi TdF'ını koştu demek hata olmaz. Ama bir bahtsızlığı var bu yarış özelinde. Mutlaka ve mutlaka başına bir şeyler geliyor. Bu defa da son derece anlamsız bir etapta jantını kırıp 9:54 kaybetti. Valverde, yaşı ve yeteneği itibarıyla artık Fransa Turu genel klasmanını kovalamayı bıraksa iyi olur. Yokuşlu klasikler, belki Vuelta ona daha uygun gibi gözüküyor. Zaten Vuelta 2013'e katılacak ama formunu tekrar kazanabilecek mi emin değilim. Purito'yla beraber yanyana çıkarlar yokuşları. Bir zamanlar çok sevdiğim bir yarışçıydı. Sonra o da doping batağına daldı, 2 yıl ceza aldı. Ama hiç özür dilemedi, suçlu olduğunu hep reddetti. İnanıyor muyuz? Nayır! O yüzden biraz buruğum kendisine. Zaten Ajaccio'da da suratıma bakmadı imza verirken. "Sana karşı eski hislerim yok artık Alejandro!!" Bu duygularla, ona bir tüp enerji jeli verip arkamı dönüyor ve uzaklaşıyorum. Anlayana...

La République Française: TdF'12'yi beş etap zaferi, Benekli Mayo ve ilk 10'da bir sporcuyla başı dik bitiren Fransızlar bu sene tek kelimeyle döküldüler. Ergenliği Fransız hocaların elinde heba olmuş biri olarak umurumda bile değil, beter olsunlar elbette, ama şaşırdığımı itiraf edeyim. Cristophe Riblon hariç hiçbirinden ciddi bir ışık göremedik. Sojasun, FdJeux ve Europcar yok hükmündeydiler. Teselli olarak söylenebilecek şey, gençler klasmanının ilk on sırasında 4 Fransız'ın oluşu ama en iyisi Quintana'nın 22 dakika gerisinde... Pierre Rolland'ın genel klasman hedefi balonmuş, kandırıldık. İki zamana karşı etapta toplam 11 dakika fark yiyen adam "Classement Genéral de Mon Cul"de yer bulabilir ancak. Thomas Voeckler ise bu sene "kontenjan senatörü" olarak yarıştı. Bol şov, sıfır netice. Ne bir atak, ne bir "panache", hiçbir şey görmedik. 


Thibaut Pinot, geride kalmış, ümitsiz


Tabii Europcar'ın durumu, FdJeux ve Thibaut Pinot'nun spektaküler çöküşü karşısında geri planda kaldı. Pinot geçen sene güzel bir etap kazanıp yarışı ilk 10'da bitirince Rolland ile beraber "Yeni Fransız umudu" olarak lanse edilmişti. Fransız basını her sene birini gazlıyor böyle. 2014'de yemem artık. Neyse... Pinot meğerse yokuş inemiyormuş, onu öğrendik. Tam olarak böyle değil aslında. Öğrendiğimiz "kırılgan" bir mental yapısı oldu. "Bazıları örümcek veya yılandan korkar, ben süratten korkuyorum, bu bir fobi" diye demeç verdi, aklım almadı. E geçen sene her yerden indin monşer? Gençken geçirdiği bir kazadan dolayı inişlerde hep gergin olduğunu söylüyor. Kafamızdaki şeytanlar bir zayıf anımızı kollar zaten. Pinot, Col de Pailheres inişinde mental olarak bloke olduğunu ve inemediğini söyledi. Gerisi de çorap söküğü gibi geldi. Bu psikolojik sorundan acilen kurtulması gerek. Yokuş çıkamazsan da bisikletçi olursun ama inemezsen?? Kendisine benim psikoloğun telefon numarasını verirken "Seneye halledersin, hiçbir şey için geç değil" diyorum... 

Cadel, Tejay ve BMC: BMC ve liderleri Tour'da öyle patladılar ki, toz bulutunda Andy Schleck'in 20.'liği bile dikkati çekmedi. Evans'ın, bu yaşında, Giro'yu da koştuktan sonra Fransa Turu'nda çok rekabetçi olması mucize olurdu, olmadı. Ama geçen senenin beşincisi VanGarderen'e ne olduğu büyük muamma. Mayıs ayında Kaliforniya Turu'nu kazanan Tejay'in, daha Pireneler'de liderin yarım saat gerisine düşmesi bana gizli bir virüsü düşündürdü ama daha bir açıklama yapılmış değil. Philippe Gilbert de kendinden beklenenleri gösteremedi. 


Evans bulanıktı ama asıl Tejay şaşırttı...

BMC, bu haliyle, birkaç yıl öncesinin Manchester City'si yada bu senenin Monaco'su gibi, çok para harcayıp fazla bir başarı elde edemeyen futbol takımlarına benziyor. Andy Rihs parasını istediği gibi saçabilir elbette, benim tavsiyeme ihtiyacı yok. Lakin takımda bir hedef eksikliği olduğu gözüküyor. John Lelangue'ın kovulmasına şaşırmamak gerek. Önemli olan yerine kimin geleceği ve BMC'nin nasıl bir takımla yoluna devam edeceği. Andy Rihs'ın elinden purosunu alıp küllükte sertçe söndürürken "Herr Rihs, was machen Sie allahaşkına?"diye kestirip atıyorum.  


Son mansiyonu sayın eşime ve kendime veriyorum. Kasım'da planladık, Temmuz'da gerçekleştirdik. Türk gibi başladık, İngiliz gibi bitirdik yeminlen. Programımız hiç aksamadı. Bütün etapları seyrettik. Karga sekmez, keçi geçmez virajlı yollardan, gece yarısı kafalar binbeşyüz (abart!) dönmeyi becerdik. Her akşam muntazaman içki içtik ama otele dönüp blogumuzu da yazdık. Fransız navigasyon aletine rağmen bir kere bile kaybolmadık. Akreditasyon kartlarını alamadığımızda kavga etmedik (program aksadı evet ama olur o kadar), güzel restoranlarda yemekler yedik. Yalnızca, son sabah, kiralık arabayı bırakacak park girişini bulamadık. Bizim gibi havaalanı parkını dolanıp duran bir salak daha vardı. Baktık ki adam İngiliz, sevindik. Standartı tutturmuşuz...   


24 Temmuz 2013 Çarşamba

Froome'un Yolu...



Chris Froome'la ilgili aklımdaki ilk imaj Vuelta 2011'den. Bilbao'da, startın hemen yanında, yüksekçe bir yere çıkmış etabın başlamasını bekliyorum. Önümde Purito, Igor Anton, J.J. Cobo ve diğer mayo sahipleri var. Froome Beyaz Mayo'yu giymesine karşın ortalarda yok... Start veriliyor, sporcular alkışlar arasında yavaş yavaş hareket ediyorlar. Kafile ve takım arabaları gittikten bir 30 saniye sonra Froome tek başına start noktasını geçip yola koyuluyor... Birkaç gün önce, takım liderini beklemek uğruna, liderliği J.J. Cobo'ya kaptırmıştı. Bilbao'dan bir gün sonra Madrit'te yarışı ikinci bitirdi. Önümden geçerken çok mutsuz olduğunu hissetmiştim. 

Froome vs. Cobo @ Bilbao (Vuelta 2011)

Filmi bir yıl ileri saralım... TDF 2012. Froome 17. Etap'ta atak yapan Valverde'yi kovalamak ve etabı almak istiyor ama Wiggins onu takip edemiyor, kurmayının gitmesine de izin vermiyor. Chris Froome hayal kırıklığı, öfke ve hırçınlıkla arkasına bakıyor. Wiggo'ya bas bas bağırıyor hiç sesi çıkmadan. Valverde etabı kazanıyor, Froome da Wiggins'in ardından Fransa Turu'nu ikinci bitiriyor. 

Froomey Wiggins'i finişe getiriyor. Alacağı etabı kaybetmişti

Ve geçen hafta. Annecy-Semnoz yokuşunda, artık Sarı Mayo'yu garantilemiş olan Froome, klasmanda gerisinde bulunan üç sporcuyu da dökecek bir sert atak yapıyor. Yarışın son zirve finişini kazanırsa bir etap daha (dördüncü) almış olacak, sarının yanına benekli mayoyu da koyacak. Hakkı var mı? Var. İhtiyacı var mı? Yok. Onlarla birlikte zirveye çıkması ve sadece etabı bitirmesi yeterli şampiyon olmak için. Üç hafta boyunca, rakipleri hiçbir yokuşta ona üstünlük sağlamamışlardı zaten. Saate karşıda hep çok iyiydi. Mont Ventoux'da en güçlü yokuşçu olduğunu da gördük, ikna olduk, inandık, kabul ettik. Tüm bisikletçilerin rüyası o kutsal sarı tüniği kazanmışken, benekli mayo için bu hırs neden? Froome'un atağından sonra Purito ve Quintana ona yetişiyorlar. Son kilometreye doğru, bir atak daha yapıyor ama olmuyor, Kolombiyalı hem etabı hem de Benekli Mayo'yu kazanıyor. Froome ilk Fransa Turu'nu kazandığı için mutlu ama etabı ve yokuş klasmanını kazanamadığı için neşesi tam değil... 

Annecy-Semnoz... TdF100'ün son yokuşu

Yol bisikleti, kuralları, kanla değilse bile, acı, fedakarlık ve ortak zekayla yazılmış bir spordur. Yıl boyu beraber yarışan profesyoneller, imece usulüyle rüzgara karşı koyarken bir yandan da rekabet ederler. Bisikletin anlaması en zor, takdir etmesi ise en güzel yanıdır bu. Rakibiyle ittifak yapmak gibi tuhaf bir ikilem yol bisikletçisinin hep tepesinde sallanır. Bu gariplik sonucunda, peloton denen o insan grubu, zaman içinde test edilmiş, tecrübeyle yontulmuş, yazılı olmayan bir kurallar bütünü geliştirmiştir. Bu nizama herkesin uyması beklenir. Uymayan ayıplanır, bunu alışkanlık haline getiren dışlanır. Pelotonun dışladığı bir yarışçının kariyeri bitmiş demektir; rüzgarda tek başına kalır, kimse su vermez, yarış kazanamaz, evine ekmek götüremez. Bu "angajman kuralları" içinde, GK lideri çiş yaparken atak yapmamak, beslenme bölgesinde kaçış başlatmamak, pelotonu GK lideri takımın çekmesi gibi maddeler vardır. 

"Kadim Kanun"un en bilinen cüzlerinden biri de, eğer ön grupta Sarı Mayo varsa, rakipleriyle beraber zirveye kadar çalışması ama etabı kazanmaması geleneğidir (Sarı Mayo kaçışa girmez elbette ama şimdi konumuz değil). Böyle davranırsa hem liderliği devam eder, hem de beraberce emek verdiği yoldaşlarından biri etabı kazanarak sevinir; şan, şeref ve para kazanır. İstisnası yok mu bu kuralın? Elbette var. Zirvede alınacak kritik bir zaman bonusu söz konusuysa veya lideri tehdit eden bir başka sporcuyla zaman farkını açmak isterse, Sarı Mayo atak yapabilir. Ama genel olarak, bu kaideye riayet edilir. Contador'un, eski takım arkadaşı P.Tiralongo'ya bıraktığı Giro 2011'deki Macugnaga etabı ve Voldemort'un Ivan Basso'ya birini bırakıp, diğerini aldığı TdF 2004'deki iki etap (La Mongie & Plt. de Beille) ilk aklıma gelenler... Bunlar gibi daha yüzlerce örnek bulunabilir tarihten. 
   
Bu kuralda kalbimi çalan çok şey var. Uzun dönemli fayda için kısa vadeli kazanımlardan vazgeçmek, topluluğun ortak çıkarını gözetmek, alçakgönüllülük, hakkına razı olma, rızkından fazlasını istememe, tevekkül, fedakarlık... İş hayatında çok meşhur olan "kazan-kazan" felsefesi asıl ruhunu bu kaidede bulur. Matematik bilimi, bu gibi olayları açıklamak için Oyun Teorisi'ni geliştirmiş yetmez mi? 



Chris Froome'un, tamamen domine ettiği Fransa Turu'nu, beş dakika farkla kazanmak üzereyken, hala atak yapıp etap zaferini kovalaması, öncelikle hırsının derecesini gösteriyor. Vuelta '11'de ve geçen sene TdF'da kazanmasına izin verilmemesi onu çok rahatsız etmişti. Team Sky'ın temmuz ayında liderinin kim olacağı bir yıldır spekülasyon konusuydu ve bundan dolayı oldukça gergindi. Wiggins'in, onun liderliğini kabul ettiği için değil, ne idüğü belirsiz bir "sakatlık" nedeniyle yarışa girmemesi, nişanlısı üstünden ona yöneltilen eleştiri okları ve Contador gibi bir şampiyonun karşısına çıkma stresi, bence içindeki ihtirası iyice alevlemişti. "Ben size kim olduğumu gösteririm" gibi bir tavırla yarıştı. Bu kötü mü? Hayır değil. Hırs olmadan, bu derece zorlu bir sporda başarılı olmak olanaksız. Froome bu senenin en güçlü etap yarışçısı oldu. Rakipleriyle arasındaki performans farkı bugünkü gibi kalırsa, önümüzdeki birkaç yıl da kesin favori o olacak. Fakat büyük bir şampiyon olmak için başka şeyler de gerekiyor. Asalet, taktiksel zeka, bilgelik, fedakarlık, müttefik edinme ve dostlarını kullanma. Froomey şimdilik bu noktanın uzağında. Eğer zekasını kullanırsa, rakiplerini aşağılamak yerine yüceltir, "win-win" felsefesine dikkat ederse yeni yüzyılın yeni "Patron"u olabilir.

8 Temmuz 2013 Pazartesi

İlk Hafta Notları - Fransa Turu 100




Fransa Turu'nun ilk dinlenme gününe geldik. Hem bizim Korsika yolculuğu , hem de, ailemizde yaşanan ani ve çok üzücü bir vefat nedeniyle ilk dokuz etabı hep göz ucuyla seyredebildim. İlk haftaki kayda değer noktalardan kısa kısa bahsedeyim: 

  • Korsika Grand Départ projesi başarıya ulaştı. Fransızlar'a biraz şüpheyle yaklaşan yerel halk yarışı çok benimsedi. Porto-Vecchio yolunda, 4 saat önceden iskemlesini yolun kenarına yerleştirmiş orta yaşlı bir çift bu bunun en güzel işaretiydi. Etap başlangıç ve bitişleri tıklım tıklımdı. Sprint etaplarının sıkıcılığından şikayet eden seyirciler ve TV izleyicileri, adanın topoğrafyası ve organizasyonun ilk etaptaki beceriksizliği yüzünden, her üç gün de heyecanlı yarışlar izlediler. Bastia'da OricaGE otobüsünün finiş takının altına sıkışması ve sprint öncesi meydana gelen kaza ilk etabı hareketlendirirken, Ajacciao finişinde Jan Bakelants'ın zeki ve riskli atağı ikinci etabı seyretmeye değer kıldı. Calvi'de biten etapta da, yokuşlar nedeniyle asıl sprinterlerin geride kalması klasik etap sonunu önledi ve Simon Gerrans'ın yarışı kazanmasını sağladı. 
  • Yarışın en güçlü dört sprinteri de ilk haftada etap kazanmayı başardılar. Cavendish, Greipel, Kittel ve Sagan kendilerine en uygun etaplarda başarıya ulaşıp üstlerindeki baskıyı attılar. Cav ve Sagan ikişer etap kazanabilirlerdi ama parkur ve son kilometrelerdeki şanssızlıklar buna izin vermedi; onların kaybı yarışın ve diğer sporcuların kazancı oldu. Yeşil Mayo savaşı, yine ilk haftaki parkuru nedeniyle peter Sagan'ın üstünlüğüyle geçiyor ama ikinci hafta saf sprinterlere daha uygun etaplar var. Greipel ve Cavendish'in bu farkı kapatmaya başlamasını bekliyorum.


Yeşil Mayo Klasmanı (9. Etap)

1. Peter Sagan: 234 puan
2. Andre Greipel:141 puan
3. Mark Cavendish:128 puan



  • Fransa Turu'nda uzun zamandır ilk defa hiç kaçış olmayan bir etap izledik. Montpellier'de biten 6. Etap'ta, Luis Angel Mate'nin (COF) kısa süren denemesi dışında, mistral rüzgarı kaçış heveslilerini durdururken, sprint takımları da tempoyu yüksek tutarak yarışı hep kontrol altında tuttular. 
  • İlk 9 günde birçok GK iddialısı ismin geride kaldığını gördük. Yarışın sert başlaması ve devam etmesi, Team Sky'ın Froome'un yeteneklerine geçen seneki liderden daha güvenli olduğu gözüküyor. Diğer takımlar da Sky'ın üstünlüğüne çare bulmak hevesi içinde olunca, özellikle 8. ve 9. Etap'ta ortalık dağıldı. Jurgen vd Broeck (LBS) ve Janez Brajkovic'in (AST) kazalar sonucu yarış dışı kalmasıyla başlayan yaprak dökümü, bugün itibarıyla birçok sporcunun GK amaçlarını yok etti. Hayal kırıklığı listesini, sıralamadaki yerleri ve Froome'dan yedikleri farklarla beraber şöyle koyalım: 
106. J.Coppel (SOJ).............. +1h12'40"
72. C. Le Mevel..................... +50'40"
56. T.Danielson (GAR)........... +40'24"
51. T. VanGarderen (BMC)..... +35'01"
47. T.Pinot (FDJ)................... +31'31"
41. R.Hesjedal (GAR)............. +26'08" 
40. H.Zubeldia (RSLT)............ +25'53"
33. R.Porte (Sky)................... +18'30"
32. R.Gesink (BEL)................. +16'55"
26. P.Rolland (EUR)............... +12'34"
22. A.Talansky (GAR)............ +9'35"
16. C.Evans (BMC)................ +4'36"
15. A.Schleck (RSLT)............ +4'00" 



Genel Klasman - 9. Etap

  

  • En büyük şoku Tejay VanGarderen yaşarken, neden bu derece kötü bir yarış çıkartttığını kendisinin de bilmiyor oluşu kayda değer. Daha 23 yaşında olmasına karşın, tüm ulusun beklentilerini üstlenen Thibaut Pinot da Col de Pailheres (8. Etap) inişinde tempoya ayak uyduramaması ve geride kalması nedeniyle moralman dağıldı. Pinot dün de fark yiyerek geçen seneki derecesine ulaşamayacağını gösterdi. Bu sezon kazalardan başını alamayan Ryder Hesjedal, Giro'dan sonra Tour'da da yerden kalkamayınca 26 dakika geri düştü. Garmin-Sharp'ın dört başlı GC takımından sadece Dan Martin ümitvar durumda. 
  • İlk 9 günün, benim açımdan, en olumlu sürprizi Andy Schleck oldu. Andy Boy, abisinin kontratının yenilenmeyeceği haberini almasına rağmen, moralini bozmamış gözüküyor. İki yokuş etabında da çok zaman kaybetmemeyi başardı. Kendisinden alışılan seviyede olmamasına karşın şimdilik durumu iyi. Elbette çarşamba günü Mont Saint-Michel'deki TT onun için kritik olacak. Yarışı ilk 15'te bitirirse yazımı oturup yiyeceğimi söylemem ne kadar büyük bir riskmiş şimdilik belli değil. Fakat Schleck, ilk dinlenme gününe 15. olarak girerek bana bir uyarı mektubu vermiş durumda. Genç Lüksemburglular rahatsız, gerginlik had safhada... 
  • Bauke Mollema ve Laurens Ten Dam Belkin adına harika işler yaptılar bu 9 günde. Yarışı 3. ve 4. sırada götürüyorlar, bundan iyisi Şam'da kayısı.. 
  • Team Sky, 2 günde iki farklı profil çizerek ağzımı açık bıraktı. Ax 3 Domaines etabını makina düzeninde, süper bir tempoyla koşan takım Kiriyenka, Kennaugh ve özellikle R.Porte'un süper çalışmasıyla Chris Froome'a Sarı Mayo'yu getirdiler. O gece Sky'a düzülen methiyeler yandaş medyanın bağzı politikacılara düzdüklerin aratmadı gerçekten. Fakat dün aynı takım yaprak gibi dökülürken daha ikinci yokuşta Froome izole edildi. Vasili Kiriyenka zaman limitinin dışında kalıp elenerek takıma büyük darbe vurdu. R.Porte da kendinden beklenmeyecek ölçüde kötü bir etap geçirdi. Sky'ın 2012'deki gibi, 1-2 bitiremeyeceği anlaşıldıktan sonra Porte domestik görevine daha iyi sarılacaktır. Dinlenme günü İngiliz takımına tam zamanında yetişti. 2. hafta da toparlanmaya çalışacaklar. 
Chris Froome Ax 3 Domaines'de Sarı Mayo'ya kavuştu

  •  Movistar elinden geleni yapmasına karşın Chris Froome'un gücü karşısında dün boyun eğdiler. Unzue'nin çocukları kitaptaki her numarayı çektiler. Aslında plan başarıya ulaştı. Froome 100 km boyunca izoleydi ama yarışın en kuvvetli sporcusu olması nedeniyle zaman farkı yememeyi başardı. Burada Saxo-Tinkoff ve Contador'un da Movistar'a yardım edemediğine dikkat çekmek gerek. Roman Kreuziger'in, üstündeki takım lideri baskısını attıktan sonra mükemmel bir baş-domestiğe dönüşmesini gördük ama Saxobank genel olarak çok iyi bir takım olmasına karşın Alberto aynı seviyede gözükmüyor. Dün o da güçlü olsaydı, Movistar ve Saxo beraber ataklarla Froome'u çökertebilirlerdi. Sonuçta bu iki takım açısından dünün kazanımı Porte'un GK listesinden düşmesi (ne avantaj sağladığı tartışılır) ve Valverde'nin ikinciliğe yerleşmesi (contador için bu da bir avantaj değil).
  •  "A Star Is Born" filminde Nairo Quintana'yı izlemeye başladık. Kolombiyalı çarşamba günü iyi TT çıkarırsa Froome'a zor anlar yaşatacak. beyaz mayo'yu paris'e kadar taşıma olasılığı yüksek. Dün Horquette d'Ancizan'da Froomie sadece Quintana'nın ataklarına cevap verdi, bu ayrıntıyı not etmek lazım. 

Le Tour de France, yarın klasik bir sprint etabıyla devam edecek. Çarşamba 33 km'lik bireysel saate karşı etap var. Bunun sonuçları yarış için hayati önemde. Valverde ve Contador, Froome'dan oldukça kötü bir derece yaparlarsa, İngiliz yarış sonuna kadar idare edeceği bir zaman farkı elde edebilir. Bu kritik etap için sayın patronumun Türkiye'ye gelmesi de ayrı bir hoşluk(!). Gitti canım yarış...


6 Temmuz 2013 Cumartesi

Bayandan 2013 TDF ve Korsika Anıları

Beyaz yakalıların yıllık izni ne kadar kıymetlidir bilirsiniz. Hele yaşınız ilerlemiş ve gezmek istediğiniz yerler bitmemiş ise.. Korsika’nın yelkenciler için bir cennet oluşu ve 2013 Fransa Turu’nun buradan başlaması yıllık iznimizde ne yapacağımızı belirlemişti.

Korsika’ya İstanbul’dan direk uçuş yok. Air France, Marsilya veya Paris aktarmalı uçuşlar ile adanın Calvi ,Ajaccio ve Bastia şehirlerine gidiyor.Aynı zamanda ‘Corsica Ferries’ ile Nice veToulon’dan yine Korsika’nın bu üç kentine ulaşım var. Biz hem maliyet hem de uçak ve feribot saatlerini ayarlamanın zorluğu nedeniyle Ajaccio’ya  uçmayı tercih ettik. Biletlerimizi de ta geçen  Kasım ayında satın aldık!! 

Korsika’nın batısında, adanın ortasına yakın  Ajaccio şehrinde kalmaya karar verdik. Bunun nedeni, TDF etaplarına en kolay buradan ulaşacağımızı hesaplamış olmamızdı. Korsika, idari açıdan, merkezi Bastia olan Yukarı Korsika ve merkezi Ajaccio olan Güney Korsika diye iki bölgeden oluşmakta. Ada 1.000km’lik kıyısı ve 2.000mt’nin üzerindeki tepeleriyle muhteşem bir doğaya sahip. Adanın orta bölümü tamamen yüksek tepelerden oluşuyor.Yollar tünel açılmadan, doğayı koruyarak yapıldığından, şehirler arası yolların uzunluğu kuş uçuşu mesafeden çok fazla.Örneğin, Ajaccio-Porto Vecchio’nun kuş uçuşu mesafesi 60km iken, araba ile gidilebilecek en kısa yol 140km!!Bu 140km de,virajlı bir yol olduğu için yaklaşık 2,5 saat sürüyor. 

TDF Porto-Vecchio  Bastia etabının startına gitmek için bir heyecan sabah 6:30’da kalktık.Startı kaçırmayalım diye kahvaltı yapmadan arabaya atladık ama GPS’i ayarlamadan çıktığımız için Ajaccio içinde  dört döndük ve otelde unuttuğumuz harita ve arabanın evraklarını almak için otele geri döndük..7:30 gibi Ajaccio’dan Porto-Vecchio’ya gidiş yollarını keşfetmiştik.. 

Porto-Vecchio’ya saat 10:00 gibi varıp hemen limana yöneldik. Ama,  akreditasyon ile ilgili belgeleri veren feribotun bir önceki gece  Bastia’ya hareket ettiğini öğrendik.Tour Village denilen, basın ve davetlilere ayrılmış bölüme tel örgülerin arkasından bakıp, bariyerlerin ardından bisikletçilerin takım otobüsleri ile start’a gelişlerini izledik.  Akreditasyon ile ilgili print ettiğimiz mail ile TDF Village’a bir kez daha girmeyi denedik maalesef yine kibarca kovulduk. Bu moral bozukluğu nedeniyle Sarper ile birbirimize sataşabiliriz endişesiyle bir süreliğine ayrıldık. Ben Porto-Vecchio marinasında kurulan TDF Village’ı ve ekip otobüslerini kamerama en iyi alabileceğim açıyı aramaya koyuldum.Marinadan biraz uzakta küçük bir tepede kendimce iyi bir açı yakaladım. Burada kentin yerlisi yaşlı bir karı koca ile tanıştım. Meğer bizim Anadolu köylülerine benzeyen bu çiftin bahçesindeymişim. Bana iskemle getirdiler, Fransızca bir şeyler söylediler ama ben anlamadığım için ‘Orövuar’ deyip  yanlarından ayrıldım. 
Küçük tepeden Porto-Vecchio ve takım otobüsleri
Porto-Vecchio marinasında, TDF’ı sunan Daniel Mangeas’ın sesi yükselmeye, yavaş yavaş bisikletçiler takım otobüslerinden inmeye başlayınca panik halinde Sarper’i aramaya başladım. Sarper’in imza töreninde olduğunu öğrenip ben de onun yanına gittim.TDF imza töreni halk ile bisikletçilerin en yakın olduğu nokta, hele en ön sırayı kapabilirseniz.. Daniel Mangeas, nefes almadan, kendine özgü tonlaması ile imza atmaya gelen bisikletçileri tanıtırken halkın tezahüratları arasında bol fotoğraf çektim.Önümde boyu 2mt, kolları 1,5mt  bir adam olmasaydı daha iyi fotoğraflarım olacaktı..  
Soldaki kol olmasa güzel bir Contador fotosu
Mark Cavendish Porto-Vecchio'da imza attıktan sonra

Bisikletçileri sadece üzerinde sarı,yeşil,puanlı ve beyaz mayo varken tanıyabilen ben, TDF’ın ilk yarış günü kimsede daha bu mayolardan olmadığı için çok zorluk çektim. Contador, Valverde,  Evans, Froome,  Cavendish, P. Gilbert, R. Porte, M. Kittel ve Greipel istisna!! Contador’u esmer yüzü ve tipik vücüt yapısıyla, Valverde’yi kirli sakalı,Cadel Evans’ı yüzünün geniş hatlarıyla ayırt edebiliyorum. Chris Froome’u uzun buyu ve sıska kollarıyla, Cavendish’i İngiltere yol şampiyonu formasıyla,Philippe Gilbert’i bozuk cildiyle,Porte’yi kısa boyuyla,Marcel ve Greipel’i ise adaleli iri Alman yapılarıyla hemen tanıyabiliyorum..Bir de J.J Cobo..Elinde eldiven olmayan  yarışçılardan biri.. 2008 senesinde Türkiye turunu izlemeye gittiğimizde yarış sonrası Juan Jose Cobo’dan eldivenlerini istemiştim. Cobo bana İspanyolca bir şeyler söylemişti ve tonlamadan olumsuz bir cevap olduğu belliydi. Ben ‘Ne kadar kaba adam, eldivenini vermek istemiyor, takımda yüzlerce Saunier Duval eldiveni vardır..’diye düşünürken yanındaki Klöden onun eldiven takmadığını  söylemişti.. 

Yarışlarda fotoğraf çekme merakım ilk MTBTR.com(twitter@MTBTR) “acar muhabir” sıfatıyla 2007 Kapadokya MTB Avrupa Şampiyonluğu ile başlamıştı. Burada Junior klasmanında yarışan ve finişe toz toprak ve kan revan içinde geldikten sonra matarasındaki suyu yüzüne dökerek gözlerini açmaya çalışan bir bisikletçinin durumu beni çok etkilemişti. Onun fotoğrafını çekmiştim. Yıllar sonra o genç  bisikletçi dünyanın en iyi sprinterlerinden biri oldu: Peter Sagan!! Porto-Vecchio’daki imza törenindeki Peter Sagan artık çok ünlü bir yol bisikletçisi idi ve tanıması çok kolaydı!! 
2013 TDF Porto-Vecchio Peter Sagan
2007 MTB Kapadokya Avrupa Şampiyonluğu - Peter Sagan 
Açılış seromonisinde,  hava akrobasi gösterisini izledikten sonra, kalabalığı yararak Start’a doğru ilerleyip kameranın zoom’u sayesinde  bisikletçilerin bekleyişini resmettik.
Porto-Vecchio start alanı

Bisikletçiler gittikten sonra, sabahtan beri aç ve susuz dolaştığımızı,  saatin de 12:30 olduğunu fark edip, marinadaki ‘Le Bistrot’ restoranında güzel bir öğlen yemeği yedik. Ben hafif  şeyler yemek istediğimden deniz ürünleri salatası söyledim,muhteşemdi..Sarper deniz ürünleri Carpaccio’su yedi,o da harikaydı.. Restoran herkese tavsiye edilir. 

Porto-Vecchio’nun sevimli eski şehrini birer dondurma alıp gezdikten sonra 30km uzaklıkta olan Bonifacio’ya gittik. Öğleden sonra herkes siestada olduğu için  çok tenhaydı. Bonifacio beni Porto-Vecchio’dan daha çok etkiledi. Şehir denize uzayan ince uzun bir yarımada ile karayı yaran yine ince uzun bir çok koydan oluşuyor. Bonifacio’da yaklaşık dört saat kaldık.Yarımadayı, eski şehrin içine girerek, harika manzaralarını seyrederek çok rüzgarlı bir günde gezdik. Şehir, Korsika’nın Sardunya adasına en yakın noktası durumunda.Sardunya adası rahatlıkla gözüküyor. Daha önceden gözüme kestirdiğim ’Kissing Pigs’ restoranında, saat erken olduğu için yemek servisi başlamamıştı. Çok istediğim halde yemek yiyemedik. “Chez Denis” adlı eşek eti satan bir kasaba rastladık... Bonifacio’da motor turu yaparak yarımadanın etrafındaki eski şehri ve doğasını seyretmek gerekir. Zamanımız olmadığı için falezleri ve doğayı ancak şehrin içinde bulduğumuz açılardan seyredebildik ..Yine de muhteşemdi.. 
  
Bonifacio yarımada üzerindeki eski şehir ve koyu

Bonifacio yelkenli cenneti

Bonifacio ve falezleri

TDF Bastia-Ajaccio etabı bize ilaç gibi geldi. Ajaccio’daki ‘Mega Smeralda’ feribotunda akreditasyon işini halledip, kartlarımızı boynumuza astıktan sonra sticker’ımızı da arabamıza yapıştırıp, saat 14:00’den itibaren halka kapatılan Ajaccio yollarında yarışın son km.lerini ve finişi keşfe çıktık. Finişe sadece tekne ile gidilebildiğini öğrenince arabamızı basına özel ayrılan  park yerine bırakıp tekne için sıraya girdik. Ancak akreditasyon işi ve tekne sırası buradaki iki cümle kadar kolay olmadı. 

Akreditasyon ve DG

Sonunda akreditasyon sahiplerinin binebildiği tekne bizi finiş alanında kurulan TDF Village’ına getirdi.TDF Village’ı Napolyon Bonapart’ın gömülmek istediği  ‘Sanguinaires’ Adaları’na yakın bir yerde kurulmuş, çeşitli bölümlerden oluşuyordu. Bölümler,akreditasyon sahiplerini sınıflandırıyor.Bu sınıflara göre yarışı izleyeceğiniz yer belirleniyor.Bizim yerimiz finiş çizgisinden  uzakta muhabirlere ve  fotoğrafçı olmayan basın mensuplarına ayrılan yerdeydi.Buranın yanında, finiş çizgisine daha yakın ve parkurun üzerinde durabilen fotoğrafçıların yeri bulunmakta.Fotoğrafçıların yanından finiş çizgisine kadar ise VIP ve yeme içme yerleri var. TDF Village VIP bölümünde, kontrol açığının olduğu bir noktadan dalıp Ajaccio’daki finişi çok güzel bir açıdan seyretme imkanı bulduk!! 2.etabın birincisi, Sarı Mayo sahibi Jan Bakelants’a tebrikler! 

Jan Bakelants ve Sarı Mayo
Ajaccio finişe geliş,dönüşte sıkıntı var.

Tour Village Ajaccio finiş

Etap sonrası şehrin merkezine gitmek için gelen tekneye binmeden önce verdiğimiz savaşı anlatmam gerek. Gün boyunca belli saatlerde, şehir merkezinden  Village’a akreditasyon sahiplerini taşıyan tekneye, yarış bitince  şehir merkezine gitmek isteyen yüzlerce insan binmeye kalkınca, olay batmak üzere olan bir gemiden filikalara önce kim binecek haline geldi. Bu durumu fark eden TDF organizasyonu basında olumsuz bir haber çıkmasını önlemek için civar botları da bu olay içine sokup  akreditasyon sahibi basın mensuplarını 5’er 10’ar  öne almaya başladılar. Ancak 100’lerce kişinin bulunduğu sıradan öne geçmek  üzere önümdeki insan duvarını yarabilmek için fiziksel güç yetmiyor. Aynı zamanda  demir bariyerlerin üzerinden  mini etekle frikik vermeden atlamak için de medeni cesaret gerekiyordu. Ancak Sarper’in bulunduğu yerdeki  bariyer açılıp, basın mensuplarını tekneye çağıran TDF ekibine doğru yürüyen kocamı görünce hem fiziksel güce hem de medeni cesarete sahip olduğumu gördüm ve kendimi iskele üzerinde tekneye doğru koşarken buldum. Sonunda  tekneye binmeyi başarmıştık.. 

TDF 3.Etabının bizim için özel bir yeri var. Ajaccio-Calvi etabında hem start’ı hem de finişi seyredeceğiz. Ajaccio start’ına gitmeden önce, bizim otelde kalan Cannondale ekibinin kahvaltı için restorana inip inmediğini kontrol ettik. Restoranda kimseyi göremeyince direk  Ajaccio merkezindeki Place Miot’a yola çıktık. TDF Village’da şarap ve jambonlu sandviç yiyerek yaptığımız kahvaltı sonrası kendimizi alışverişe verdik. Bu tip organizasyonlarda maalesef  sadece erkeklere ve çocuklara hitap eden ürünler satılıyor.Bayanlar için,  hele benim gibi XS giyen biri için hiçbir ürün bulunmuyor. Ama kadınların ne kadar ısrarcı olduğu unutulmasın, kendime 16 yaş için satılan bir sarı mayo satın almayı başardım!! 

Start öncesi alışverişi tamamladıktan sonra takım otobüslerinden inip, imza atmaya giden bisikletçilerin yanına gittik. Ajaccio start’ı öncesi Chris Froome ile çektirdiğim fotoğraf ve start çizgisinde AC/DC dinleyerek yarışın başlaması bekleyen bisikletçiler arasında duruşumu  bu seyahatin en güzel anları!! Akreditasyon sayesinde start alanındaki bisikletçilerin arasına girme hakkımızı görevlilerin tüm ‘’Madame!!’ uyarılarını kulak arkası yaparak sonuna kadar kullandım.Start alanında Philippe Gilbert’i röportaj yapılırken, Chris Froome ve Rein Taaramae’yi start için geri sayımda beklerken izledim.

Chris Froome ve DG

Ajaccio Start öncesi Cadel Evans imza atmaya giderken
Philippe Gilbert ve Jan Bakelants Ajaccio start öncesi(Foto:SG)

Chris Froome ve Rein Taaramae Ajaccio start alanı.Froome'un kaskına dikkat!

Start sonrası bisikletçilerin arkasından Calvi’ye doğru yola çıktık.Ajaccio- Calvi arası kuş uçuşu 70km’lik mesafe olmasına rağmen,Korsika’nın doğası nedeniyle 165km yani yaklaşık 3 saat sürecek bir yol var. Ajaccio’dan giderken, adanın tam ortasında ve Korsika’nın en eski yerleşim yerlerinden biri olan Corte’den geçiliyor. Corte’ye gelene kadar çok virajlı ve uçurumlu yollardan geçiliyor.Bu yolları yarış sonrası hava karardıktan sonra geçeceğimizi düşünerek biraz ürperiyorum ama yapacak bir şey yok.. 

Calvi’de finiş alanına geldiğimizde bisikletçilerin son 30km’ye vardıklarını öğrendik. Ben kendime sakin,  kamera açısı çok güzel bir yer belirledim. Ancak tam önüme ‘TV France’in  kocaman kameraları ve benim üç mislim elemanı gelince bütün moralim bozuldu. ‘’Biraz ayıp olmuyor mu?’ deyince de ‘TV France bu! TDF’ı yayınlamakla görevli..Haydi anca gidersin..’gibi bir cevap aldım.Biraz afra tafra yapıp,kös kös biraz daha ön tarafa ilerledim. Bisikletçiler finişe geldiğinde çekeceğim resimlerde  seyircilere ait bolca el kol çıkma olasılığı  çok yüksekti..
TV France tarafından kovulmadan önce Calvi finişte DG
Calvi’de finişi fotoğraf makinasından seyrettiğim için, uzun süre kameramda yakaladığım Peter Sagan’ın etabı  birinci bitirdiğini düşündüm.Hatta ödül törenini seyrettikten sonra Sarper’e dönüp ‘Simon Gerrans’ın neden podyuma çıktığını bile sordum.Ödül töreninde en büyük tezahüratı bayrakları ile gelen Peter Sagan hayranları yaptı. Sagan yeşil mayoyu giyerken çığlık çığlığa ortalığı ayağa kaldırdılar. Etap sonunda sıcaktan ve yaptığımız kilometrelerce yolculuktan iyice yorulmuştuk.TDF Korsika Grand Départ’ı Calvi’deki finiş ile bitmişti..Biz de bitmiştik.. 
'Simon Gerrans Calvi'de neden podyuma çıktı?'

Yarış sonrası Calvi’nin eski şehrine  gidip, sokaklarında yürüdükten sonra marinaya indik. Calvi çok şirin bir şehir. Marina çevresindeki restoran ve barlar çok keyifli. Şehrin ara sokaklarında dolaşacak enerjimiz ve vaktimiz olmadığı için marinadaki bir barda cin tonik içerek  Fransa Turu’na veda ettik. 
Calvi Marina



Calvi Marina'da cin tonik ile TDF Korsika'ya veda(SG,DG)

Korsika’da parmak ısırtanlar: Ajaccio start alanı ve AC/DC eşliğinde başlayan etap! Bonifacio’nun doğası! Calvi’nin turkuaz renkli plajları! Ajaccio-Corte arasındaki uçurumlu virajlar! TDF Ajaccio finiş sonrası şehir merkezine gitmek için yaşananlar! Jan Bakelants’ın sarı mayosu! Chris Froome’la fotoğraf! TV ve fotoğrafçılara verilen ayrıcalık! Ajaccio’daki Neptune üçlemesi(restoran,plaj ve kedi)! Sarper’in çektiği Gilbert,Bakelants fotosu! 

Korsika’yı sadece tatil amaçlı görmek isteyenlere tavsiyeler: Adanın mutlaka görülmesi gereken şehirleri Bonifacio ve Calvi. Biz Bastia ve Porto’yu görmedik. İkisinin de görmeye değer yerler olduğu söyleniyor. Ancak Ajaccio ve Porto-Vecchio bir haftalık bir tatilde pas geçilebilir. Ajaccio’daki Napolyon Bonapart’ın evi benim gibi ev müzesi gezmeyi sevmeyenler için bir hayal kırıklığı olabilir.  İnglizce hiçbir bilgi yok, hep Fransızca. Müzeden çıktıktan sonra Korsikalılar’ın Fransızlar’la yüzyıllar öncesinden gelen sürtüşmeleri nedeniyle Napolyon’u sevip sevmediklerini bile anlayamadık.

Artık evimizdeyiz..TDF Etaplarını TV’den seyretmek de çok eğlenceli..(twitter:  @denizgunsal)

4 Temmuz 2013 Perşembe

Korsika Notları 3. Bölüm: Ajaccio-Calvi (The End)




 Sylvain Chavanel

Ajaccio finişinden sonra şehre inip mutad bar zıplamasını yaptıktan sonra, otelin yanındaki –aynı zamanda TDF sponsoru da olan- Courtepaille restoranına daldık. Arkamızda Katusha ekibi yemek yiyordu (sporcular yoktu). Yorgunluktan ölmüş durumda hesabı ödeyip çıkarken bir başka salonda da Cannondale takımının yemek yediğini gördük. Ben Deniz’e, o da bana baktı ve vazgeçtik. Deniz Sagan’ı görmediği için yanlarına gitmediğini söyledi ama, sanırım, benim gibi hem utandı, hem de o kadar ağır bir efor harcamış çocukları bir de resim/imza kaprisiyle yormak istemedi. Odamıza çıktık, yastığı zor bulduk. 


Contador (#91) ve takım imzaya gidiyor

1 Temmuz Pazartesi sabahı yataktan zor kalkabildik. İkişer Advil ve bol kahveyle ancak kendimize geldik. 10:30 gibi yola çıktığımızda Cannondale otobüsü çoktan gitmişti bile. Arabayı park ettikten sonra akreditasyon kartlarının bize sağladığı avantajla vurduk kendimizi Village’a. Sabah 11:00’de ikram edilen roze şarap, büyük olasılıkla domuzdan salam ve ekmekle kahvaltımızı yaptık. 10 dakika içinde günahın dibine vurmuştuk. İleride bir kalabalık görünce hanımı çeke çeke oraya götürdüm ki ne görelim? Bernard Hinault ve Bertrand Thevenet bir etkinlik bitirmişler ayrılıyorlar. Allah de! 

“Mösyö Hino, karımla bir resminizi alabilir miyim?”
“Vıy biyen sür!”


DG ve Bernard Hinault


“Vıy” diyen ağzını yirim senin!! Deniz’in resmini çektikten sonra B.Thevenet’ye sokulup ona da aynı soruyu sordum. Mösyö Thevenet ve Mösyö Günsal yan yana. KLİK! Çocuk gibi mutluydum. Ünlülerle resim çektirenleri burnu büyük bir edayla eleştirdiğim zamanlar için pişmanım. Bilememişim. Sonsuz zaman yolculuğunda, küçücük bir 20 gün sonunda Fransa Turu’nu kazanmış, 5 saniye içinde seni ve o KLİK’i unutacak bir adamın yanında fotoğraf çektirmek aslında gerçekten umurumda değil. Oturur bütün gece içersin, ya da beraber tekneyle okyanusu geçersin de ortak bir bağın olur, anlarım. Sanırım beni asıl duygulandıran, büyük bir başarının sahibine dokunacak kadar yaklaşmış olmak değildi. Aslında, Thevenet’nin vücudunda bir yerde hala duran o zafere yakın olmaktı önemli olan. O anı dijitalize etmek istiyordum. Biraz sonra Richie Porte’la resim çektirirken de, günümüzün en iyi performans sporcularından birinden ziyade, Paris-Nice zaferi, Col d’Eze ITT’si, yağmur, ter ve acıyla resim çektirmiş olacaktım. 


Bertrand Thévenet ve SG

Şarap ve domuzu affettirmek için “Boutique Officielle du Tour” dan torun torba ve dostlara hediyeler aldıktan sonra, sporcuları görmek için Village’dan ayrıldık (rengi değiştiğinden beri göz koyduğum Yeşil Mayo da çantanın dibinde yerini aldı). Takım otobüslerinin park ettiği, “halk”a kapalı “vatandaş”a açık bölgede Deniz’le dolaşmaya başladık. Yıllar içinde oluşturduğumuz konvansiyona göre birbirimizden ayrılıp gezmemiz gerek. İkimizin de öncelikleri farklı. Amstel Gold’da o 35 dakika RSNT otobüsünün kapısında Cancellara’yı beklemiş, ben ise imza törenini tercih etmiştim. Bu defa ise, ikimiz de önce Cannondale otobüsünü hedef aldık. Ortada sadece SuperSix EVO’lar vardı. Hiçbir kadına bu derece vahşi bir arzuyla bakmamışımdır. “Bike porn” falan diyorlar ya, halt etmişler. “Bike Porn”, SuperSix İmparatorluğu yanında, sınırlı sorumlu bir kooperatif gibi kalıyor. Şehvet, imrenme, ihtiras, yetersizlik arası tuhaf bir duygu halindeydim. Kadroyu, gidonu, aynakolu, jant ve frenleri gözlerimle önce yavaş, sonra sertçe okşuyorum. Yetmiyor ama yapacak bir şey yok… 


SuperSix EVO'nun klasik tarzdaki arka bölümü (#17:Moreno Moser)


OricaGE otobüsü önünde ısınan Stuart O’Grady ve arkadaşlarını seyrettikten sonra Team Sky tarafına geçtik. Pinarello Dogma’lar dizilmiş. Tam o anda Chris Froome otobüsten indi. Deniz direk resim çektirmek için hamle yaptı, Chris son derece nazik, reddetmedi. Eğer bu resmi mahvedersem evliliğimin büyük bir yara alacağını bildiğimden çok gergindim. Kadrajın sağı, solu, üstü ve altını iyice kontrol edip bastım düğmeye. Chris gözlerini kapatmış ama valla benim suçum değil. “Bir de benle çektirsene abi” demeye utandım maalesef. Ama hemen arkadan Richie Porte gelince geçiverdim yanına. Bisikletçilerin, hastalık korkusuyla kimseye dokunmamaya çalıştıklarını bildiğimden gayrı samimi bir poz oldu ama sorun değil. 



Ve ardından resmi geçit başladı kardeşim!! İmza vermeye giden her bisikletçi 10 cm yakınımdan geçtikçe kaç poz resim çektim bilmiyorum. Valverde, Contador, Greipel, Kittel... Kafamı sağdan sola çevirirken Cadel Evans’ı kaçırdım düşünün! Philippe Gilbert ve Bakelants’ın beraber güldükleri öyle bir poz yakaladım ki, karım yolculuğun en iyi resmi seçti (aktarma kablosu evde kaldı!). Dan Martin, Chavanel (anca arkadan yetiştim), Thibaut Pinot, Jerome Pineau, Zı Jensie, Cavendish…. Jeremy  Roy öyle sıkışık bir yerde yanımda kaldı ki eğilsem yanağına bi öpücük konduracağım, öyle severim iti. Ama makinayı yetiştiremedim, geçti gitti güneş kremi kokuları içinde...


A.Valverde


C.VandeVelde ve R.Hesjedal
Saat yaklaştıkça biz de start noktasına doğru ilerledik. Deniz, bir arada bekleyen sporcu grubuna yöneldi, ben arkada kaldım. Power Bar standının yanındaki koltuklarda oturan İspanyol tayfasının orada pozisyon aldım. Valverde, Purito, Moreno ve iki Euskaltelli muhabbetteydiler. Bariyerin arkasında bir teyze yırtına yırtına Valverde’den imza istiyordu, ama bizimki duymazdan geliyordu. Kalemi ve şapkayı alıp götürdüm, imzayı çaktı. “Grasias Alehandro!” (artık ilk adlarımızla hitap ediyoruz, o derece!). Keza bir başkası da Purito’dan imza istedi, “Purito, oğlum, kırma delikanlıyı!” diye ikna ettim. Sporculara habire “Good luck”, “bon şans” falan diyordum. Hepsi teşekkür ettiler ama, bana bakmadan, kim olduğumu görmeden. Yarı robotik bir durumdaydılar. Bir yandan bunları yaşarken, bir yandan da uzaktan kendimi seyrediyordum. “Valverde’ye şapka imzalattım”, “Burada ne işim var?”, “Lan ne şanslısın Sarper” “İnsan şansını kendi yaratır!” Hehehe yok deve! Ölene kadar mutlulukla, gülümseyerek, sevgiyle hatırlayacağım bir 30 dakika geçirdim Ajaccio’nun Miot Meydanı’nda.  



AC/DC’nin şarkılarıyla pelotonu yolcu ettikten sonra arabamıza binip Calvi’ye yola koyulduk. Ama trafik kalabalık olduğundan şehirden ancak bir saatte çıkabildik. Yol 30 km kadar normal gittikten sonra dağlara çıkmaya başladı. Yaklaşık 70 km boyunca sert virajlar ve dik yokuşlardan geçtik. Peloton, bir gün önce aynı yolu ters yönde geçmişti. Bisikletle çıkılması imkansız gözüken yokuşlar ve inanılmaz tehlikeli inişlerden sonra Corte’de yol normalleşti ve finişten yarım saat önce Calvi’ye vardık. Yine de 180 km’yi ancak 3 saatte alabilmiştik. Akşam aynı yolu karanlıkta döneceğim için hafif endişelendim, gerçekten çok zor bir yoldu. 


...Ve gidiyorlar


Calvi’de Ajaccio’daki kadar şanslı değildik. Finişin 50 mt ilerisinde ve kötü bir noktada yer bulabildik. Deniz aslında çok güzel bir açı yakalamıştı ama France TV kamerası gelince oradan kovuldu ve çok bozuldu. 

Açıkçası sprint finişi hiç görmedim. Sagan’ın kazanmadığını da 2 saat sonra öğrendim. Yarışı TV başında değil yerinde izleyince bu tip salaklıklar oluyor bazen. Benim görüş açımdan bakınca, sprint sonunda Sagan ve bir OricaGE sporcusu yanımdan ok gibi geçtiler. Slovenyalılar da çok tezahürat yapınca Sagan kazandı sandım. Daniel Mangeas arkada yırtınıyordu ama onu dinlemeyi bırakmıştım. Deniz ise Sagan’a doğrultmuş kamerayı, Gerrans’ı görmemiş bile. Saatler sonra resimlere bakarken “Simon Gerrans niye podyuma çıktı yaw?” diye kıllandık, sonra twitter’dan teyit ettik ki etabı Gerrans almış. Yuh olsun bize!! 


Bu resme göre kazanan kesin Sagan!!


Finiş sonrası Thomas Voeckler tam önümde durdu. Uzun uzun arkada bir yerlere baktı, bir şeyler söyledi ve gitti. 5 dakika sonra onu yine gördüm ve etrafta söylenenlere artık katılıyorum: Voeckler hiç sempatik biri değil. Etraf onun adını haykıranlarla dolu olmasına karşın kimseyle göz göze gelmiyor, resim çektirmiyor ve ukala bir hava içinde. Biz onu yarışta ve TV’den seyredelim daha iyi. 


Jan Bakelants Ajaccio start öncesi tebrikleri kabul ediyor

Deniz seremoniye koştururken ben podyumu yine pas geçip takım otobüslerinin oraya gittim. İlk etapta çok fena düşmüş Tony Martin’in 15 dakika boyunca kuzu gibi röportaj vermesini seyrettim. O yorgunluk ve ağrılara rağmen gıkı çıkmadan her soruya cevap verdi. Etabı oldukça geriden bitiren Mark Cavendish’in içtiği gazozu gördüm, Peter Velits’in kısa röpünü sindire sindire izledim.  Sojasun’dan Alexis Vuillermoz ile komşularının resimlerini çektim, Jonathan Vaughters’ın toz içindeki takım arabasına “WASH ME” yazışını izledim. Vaughters ona olan ilgimi fark etti, uygun bir pozunu beklediğimi anladı. Ne zaman kamerayı gözüme götürsem eşşoğlusu sırtını döndü; doğru dürüst bir pozunu yakalayamadım. 

Yarıştan sonra tüm sporcular Calvi’den uçakla Nice’e geçeceklerinden (finiş havaalanının hemen yanındaydı), hepsi acilen yakındaki bir binaya giderek duş alıp üstlerini değiştirdiler. O arada podyum törenleri de bitmişti, karımla buluşup arabaya yöneldik. Yarış bittikten 10 dakika sonra bariyerler ve diğer ekipman sökülmeye başlıyor. Müthiş bir süratle çalışsan ASO ekibi sanırım 1 saat içinde kurulu tüm cihazların %90’ını söküp yola çıkmaya hazır hale getiriyorlar. Müthiş bir iş bölümü ve çalışma var. Polisler, güvenlikler hepsi son derece dikkatli ama nazik.  Dirlik ve düzenden sorumlu olanlar ise sert ama ısrarcı değil. Deniz’i aynı noktadan kaç kere kovdular, her seferinde geri geldi. Adamların o kadar çok işi var ki, seninle ikinci bir defa ilgilenecek zamanları yok. Karımın da ne kadar inatçı olduğunu bilmiyorlar.

Tour’u bitiren Günsallar turizme yöneldiler. Calvi’ye gidip eski şehri dolaştık, güzel bir Salon de Thé'de yorgunluk attık, limanda bir barda Fransa Turu şerefine cintonik içtik (dönüş yolunu düşünerek ben kola ve kahveyle devam ettim). O arada "1" numaralı kırmızı Skoda’yı gördüm. "Allah Allah, bu Prudhomme'un arabası yahu?" dememe kalmadı, paşa sol arka koltukta oturmuş bir şeyler okurken gördüm. Biraz sonra Corsica & Sardinia Ferries’e ait bir feribot geldi, sanırım Tour'un direktörü o gemiyle yola çıktı. Tüm Tour'u Korsika'da oradan oraya taşıyan "bateau officiel" Mega Smeralda, finişe 20 km uzaktaki Ile Rousse kasabasından gece 23:00’de hareket edecekti. Tour’un patronu Nice’e biraz daha erken varmayı istiyordu belli ki. Yine de sporcuların uçağıyla gitmediğine şaşırdım. 


Calvi kalesinden "Porte de plaisance" veya marina diyelim 

Korsika Notları burada bitiyor. Son yazı biraz geç oldu, kusura bakmayın. Calvi’den oldukça stresli bir gece yolculuğuyla ancak gece yarısı otele döndük, yorgunluktan bitmiştik. Dünü Ajaccio’yu gezerek, bugünü de plajda götü sererek harcadık. Bu yazı da Akdeniz’e karşı bir şezlongda yazıldı. Umarım iyot ve içtiğimiz “mirthe”in kokusunu alırsınız.

Bisiklet sporunu tüm sevenlere, bizimki gibi bir 3 gün geçirmelerini dilerim.